
“Trump’ın politikası realizmin kaba taklidi, eski dağılıyor ama yeni ortada yok”
"Trump dış politikası realizmin kaba ve indirgemeci bir taklidi görüntüsü verir durumda."
Mülakat: Cihat Arpacık / Perspektif
Dünya, kelimelerin hızla aşındığı bir yer haline geliyor. “Gerçekçilik” artık çoğu zaman gerçeği görmekten çok, yapılanı mazur göstermek için kullanılıyor. Güç, çıkar, güvenlik gibi kavramlar, birer analitik araç olmaktan çıkıp siyasetin kolaycı gerekçelerine dönüşüyor. Bu röportaj, tam da bu noktada, gürültünün içinden bir soru sormaya çalışıyor: Gerçekten neyi “realist” diye adlandırıyoruz? Realizm, iddia edildiği gibi güçlünün ahlaki dokunulmazlığı mı, yoksa tam tersine gücün sınırlarını hatırlatan bir uyarı geleneği mi? Prof. Dr. Ahmet Kasım Han’la yaptığımız bu söyleşide karşımıza çıkan tablo iyimser olmasa da net.
“REALİZMİN DERİNLİĞİNİN FARKINDA OLUNMADIĞI İÇİN BU ZENGİN KURAMSAL PERSPEKTİF YERSİZ KULLANILARAK ÖRSELENİYOR”
“Uluslararası ilişkiler literatüründe realizm çoğu zaman güç, çıkar ve çatışma kavramlarıyla özdeşleştirilerek ele alınıyor. Sizce realizm nedir ve ne değildir; özellikle bu yaklaşımın felsefi kökenleriyle bir uluslararası ilişkiler kuramı olarak taşıdığı anlam arasında nasıl bir ayrım yapmak gerekir?”
Realizmin iki yönü var, ilkin, insan doğasına dair oldukça şüpheci kimi temel varsayımlardan yola çıkan asgari 26 asırlık bir felsefi gelenektir. Bunun ötesindeyse realizm, bir uluslararası ilişkiler kuramıdır ve bu haliyle de temel bazı ilkeleri mevcut. Rafine bir realist, kavramın genelde anlatıldığı ve anlaşıldığının aksine, uluslararası ilişkilerde iş birliği davranışını bütünüyle yok saymak suretiyle, uluslararası ortamın kesintisiz bir çatışma alanı teşkil ettiği iddiasında bulunmayacaktır. Yaklaşımı, iş birliği davranışının bir norm olmadığı ile sınırlı kalacaktır. Yine kendi kendine yeterliliğin esas olduğu, “her koyunun kendi bacağından asıldığı” bir sistem olarak uluslararası ilişkilerin yapısının anarşik olmasının paradigmatik karşılığının, anarşiye bir ilke olarak değil bir “kapsam koşul”, kuramın hangi bağlamlarda, geçerlilik alanında çalıştığını belirleyen “genelleştirme sınırları” olarak muamele edilmesini gerektirdiğinin farkında olacaktır. Bu kapsam koşulu yaratanınsa devletlerin iç siyasal düzenlerinin aksine uluslararası ortamda bir merkezi otoritenin bulunmaması olduğunu, bu durum değişirse “anarşik toplumsal yapının” sorgulanması gerekeceğini bilecektir. Dahası, anarşinin devletlerin dış politikasını belirleyiş biçiminin, aktörlerin anarşiye verdikleri politika tepkisinin yönetim biçimi gibi etmenlere göre değişiklik gösterebileceğinden haberdardır. Veya karar alma pratiğine taşındığı haliyle akılcılığın koşullarla, aktörlerin yapı ve anlayışlarıyla kısıtlı olduğunun ayırdında bulunacaktır. Daha önemlisi realizmin bir uluslararası ilişkiler kuramı olarak, gücü kutsamaktan ziyade, gücün hesapsız kullanımı sonucu yaşanan acıları mümkün mertebe engellemeye veya etkilerini azaltmaya dayalı bir yaklaşımının bulunduğunu, amoral olmadığını, tam tersine moraliteyi bu noktada aradığını anlayacaktır. Bu bağlamda örneğin klasik, geleneksel realizmin babası sayılan Hans Morgenthau’nun Vietnam Savaşı’na açıkça ve yüksek sesle karşı çıkmış, savaşı açıkça ve kıyasıya eleştirmiştir. Kendisini realist olarak nitelendiren ABD kökenli uzmanların büyük çoğunluğu da 2003 Irak Savaşı’na karşı çıkmış ve bütüncül olarak o günlerin geçer akçesi olan “teröre karşı savaş” kavramsallaştırmasını reddetmişlerdir.
