
“Tüketim kültürü ve ölçülerimiz”
Gaziosmanpaşa Özgür-Der’in 2025/26 yılı faaliyet dönemi ocak ayı programı “Tüketim Kültürü Ve Ölçülerimiz” konusu Sinan Özyurt’un sunumu ile gerçekleştirildi.
HAKSÖZ HABER
Sinan Özyurt sunumunda özetle şu konulara değindi:
Biz kimiz ve Dünya nedir?
Kur’ân-ı Kerîm bize insanın kimliğini açıkça bildirir: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Demek ki insanın asıl kimliği kulluktur. İnsan, akıl ve irade sahibi bir varlıktır; yeryüzünde halife olarak yaratılmıştır. Ama bu, kulluktan bağımsız bir “özgür efendilik” demek değildir. Kulluk, insanın kaderidir.
Kulluğu reddeden insan, kul olmaktan çıkmaz; sadece kime kul olacağını değiştirir. Ya bir zorbaya kul olur, ya nefsine kul olur, ya şöhrete, paraya, modaya, arzularına kul olur. O yüzden mesele şudur: Biz kime kul olacağız? Rabbimiz “Bana kul olun.” diyor. Biz de kendimizi Müslüman olarak tanımlıyorsak, tercihimizi buradan yana koyacağız. Kimliğimizin iki temel kelimesi netleşir: İnsanız ve Müslümanız.
Kur’ân-ı Kerîm dünya hayatının oyun ve eğlence olduğunu söyler. Bu ifade, dünyanın “boş” olduğu anlamına gelmez; dünyanın geçiciliğine işaret eder. Oyun çabuk biter; eğlence çabuk biter. Acılı zamanlarda saniyeler geçmek bilmez; neşeli zamanlarda saatler bir anda akar. Bugün çocukların, gençlerin oyun bağımlılığına sürüklenmesi de bu hakikatin başka bir yüzüdür: İnsan oyunun içinde zamanı unutur.
Tüketim meselesi
Temel ayrım şudur: Bir şeyi ihtiyaç için mi alıyoruz, yoksa arzu ve istek için mi? Modern iktisat, insanın ihtiyaçlarını sınırsız kabul eder. Oysa biz biliyoruz ki insanın ihtiyaçları sınırlı; ama arzuları sınırsızdır. Peygamber Efendimiz (sav) “Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa ikincisini ister.” buyurur. Bu, insanın içindeki doymama hâlini anlatır.
İslâm, insanın içindeki aşırılıkları dengeye çağırır. Tüketimde de denge şudur: İsraf ile cimrilik arasında cömertlik. Mümin ne savurgandır ne de cimridir; yerli yerinde harcar. İsraf da cimrilik de birer savrulmadır.
Tüketimde ilk ölçümüz helal-haram çizgisidir. Haram olanı tüketmeyiz; haram yolla kazanmayız; haram işte harcamayız. İkinci ölçü, “Bu ihtiyaç mı?” sorusudur. Çünkü bugün reklamlar, arzuyu ihtiyaç gibi göstererek insanı tüketime sürüklüyor. Telefonun işi görüyor, ama yenisi çıkıyor; eski “modası geçti” diye insanın gözüne sokuluyor. İnsan kendini bu sarmala kaptırırsa, elindekini yetmez görür; sürekli yenilemenin peşine düşer.
Üstelik bu savrulma, maddi imkânı sınırlı olanlarda daha yıkıcıdır. Asgari ücretle geçinip “Her maça gidiyorum, kombinem var.” diyen insanı görüyorsunuz. Böyle bir insan, sömürü düzenini sorgulayabilir mi? Zihni ve kalbi esir olmuş; bir takımın kölesi hâline gelmiş. Bugün futbol, tüketim çılgınlığının en ağır yaşandığı alanlardan biri hâline geldi. Şans oyunları, bahis, kumar… Hepsi başka bir tüketim biçimi. Bu işlerin toplumu getirdiği yer şudur: Adalet duygusu zayıflar, güven duygusu çöker.
“Evimize ne giriyor?”
