
Tony Blair'in son açıklamaları, Irak'tan hiçbir ders çıkarmamış bir adamı ortaya koyuyor
Birleşik Krallık'taki yorumcuların, kibiriyle Orta Doğu'da yaşanan katliamları körükleyen bir adamı yüceltmeyi artık bırakmasının zamanı gelmedi mi?
Barry Malone’nin MEE’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Geçen ayın sonlarında, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in İngiliz siyaseti üzerine 5.700 kelimelik bir makale yayınlamasının ardından, her yerde iki kelime konuşuluyordu.
Birçok yorumcu ve medya kuruluşu, 73 yaşındaki Blair'in “nadir” bir müdahale yaptığını söyledi. Diğerleri için ise bu müdahale “olağanüstü”ydü.
Gazetecilik doğruluğa dayanır, bu yüzden her iki kelimeyi de ele alalım: ilk olarak, bu müdahale Westminster'daki bir silah endüstrisi lobisi kadar nadirdi. Ancak evet, olağanüstüydü - tabii ki, ona hayranlık duyan yandaşlarının kastettiği anlamda değil.
Tarihin onu en sert şekilde yargılayacağı alan olan dış politika konusunda olağanüstü olan şey, yeni bir İngiliz lider etrafında eşi görülmemiş bir heyecan dalgasıyla iktidara gelmesinden neredeyse 30 yıl ve Irak’ın felaketle sonuçlanan işgalinden yaklaşık 25 yıl sonra Blair’in hiç yeni bir düşünce geliştirmiş görünmemesiydi.
Ancak mektubunun dış politika bölümünün başlığı tam isabetliydi: “Yeni Dünya Düzeni”. Blair, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin sona erdiğini haklı olarak kabul ediyor, ancak onun yerini alacak olanın henüz tam olarak oturmadığını belirtiyor.
Beklenildiği üzere, kendini açıkça Amerika hayranı olarak tanımlayan Blair, tutarsız ABD Başkanı Donald Trump’ı sorumluluktan aklıyor; Washington ve Tel Aviv’in son iki buçuk yıldır uluslararası hukuku hiçe saymasına rağmen İsrail ise bahsedilmeye bile layık görülmüyor.
Blair’e göre, değişen ittifaklar “yükselen Çin, yükselişteki Hindistan, yeni militarist Rusya veKörfez’de ve başka yerlerde ortaya çıkan önemli güç bloklarının bir ürünü”.
'En sadık destekçi'
Yine, yanlış değil. Peki, İngiltere nasıl tepki vermeli? Çin stratejisini yeniden mi düşünmeli? Hindistan ile stratejik ortaklıklar kurmak için mi bastırmalı? Güvenliğinin giderek daha güvenilmez hale gelen ABD'ye bu kadar açık bir şekilde bağımlı olmamasını mı sağlamalı?
Yoksa bu seçeneklerin hepsinden daha yaratıcı bir yol mu seçmeli?
Hayır. Bunun yerine Blair, İngiltere'nin Washington'a sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam etmesi gerektiğini savunuyor gibi görünüyor.
İngiltere’nin ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşa katılımı konusunda görüşü net: Başbakan Keir Starmer, Trump’ın İranlı kadınları ve okul çocuklarını bombalamak üzere yola çıkan ABD uçaklarına yakıt ikmali yapmak için İngiltere’deki askeri üslerin kullanılmasına yönelik ilk talebini kabul etmeliydi.
İran'a yönelik saldırının BM Şartı'nın güç kullanımı yasağını açıkça ihlal etmesi ne önemsiz. Savaşın sadece İngiltere'de değil, ABD'de de geniş kitlelerce destek görmemesi ne önemsiz. Anketlerin, Trump ve onun dış politikadaki şiddet içeren maceralarının İngiliz halkı nezdinde son derece popüler olmadığını göstermesi ne önemsiz.
Sanki Blair için İngiliz halkının istekleri önemliymiş gibi. Bir milyondan fazla insanın Londra sokaklarını doldurduğu, İngiltere tarihinin en büyük siyasi protestosu bile, onun eski ABD Başkanı George W. Bush'un Saddam Hüseyin'i devirme planına coşkuyla katılmasını engelleyemedi.
“ABD'nin müttefiki olmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum,” diye yazdı Blair. “11 Eylül'den sonra ABD'nin en sadık destekçisiydik. Afganistan ve Irak'ı birlikte geçtik. Ama bu Amerika için çok önemliydi ve dolayısıyla bizim için de önemliydi.”
İngiliz bombaları
1999'da Blair, Chicago'da, daha sonra “Blair Doktrini” olarak anılacak olan ideolojisinin temel direği haline gelecek bir konuşma yaptı.