Kanaatimce realizmin özetlemeye çalıştığım bu derinliğinin farkında olunmadığı için bu zengin kuramsal perspektif fazla sık ve yersiz kullanılarak örseleniyor. Güç, çıkar gibi kavramlara sıklıkla referans verilmesinin, dünyanın tehlikeli bir yer olmasının yarattığı gerekliliklerin dış politikada ideallere yer bırakmadığı yönündeki yaklaşımlara atıfta bulunmanın, bir ülkenin uluslararası ilişkilerinde yapılan politika seçimlerini “realist” olarak nitelemeye yetmediğini bilmek gerek. Muhakkak ki siyasi, askeri, ekonomik veçheleriyle “güç” kavramı uluslararası ilişkilerde merkezi konumda. Fakat belirttiğim çerçeveyi dikkatten kaçırarak güç kavramını, adeta ezberden cümlelerin içine sokuşturmak, “Realist” olma iddiasındaki analizleri ve dış politika seçimlerini daha kaliteli ya da daha sonuç alıcı kılmıyor. Yine de bu haliyle realist kurama uyumlu olduğu iddiasındaki yaklaşımlara; veya uluslararası ortamda gerçekleşen herhangi bir eyleme ilişkin tahlillerini realist paradigma çerçevesinde akıl yürüterek gerçekleştirdikleri iddiasındaki söylemlere sık rastlıyoruz. Zira, realizmin, neredeyse karikatürleştirilmiş o en ham haliyle bunu yapmak entelektüel olarak masrafsız, siyasi olarak da kolay. Bana öyle geliyor ki tek başına realizmin semantik karşılığının barındırdığı “gerçekçilik” ögesinin dahi bir aklayıcılığı, bir meşrulaştırıcılığı olduğuna inanılıyor. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, ideal koşullarda ve kurama en bağlı biçimde dahi alınsalar, bu mânâda “gerçekçi” (realist) bir yaklaşımla alınan kararlar “akılcı” (rasyonel) sonuçların garantisi değildir.
Siyasetçiler de analistler de güç, çıkar, güvenlik kavramlarını, bir ölçüde doğal olarak, kullanışlı buluyorlar. Zira bu grupların ilki bakımından söz konusu “gerçekçilik”, aldıkları kararlarda ulusal çıkarları önceliklendirme iddiası gibi siyasal konsolidasyonu kolaylaştırıyor. İkinci grup açısındansa kolaycı ve çoğunlukla kolay anlaşılır, bu haliyle de genellikle popüler olmaya elverişli manzumelerle ortaya çıkmayı mümkün kılıyor. Davranışlarının temelini realizme, güç, çıkar ve güvenlik arayışına dayandırdığı iddiasındaki aktörler, bunlar ister bireyler ister devletler olsun bu bakımdan realizmi kullanışlı buluyor. Bunları açıklayan uzman, kanaat önderi ve kimi zaman da akademisyen kitle de aynı kolaycılığın gemisine binip bu açıklama çerçevesini kuvvetlendiriyor, yaygınlaştırıyor, geçer akçe haline getiriyorlar. Bana sorarsanız bu doğru ve isabetli bir yaklaşım değil.
“TRUMP DIŞ POLİTİKASI, REALİZMİN KABA VE İNDİRGEMECİ BİR TAKLİDİ”
Realizmin kuramsal gerekleri ve tarihsel tecrübesi ışığında Trump’ın dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz; Trump politikaları, realist politikalar mı?