Bugün çocuklarımızın neyi tükettiğini kontrol etmek eskisinden çok daha zor. Eve helal rızık getiriyoruz; helal gıda almaya çalışıyoruz. Ama telefonun, tabletin, internetin içinden eve giren şeyi çoğu zaman bilmiyoruz. Bu yüzden çocukların arkadaş çevresini, uğraşlarını, birlikte vakit geçirdiği alanları takip etmek ve hayırlı meşguliyetler üretmek zorundayız. Hayırlı işlerle meşgul olmayanı, şeytan hayırsız işlere sürükler.
En azından ortak zamanlar üretmeliyiz: Günde bir öğün aynı sofrada buluşmak, mümkünse bir vakit namazı birlikte kılmak, haftada bir ailece kısa bir okuma yapmak… Çünkü öyle bir noktaya geldik ki kendi evladımızı tanımakta zorlanıyoruz.
Bu çağın tuzağı: Algoritma ve “kolay alışveriş”
Eskiden reklam televizyonda çıkar, kanal değiştirirdin. Şimdi internetin içinde reklamın içindesin. Üstelik yapay zekâ ve algoritmalar, konuştuğunuz şeyi ertesi gün karşınıza reklam olarak çıkarabiliyor. Moraliniz bozukken “indirim” önünüze düşüyor; “sepete ekle” diyorsunuz; “hemen al”a basıyorsunuz. Kredi kartı, asgari ödeme, erteleme… İnsan borçlanmayı normalleştiriyor.
Bu arada bir “dopamin” tuzağı var: Alışveriş anlık mutluluk hissi veriyor. Ürün gelene kadar heyecan… Geldikten sonra sıradanlaşma… Sonra yeni bir istek… Böylece sarmal büyüyor. Üstelik sosyal medyada “influencer” dediğimiz “kanaat önderleri” güveni satın alıp insanı alışverişe çekiyor: “Yukarı kaydır.” diyor; insan da “O aldıysa ben de almalıyım.” hissine kapılıyor. Bu, ihtiyaçla değil; gösteriş, aidiyet ve eksiklik korkusuyla ilgilidir.
Diderot etkisi: Bir sabahlıkla başlayan çöküş
Şimdi burada bir metin üzerinden bu meseleyi daha görünür kılmak istiyorum.
“Eski sabahlığım için pişmanlık…” diye başlayan metin, Diderot’ya atfedilen meşhur anlatıdır. Diderot yeni bir sabahlık giyer; sonra eski halı gözüne batar, koltuk küçük görünür, masa kaba gelir. Birini değiştirir, diğeri uymaz; onu da değiştirir, derken bir sabahlığın etrafına dünya kurmaya çalışır. Sonunda itiraf eder: “Ben sabahlığın efendisi olamadım; onun kölesi oldum.”
Bu hikâyeden hareketle “Diderot etkisi” kavramı doğmuştur: Tek bir “yeni” eşya, diğer her şeyi “eski” hissettirir ve insanı zincirleme tüketime sürükler.
Bugün bu etki her yerde karşımıza çıkıyor. Bir ayakkabı alıyorsun; kemer ona uymalı, pantolon uymalı, ceket uymalı… Düğün süreçleri bile “beş kıyafet” listesine dönüşüyor. Sonra bir gün fark ediyorsun: İhtiyaç değil, bir “uyum” ve “gösteriş” dünyası kuruyorsun.
Ayakkabı üzerinden düşünelim: Dünyada yılda yaklaşık otuz milyar ayakkabı üretiliyor. Yalınayak yaşayan insanların olduğu bir dünyada… Öbür tarafta yüzlerce ayakkabısı olanlar… Bu, sadece bireysel bir tercih değil; küresel bir çarpıklık.
Pahalılık, fırsatçılık ve boykot bilinci
Hepimiz pahalılıktan şikâyet ediyoruz. Piyasada fahiş fiyatlar var. Bazı yerler aynı ürünü daha uygun fiyata satıp yine de para kazanabiliyorsa, demek ki fırsatçılık da var. O zaman yapılacak iş bellidir: Ölçüyü korumak, alışverişi azaltmak, gereksizi terk etmek.