O zamanlar 45 yaşında olan ve bir devlet adamı olarak giderek artan şöhretinin verdiği özgüvenle dolup taşan Blair, liberal müdahalecilik inancını ortaya koydu: Devletlerin insani nedenlerle başka bir ülkenin işlerine, hatta askeri olarak bile müdahil olabileceği fikri.
Dahası, bu fikir egemenliğin kutsal olmadığına da işaret ediyordu.
Blair, “Savaş, insani sıkıntıları gidermek için kusurlu bir araçtır; ancak silahlı güç bazen diktatörlerle başa çıkmanın tek yoludur,” dedi; bu sözler, daha sonra Orta Doğu halklarının başına gelecek acıları tüyler ürpertici bir şekilde haber veriyordu.
Ardından, İngiliz bombardımanını haklı gösterebilecek koşulları özetledi.
“Birincisi, davamızdan emin miyiz?” dedi.
“İkincisi, tüm diplomatik seçenekleri tükettik mi? … Üçüncüsü, durumun pratik bir değerlendirmesine dayanarak, mantıklı ve ihtiyatlı bir şekilde yürütebileceğimiz askeri operasyonlar var mı? Dördüncüsü, uzun vadeye hazır mıyız?”
Bu son husus, Irak ve Afganistan örneklerinde ve daha sonra 2011’de dönemin Başbakanı David Cameron’un Libya’yı bombalama kararında ne yazık ki tamamen yanlış çıktı.
Blair'in kendine güveni
1999'da Kosova'ya ve 2000'de Sierra Leone'ye yapılan İngiliz müdahaleleri, genellikle Blair Doktrini'nin en büyük başarıları olarak gösterilir ve siyasi ve medya çevrelerinin sonrasında onu alkışlamak için sıraya girmesiyle, daha sonra onu Irak ve Afganistan'a götüren neredeyse mesihvari bir kendine güven geliştirmiş olması şaşırtıcı değildir.
Blair'in destekçilerinin bahsetmediği şey, her iki müdahalenin de İngiliz dış politika hedefleriyle tamamen uyumlu olduğudur. Tamamen insani amaçlı müdahaleler yoktu, sadece kendi çıkarlarına yönelik müdahaleler vardı. Ancak bu müdahaleler, o ülkelerin halklarının yararına olduğu şeklinde çerçevelenerek, kamuoyuna kabul ettirilmesi daha kolay hale getirildi.
Blair’in o dönemdeki kibirli tavırları, yüz binlerce Iraklının ölümüne yol açan bir savaşı körükledi. Bu tavır, Afganistan’da da benzer sayıda erkek, kadın ve çocuğun ölümüne katkıda bulundu. Ayrıca Irak ve Suriye halklarının üzerine IŞİD örgütünü salarak bölgenin istikrarını büyük ölçüde bozdu.
Bu ölümler - eğer kesin bir ahlaki pusulası olsaydı, hayatının geri kalanı boyunca onu rahatsız etmesi gereken ölümler - rağmen Blair, yazılarında inançlarının değişmediğini gösterdi.
Dünyanın “temelden” değiştiğini söylediği 1999’daki Chicago konuşmasının metnini okuduğunuzda, bu sözlerle geçen haftaki yaklaşık 6.000 kelimelik konuşma arasında neredeyse hiç fark olmadığını görürsünüz. Blair hâlâ aynı davulu çalıyor.
Yine de, liberal müdahaleci politikasının kitlesel katliamlara yol açmasına ve bölgedeki İngiliz-Amerikan gücünü sağlamlaştırmada kategorik olarak başarısız olmasına rağmen, Blair’in her sözü Britanya’nın merkezci kitlesi tarafından hayranlıkla karşılanıyor.
Siyonist Larry Ellison gibi milyarder destekçilerinin çıkarlarını savunan ve diktatörlerin itibarını temizlemek için para alan bir adamın açıklamaları, Birleşik Krallık’ta Musa’nın Sina Dağı’ndan emirleri indirmesi gibi karşılanıyor.
Oysa gerçek şu ki, Blair, İngiliz tarihinin belki de en alçakça başbakanlık sonrası dönemini yaşıyor ve onun “müdahaleleri”, defalarca felaketle sonuçlanan hatalar yaptığı kanıtlanmış bir adamın düşünceleri olarak görmezden gelinmesinin zamanı çoktan geldi.
Günümüzün önde gelen siyasetçilerinin onu hâlâ bir bilge gibi görmesi, hiçbir iyi sonuca varamaz.
*Barry Malone, bağımsız bir gazeteci ve Proximities bülteninin yazarıdır.


HABERE YORUM KAT