Trump’ın dış politikasına bu perspektiften baktığımda buna “realist bir dış politikadır” dememe pek imkân yok. Trump’ın dış politikası söylem düzeyinde realist ilkeleri yankılayan bir hava taşımakla birlikte, uygulama biçimi ve tutarlılığı bakımından realizmle bütünlüklü ve sistematik anlamda örtüşmüyor. İlkin Avrupa Birliği ve NATO ilişkilerinde, realizmin, akılcı maliyet paylaşımı, rakipleri caydırma ve denge kurma aracı olarak kıymet verdiği ittifakları hoyrat biçimde görmezden geliyor. Grönland özelinde bir başka NATO ülkesi olan Danimarka’yı tehdidi bu tutumun açık yansıması. Dahası ABD iç politikasında tuttuğu konumdan beslenen biçimde ideolojik olarak Avrupa ülkelerinin iç siyasetine müdahil olarak kendi ülkesinde dahi tartışmalı olan bir siyasi tutumu ideolojik, normatif bir dış politika yaklaşımına çeviriyor. Bu tam olarak realist kuramcıların aksini salık verdikleri bir tutum. Dahası realizm tehditlerin gerçekçi biçimde tahlil ve tespitini gerektirir. Trump’ın, ABD ile mukayese edilebilecek tek nükleer güç olan ve açıkça üçüncü ülkelere karşı işgal ve toprak kazanımı niyetiyle hareket eden, bunu yaparken hedef aldığı ülkeler ABD ile yakın ilişkide olmak isteyen ülkeler olan Rusya Federasyonu’na karşı tavrı realist dış politikanın gerekliliklerinden ziyade II. Dünya Savaşı öncesi İngiltere Başbakanı Neville Chamberlein’ın izlediği “yatıştırma” politikasını andırıyor. Trump dış politikasının, seçmen tabanından da beslenen yapısı beyaz üstünlükçülüğüne, ahlaki üstünlüğe, muhafazakarlığın ABD’ye özgü bir versiyonuna dayalı görünüyor. “MAGA” sloganı özünde bunun bir özeti olarak da değerlendirilebilir. Bu türden bir ideolojik bakış ve kimlik temelli yaklaşım uluslararası gelişmeleri değerlendirmekte, uluslararası ortamın yapısı ve dinamiklerinden, doğal bilgi asimetrilerinden ve güven eksikliğinden kaynaklanan akılcılık, nesnellik kısıtlılığını katlayarak artırıcı etki sahibi. Venezuela politikası da dahil olmak üzere birçok alanda Trump dış politikası realist bakış açısının tavsiyesinin aksine iç politikadan etkilenen, hatta iç politikanın belirlediği, nesnellikten uzak bir manzara arz ediyor. Kaldı ki realizmin ötesinde hangi açıdan bakarsak bakalım, dış politikada, istisnalar hariç, sistemde güven ve öngörülebilirliği muhafaza etmek suretiyle çatışma ihtimalini azaltmayı hedefleyen, bu anlamda rasyonel tüm yaklaşımlar tutarlılık gerektirir. Trump dış politikasının bu bakımdan da iltifata layık olduğunu söylemek zor. Trump’ın ani fikir değişikliklerinin, çelişen ve ABD içinde dahi tartışmalara yol açan dış ve iç politikaya ilişkin siyasi manevralarının, her şeyden çok kişisel dürtülerinden kaynaklanıyor görüntüsü veren açıklama, üslup ve davranışlarının ABD gücünün uluslararası ilişkilerde, maliyetlerini asgari düzeyde tutarak, etki ve netice üretme kapasitesini azalttığını söylemek mümkün. Bu durum da Realizmin makbul kabul edeceği bir vaziyet değil.