Bir de boykot meselesi var. Boykot bir “o anlık tepki” değil, bir “yaşam tarzı” olmalıdır. Bugün zulüm ortadayken, hele savaş ve soykırım devam ederken bu ürünleri tüketmek vicdanı daha fazla yaralar. Ama mesele “savaş bitti, bırakalım” meselesi de değildir. Müslüman, varoluşsal olarak bağımlılıklardan kurtulmalı; “gavurun ekmeğine minnet etmeyecek” bir kıvama gelmelidir.
Bağları koparan kültür: “Annelikten büyük cinnet yoktur.”
Bu çağ, sadece tüketimle değil; bağları çözerek de insanı zayıflatıyor. Metrolara asılan bir slogan düşünün: “Annelikten büyük cinnet yoktur.” Sadece bu cümle bile anneliği itibarsızlaştırır, gençlerin zihnine zehir gibi düşer. Sonra nüfus yaşlanıyor diye hayıflanıyoruz; okullarda öğrenci sayısı düşüyor diye endişeleniyoruz. Bu çelişkiyi görmek zorundayız.
Bir kitap adı: “İyi aile yoktur.” Mesaj şudur: “Ailenden uzaklaş, daha iyi olursun.” Elbette aile içinde problemler olur; herkes her konuda aynı düşünmez. Ama çözüm bağları kesmek değildir. Çünkü insan yalnızlaştıkça kolay av olur: Telefonla, internetle, reklamla avlanır.
Kur’an-ı Kerîm, koparılmaması gereken bağlara vurgu yapar. Sıla-i rahim, iman bağı, kültür bağı, tarih bağı, ümmet bağı… Bugünkü tüketim çarkı bu bağları gevşetmek üzere dönüyor. O yüzden bağları aileden başlayarak güçlendirmek zorundayız.
Hesap bilinci: Ömür, gençlik, mal, amel
Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki: “Beş şeyden hesaba çekilmeden kişi Allah’ın (cc) huzurundan ayrılamaz.” Ömrünü nerede tükettin? Gençliğini nasıl harcadın? Malını nereden kazandın? Malını nereye harcadın? Bildiklerinle amel ettin mi?
Yine buyuruyor: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil.” Ölüm gelmeden önce hayatın; meşguliyet gelmeden önce boş zamanın; fakirlik gelmeden önce zenginliğin; ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin; hastalık gelmeden önce sağlığın.
Zamanın bu kadar ucuzlatıldığı bir çağda planlı yaşamak zorundayız. Rastgele kaydırmalarla, kanaldan kanala dolaşmalarla, saatleri eriterek yaşamayı “normal” görürsek; ömrün bereketi kaçar.
Nimet muhasebesi
Peygamber Efendimizin (sav) hayatından bir sahne: Açlık zamanında birkaç hurma ve birkaç yudum soğuk su ikram ediliyor ve Efendimiz (sav) “Bunlardan hesaba çekileceğiz.” buyuruyor. Serin bir gölge, güzel bir hurma, soğuk bir su… Bunlardan bile.
Bu bize ayna tutar: Evde yiyeceklerimiz, dolapta giyeceklerimiz, kullanılmadan bekleyen eşyalarımız… Kullanmadığımız, yıllarca duran, eskitmeden attığımız şeyler… Bunların hepsi nimettir ve hesabı vardır.
Üstelik artık sorumluluk alanımız genişledi. Sadece mahallenin fakiri değil; haberi bize ulaşan her mazlum, her muhtaç bir şekilde gündemimize giriyor. Müslüman, gördüğünden ve duyduğundan sorumlu olduğunu idrak eden insandır.
Rabbim bizi bilinçli bir şekilde malını yerli yerinde harcayan, kullanan, infak eden kullarından eylesin. Rabbim birbirimizi sevmeyi, bağlarımızı kuvvetlendirmeyi; aile bağlarımızı, akrabalık bağlarımızı, cemaat bağlarımızı, ümmet bağlarımızı sağlamlaştırmayı nasip eylesin. Yeni nesillerimize sahip çıkmayı; bizden önceki nesillerden emanet aldığımız dinimizi, inancımızı, kültürümüzü, medeniyetimizi bizden sonraki nesillere hakkıyla aktarmayı bizlere nasip eylesin.
Seminer soru-cevap, katkılar ile son buldu.





HABERE YORUM KAT