Şu ana kadar Trump dış politikası realizmin kaba ve indirgemeci bir taklidi görüntüsü verir durumda. Açık olmalı ki, sadece liberal kurumsalcılığa karşı olmak, bunun nişanesi olarak 66 uluslararası kuruluşun üyeliğinden çekilmek bir dış politika seçimleri kümesini realist yapmaya yetmez. Özünde Trump’ın, dış politikayı çoğu zaman sıfır toplamlı bir iş pazarlığı gibi ele alması, uzaklardan bir yerden realizmin güç merkezli ethosu ile örtüşür görünmekle birlikte, realist kuramcıların öğütlediği ince ayarlı stratejik ihtiyat ve küresel düzenin değerine dair farkındalıktan yoksun. Esasen, Trump eliyle dağıtılan sistemin başat gücünün, sistemin esas kâr edeninin, bir anlamda kural temelli uluslararası düzenin sahibinin ABD olduğunu düşünürsek, en uç senaryoda tüm bunlar Realizmin engellemeye çalıştığı büyük çatışmanın, ABD için en avantajsız koşullarda yaşanmasına davetiye çıkarıyor.
“ULUSLARARASI KAMU HUKUKU, BM ANLAŞMASI, ULUSLARARASI İNSANCIL HUKUK VE ÇATIŞMA HUKUKU BİTİRİLDİ”
Maduro’nun, kendi başkentinde tutuklanarak (ya da kaçırılarak) ABD’ye götürülmesi, klasik egemenlik anlayışı açısından nasıl okunmalı? Bu tür fiiller, Westphalia sonrası düzenin fiilen sona erdiğini gösterir mi?
Kural temelli uluslararası ilişkiler düzeni diye adlandırılan çerçeve, uluslararası ilişkiler kuramındaki mânâda baktığımızda, özü itibariyle bir rejimdir. Bunun anlamı uluslararası sistem dahilindeki aktörlerin bir ilkeler dizinine, ortaklaşa rıza gösterilen normlara, dilerseniz buna “âdap” diyebilirsiniz, kurallara uyarak ve belli düzeyde öngörülebilir karar alma süreçleri çerçevesinde hareket edecekleridir. Bunların en önemlisi uluslararası hukuktur. Bunun da alt başlıkları mevcut. Bu alt başlıkların en önemli üçü bugün artık berhava olmuş durumda. Rusya 2014’te Kırım’ı kanun tanımaz biçimde ilhak ettiğinde devletler genel ve uluslararası kamu hukuku belini kıran bir darbe yedi. Üzerine Ukrayna’ya saldırısı ve burada kullandığı argümanlar, kural temelli uluslararası ilişkilerin temel metni olan Birleşmiş Milletler Anlaşmasını, İsrail’in Gazze operasyonu uluslararası insancıl hukuku, Maduro olayı ise çatışma hukukunu derinden zedeledi, hatta bitirdi. Birçok açıdan Westphalia öncesine döndük ancak bugün uluslararası sorunların çözümünde kullandığımız, süreç, mekanizma, çerçeve ve kurallar bu yeni ortamın dayattığı ve yarattığı bir dizi soruna ilişkin çözüm ve cevap da içermiyor. Eski yıkılıyor, yeni henüz ortada yok. Tam bir geçiş dönemindeyiz ve geçiş dönemleri daima acılıdır…
“20. Yüzyıldan Akılda Kalan Türden Bir ‘Denge’ Beklenmemeli”
Liberal uluslararası düzenin temel dayanakları olan “çok taraflılık”, “hukuk” ve “kurumlar” zayıflarken, bu düzenin tamamen ortadan kalktığını mı, yoksa yeni bir güç dengesiyle yeniden mi şekillendiğini düşünüyorsunuz?
Bu sorunun cevabı önemli ölçüde “denge”den ne anladığınıza bağlı. Çok kutuplu bir sistemden, çift kutuplu, nükleer silah kulübüne üyeliğin büyük ölçüde sınırlı olduğu, blok liderlerinin sağladığı nükleer şemsiyenin nükleer silahların yaygınlaşmasını engelleyici bir güvence oluşturduğu, 20. yüzyıldan akılda kalan türden bir denge zaten beklememek gerekir. Aslında çok kutupluluğun denge yönlü evrilerek işlemesi için bir diğerini, askerî, ekonomik ve siyasi imkân ve kabiliyetler bakımından nesnel olarak dengeleyebilecek, aşağı yukarı eşit kudrette güç merkezinin varlığı gerekir. Bugünün dünyasında bu yok. ABD halen güç bakımından “hiyerarşik bir keyfiliği” sürdürebilecek kadar olası rakiplerinin önünde. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, ülkesinin Kırım’ı ilhakının ardından, Haziran 2016’da St. Petersburg’da “Amerika büyük bir güç, belki de tek süper güç. Bunu kabul ediyoruz” derken ifade ettiği durum fiilen sürüyor. Maduro’nun derdest edilmesi bu keyfiliğin örneği.
Dünya’da son defa çok kutuplu bir güç dengesinin oluştuğu zaman XIX. yüzyılda “Avrupa Ahengi”nin var olduğu dönemdi. Bunun biriktirdiği sorunları çözmek iki dünya savaşı sürdü. Dahası bu dönemde sistemde kaynak ve güç rekabeti dünyanın kalanının Avrupa tarafından sömürülmesi ile yumuşuyordu. Bu durum, sömürgecilik rekabeti üzerinden, çatışma dinamiklerinin birikmesine neden olduysa da bir yandan da çatışmanın ertelenmesine imkân verdi. Öte yandan bu sistemde İngiliz İmparatorluğu’nun yerine getirdiği bir dengenin dengeleyicisi rolü vardı ki bu türden bir rolü oynamak için İngiltere’nin önemli bir emperyal birikimi, belirleyici bir deniz gücü üstünlüğü bulunuyordu. Diğer taraftan İngiltere’nin konumu, Britanya adasının büyüklüğü, tek başına ülkenin sahip olduğu kaynaklar, serbest ticaretin devamını, bu da belli ölçülerde çatışmasızlığın sürdürülmesini zaruri kılıyordu. Esasen, düzen kuran, yürüten tek başına çok kutupluluğun yapısı değildi. “Avrupa Ahengi” adı altında anılan rejimdi. Bunun sayesinde yönetilir hale gelen o çağın çok kutupluluğu, Metternich, Castlereagh, Talleyrand ve diğerleri tarafından son derece bilinçli bir şekilde öngörülebilirliği arttıran biçimde tasarlanmıştı. Bunun da ötesinde bu liderlerin diplomasiye bir “Krali Sanat”, seçkin yöneticilerin ayak takımı muamelesi yaptıkları halkı bilgilendirmeden ve karar alma sürecine sadece diledikleri kadar katarak yürütme lüksleri vardı. Bence en önemlisi, bu sistem çatışmalar sonucu konsolide olarak, Napolyon Savaşları’ndan sonra, aşamalı bir konsolidasyon neticesinde, ortaya çıkmıştı, ki bu konuya döneceğim. Bugün ortaya çıkabilecek birçok kutupluluğun bu derece dengeli olması bana zor geliyor. Zaten çok kutuplu sistemler dengenin sürekli değişen ittifaklar sayesinde korunduğu yapılardır. “Avrupa Ahengi” bu esnekliği sayesinde ayakta kaldı. Daha önce bahsettiğim kimlik temelli, tepeden bakan, haklılığı kendinden menkul Trumpizm, çok kutupluluğun dengeleme dinamiğinin talep ettiği esnekliği kısıtlayan bir dayatmacılık, kendini beğenmişlik içeriyor.
Biraz evvel “en önemlisi” olarak nitelediğim konuya dönersem, günümüzde ortaya çıkan, eğer böyle diyeceksek, “çok kutupluluk” kademeli, aşamalı olarak ortaya çıkan bir konsolidasyon sonucu değil, çift kutuplu sistemin temsil ettiği konsolidasyonun dağılması neticesinde ortaya çıkacak. Sistemde boşta Morgenthau’nun ifadesiyle “güç olarak tanımlanan çıkar” bulunuyor ve başta yükselen/ yükselmeye hevesli bölgesel güçler bu fazladan güce talipler. Bu durum çok-kutupluluktan ziyade çok merkezliliği çağrıştırıyor. Çift kutupluluğun dağılmasıyla birlikte sistemde boşta kalan güç nedeniyle de ben buna bir konsolidasyondan ziyade bir çözülme olarak bakıyorum. Ayrıca, bugünkü zemin, çok kutupluluğun denge dinamiklerinin yerine oldukça kaygan, tekinsiz, müphem ve belirsiz bir zemin. Güç merkezleri katı kutuplar olmaktan ziyade akışkan ve asimetrik bir yapı arz ediyorlar. Tüm bu nedenlerle ben bu ortaya çıkana “Çok-Merkezlilik Doğuran Çözülme Düzeni” (Polycentrigenic Devolving Order) demeyi tercih ediyorum. Bu “kutup” kavramsallaştırmasının çağrıştırdığına göre çok daha dinamik ve maceralı bir dünya.
“Pax-Americana Dağılırken Dahi Pax-Britannica’nın Zirvesinde Olduğundan Daha Kuvvetli”
Peki bu noktada dünyanın istikameti nereye işaret ediyor?
Burada istikamet konsolidasyondan ziyade çözülmeye doğru. Bu sistem elbette bugünden yarına kaos yaratmaz. Neticede ABD halen sistemin başat gücü ve orta vadede öyle kalacak, bu da sisteme belli bir hiyerarşik unsur kazandıracaktır. Zira, ABD “Avrupa Ahengi” döneminin çok kutuplu yapısında Britanya’nın sahip olduğundan çok daha büyük bir ağırlığa ve belirleyiciliğe sahip. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse pax-Americana bugün dağılırken dahi pax-Britannica’nın zirvesinde olduğundan daha kuvvetli. Trump’ın dış politikası denge tesis etmiyor. Tam tersine dengeyi bozucu biçimde işliyor. Sistemin bizzat başat güç tarafından, bizzat onun eylemleriyle çözülüyor olmasının kendine özgü başka problemler ortaya çıkarması da kaçınılmaz. Öte yandan, ABD’nin bu dönemde sergileyeceği “keyfilik” bir yerde düzeni dağıtıcı, diğer taraftan da düzen görüntüsünü bir düzeyde koruyucu etki yaratacaktır. Serbest ticaret gibi ılımlı dinamiklerin yerine neo-merkantilizmi dolayısıyla, liberalizmden ziyade otoriterliği konuşuyoruz. Bir “dengenin dengeleyicisi” bulunmadığı gibi rekabet halindeki merkezler aralarından herhangi birinin o konuma gelmesini aktif olarak engelleyecek politikalar izliyorlar. Güvenin bu kadar düşük, öngörülebilirliğin bu derece az olduğu bir ortanda bu politikalar çatışmaya daha kolay yol açabilir. Bölgesel güçlerin rekabet halindeki başat merkezi güçlerden kendilerini koruma kaygıları silahlanmayı, tırmanmayı besler. Kaldı ki teknolojik, ekonomik, beşerî dönüşüm ikincil aktörlere bir anda öne çıkma şansı da veriyor. Bu algılanan “fırsat”ın kullanılmasına yönelik risk iştahının artması, zamanlaması kötü, fazla iddialı eylemlere yol açabilir. Başat aktörlerin pek de akılcı ve soğukkanlı oldukları söylenilemeyeceği gibi, yaygınlaşan popülizm “sorumsuz” otoriter liderlerin önünü açıyor. Bugün artık diplomasi ve dış politika birbirleriyle kültür ve değerler paydasında buluşan liderlerin münhasıran kontrol ettikleri bir alan değil. Bu kapalı kapılar ardında esnek manevralarla siyaseti yönetmeyi zorlaştırıyor. Dahası günümüz otoriterliği her şeyden çok popülizmden beslendiği için dönemimizin en tehlikeli liderleri kamuoyu baskısını manipüle etmeye hevesli, bu şekilde dış politikayı iç siyasette kullanmaya meyilli… Bu ironik biçimde “demokratik” ülkeler için daha büyük risk. Zira bu ülkelerde liderler, asgari demokratik ilkeler dahi bir yana bırakılsa, seçim kazanmak için kamuoyuna kulak vermek zorunda. Sistemin dengesine katkıda bulunması beklenir aktörlerin, örneğin Avrupa demokrasilerinin, bu biçimde istikrarsızlaşması da çatışmacı dinamikleri besleyen bir unsur olarak değerlendirilmeli.
Avrupa Ahengi Esnasında Rekabet Halindeki Avrupa Monarşileri Tek Bir Ailenin Kolları Gibiydiler
Bugünün lider profilleri, güç araçları ve uluslararası ortamı, benzer bir denge ve istikrar üretmeye ne ölçüde elverişli?
Çağımızın liderleri, ortaklaşa bir dengeleme mekanizmasını var edecek bir anlayış, kültür, değerler paydasına sahip de değiller. Aksine, dünya görüşü ve değerler bakımından birbirlerinden oldukça uzak kişilikler. Avrupa Ahengi esnasında rekabet halindeki devletleri yöneten Avrupa monarşileri adeta tek bir ailenin kolları gibiydiler. Tolstoy’un Savaş ve Barış veya Hacı Murat romanlarında Rus elitlerinin sıklıkla, üstelik metin içerisinde yazarın o dilde bıraktığı Fransızca diyalogları Avrupa Ahenginin üzerine inşa olduğu kültür kodlarını açıklıkla ortaya koyar. Öte yandan, Avrupa Ahengi çok kutupluluğunda çatışmalar sistemin bütününe yayılmadan, görece kolay biçimde yalıtılabiliyordu. Bu durum sadece diplomasinin maharetinden değil, aynı zamanda kullanılan güç unsurlarının, askeri olanları dahil, etki bakımından alanlar arası geçişkenliğinin sınırlı, özellikle askerî olanlar bakımındansa tahribat kapasitelerinin düşük olmasından da kaynaklanıyordu. Güç yansıtma imkânları bu ortamda yapısal olarak kısıtlıydı. Bugünse eldeki nükleer silahların tahrip kapasitesi, ilginç biçimde bunların yaygınlaşmasıyla, bu sistemi dengede tutma sonucu da verebilir. Ancak, bunun tersi olursa, onun da telafisi yok…
Amerikan Belirleyicinin Sonunun Geliyor Olduğuna İlişkin Değerlendirmeler Hakkında Ne Söylersiniz?
Bu kutlamaları doğrusu aceleci buluyorum. Her şeyden evvel bir halk deyişi ile ifade edersek “Gökyüzü yıkılırsa herkesin hasırına değer”. Bir de “yaralı aslan” daha da tehlikelidir. Düzen dağılırken ABD daha tehlikeli olacak. Burada bence bir kısır döngüye girdiler. Trump ve o kafadakilerin verdiği zararı telafi etmek için, tam tersi bir yaklaşımları olsa da, bundan sonraki Amerikan yönetimleri de bu politikaların sonuçlarını yönetilebilir kılmak için bir güç gösterisinde bulunmak zorunda kalabilirler. Bunu Kasım 2026 ara seçimleri sonrası gelişmelere bakarak değerlendirmek lazım. Bana öyle geliyor ki Trump kazanırsa kısa-orta vadede dünya için orta- uzun vadede ABD için, kaybederse de bu defa kısa-orta vadede ABD için orta–uzun vadede dünya için çok zorlayıcı koşullar ortaya çıkacak. Tahribatı ve riskleri o zaman tam olarak değerlendirmek mümkün olacak. Bu meselenin bir de şu yüzü var: Cari dünya düzeninden kimse memnun değil. Bu haksız bir şikâyet de değil. Ancak, bugün kural temelli uluslararası düzenin dağılması, bu kuralların temsil ettiği çerçevenin hakkaniyeti bir yana çok merkezlilik yaratırken çok taraflılık da yaratmıyor. Kısaca bu da hakkaniyetli, adil bir düzen değil. Öyle, ezilenlerin dinlendiği, herkesin eşit oy hakkıyla masaya oturduğu bir sistemin ortaya çıktığını kim söyleyebilir. Tam tersine “gücü olan haklıdır” savının bu kadar aleni biçimde yaşandığı bir dönem yakın tarihte yok. Bu çatışmasızlığı değil, tam tersine tırmanmayı, silahlanmayı ve çatışmayı körükleyici bir dinamik. İş birliği adına, mesela iklim değişikliği gibi, “küresel müşterekler amacıyla bir araya gelmek için ortam müsaittir” demek zor. Mamafih bu noktadan, uzunca bir yoldan sonra oraya varacağımızı iddia edebilirsiniz. Ancak görüntü o ki, bu gerçekçi olmaktan çok normatif bir yaklaşım olur. Dahası, korkarım, arada çekilecek acılar da kaybedilecek zamanın ve tahribatın bedeli de, tüm bunların tamiri için harcanacak emek de daha büyük olacaktır.
Uluslararası ilişkilerde normların, teamüllerin ve “beklenen davranışların” aşınması, sistemin öngörülebilirliğini nasıl etkiliyor? Bu durum, savaş ve kriz risklerini artırır mı?
Bu durum kuşkusuz öngörülebilirliği azaltıyor. Öngörülebilirlik azalınca güven de azalır. Bu da tırmanmayı doğurur. Gerek silahlanma bakımından gerekse çatışma yönetimi açısından. Bunun kaçınılması güç sonucu çatışmadır.
En Rasyonel Strateji, Toplum Sözleşmesinin Kuvvet ve Sürdürülebilirliğini Artırmak Olur
Orta ölçekli devletler açısından bakıldığında, kuralların zayıfladığı ve gücün belirleyici olduğu bir sistemde izlenmesi gereken rasyonel strateji ne olmalı?
İç siyasette demokratik haklar temelli bir yapıyı hâkim kılmak suretiyle toplumsal dayanıklılığı ve toplum sözleşmesinin kuvvet ve sürdürülebilirliğini artırmak bence ilk iş. İkincisi imkân, kabiliyet ve şartlarını doğru tartmak, özellikle ideolojik kaygılarla maceraya girmekten kesinlikle uzak durulmalı. Uluslararası ilişkilerin yürütülmesinin, iç siyasete yedeklenmesinden, iç siyasi kaygılar karşısında ikincilleştirilmesinden katiyetle uzak durmak gerekir. Dış politikayı iç siyaseti biçimlemenin bir aracı olarak görmekten, ona öyle muamele etmekten de mümkün mertebe kaçınılmalı. Aslında özeti sözde değil özde, gerçek anlamda, Realist bir siyaset gütmek gerek.
İçinde bulunduğumuz dönem, uluslararası ilişkiler teorileri açısından yeni kavramsal araçlar üretmeyi mi gerektiriyor, yoksa mevcut teoriler bu dönüşümü açıklamak için hâlâ yeterli mi?
Kavram inşası daima faydalıdır. Anlayışı ve kavrayışı zenginleştiren yeni kavramlara her vakit ihtiyaç var. Fakat iş kuramlara geldiğinde biraz daha farklı düşündüğümü söylemeliyim. Bu yeni gerçeklik benim gördüğüm kadarıyla eski yeni gerçeklik. Yani takvim ileri gidiyor ama uluslararası ilişkilerin dinamikleri, yapısı, siyaseti, sosyolojisi, psikolojisi geriye doğru gidiyor. Bu durumda benim gördüğüm kadarıyla yeni kuramsallaştırma çabalarından önce klasiklere dönmek, onları içselleştirip nüanslı okumalar yapmak daha önemli.



HABERE YORUM KAT