1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Soykırımcı Ben-Gvir'in aynasında Batı'nın seçici insanlığı
Soykırımcı Ben-Gvir'in aynasında Batı'nın seçici insanlığı

Soykırımcı Ben-Gvir'in aynasında Batı'nın seçici insanlığı

“Sorun, Filistinliyi insanlık dairesinin dışına iten, İsrail şiddetini ‘meşru müdafaa’ adı altında aklayan ve Batı'nın sessizliğiyle beslenen daha büyük bir düzen sorunudur. Ben-Gvir sadece bu düzenin en kaba yüzüdür.”

25 Mayıs 2026 Pazartesi 21:36A+A-

Soykırımcı Ben-Gvir'in aynasında Batı'nın seçici insanlığı

Dr. Ahmet Bülbül / Star Açık Görüş


 

 

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in Küresel Sumud Filosu aktivistlerine yönelik kötü muameleyi gösteren videoyu paylaşması ve aktivistleri "terörist" olarak nitelendirmesi, Batı başkentlerinde ve hatta İsrail hükümeti içinde tepkiyle karşılandı. İlk bakışta bu tepkiler, sivil aktivistlere yönelik aşağılayıcı muameleye karşı insani bir hassasiyet gibi görülebilir. Oysa meseleye daha yakından bakıldığında ortaya çıkan şey, İsrail'e ve Batı'ya hâkim olan seçici bir insanlık anlayışıdır.

Bu kez aşağılananlar Batılı aktivistler

Çünkü Ben-Gvir'in yaptığı yeni değildir. Yeni olan, bu kez aşağılananların Filistinli değil, Batılı aktivistler olmasıdır.

Filistinliler onlarca yıldır İsrail hapishanelerinde keyfî tutuklamalara, kötü muameleye, işkenceye, aşağılanmaya, tecavüze, aç bırakmaya ve insanlık dışı uygulamalara maruz kalırken Batı'nın büyük kısmı ya sustu ya da İsrail'in "güvenlik" söylemini tekrar etti. 7 Ekim sonrasında bu tablo çok daha ağırlaştı. Filistinli tutuklulara yönelik kötü muamele, yalnızca münferit bir güvenlik ihlali değil, sistematik bir cezalandırma rejiminin parçası hâline geldi. Ancak bu gerçek, Batı kamuoyunda ancak aynı muamele Avrupalı aktivistlere yöneldiğinde görünür oldu.

Batı'nın alıştığımız tavrı

Bu nedenle Ben-Gvir'e yöneltilen tepkiler, ilk bakışta doğru görünse de esasen çifte standardın bizzat kendisini açığa çıkarmaktadır. Eğer Küresel Sumud Filosu'nda Batılı vatandaşlar bulunmasaydı, İsrail'in bu uygulamaları muhtemelen yine "terörle mücadele", "sınır güvenliği" veya "meşru müdafaa" diliyle meşrulaştırılacaktı. Nitekim Gazze'de on binlerce sivilin öldürülmesi, açlığın savaş silahına dönüştürülmesi, hastanelerin, okulların, camilerin ve kiliselerin hedef alınmasıyla yaşanan soykırım karşısında Batı'nın gösterdiği tavır tam da bunu kanıtlamaktadır.

Benzer bir seçici hassasiyet Nisan ayında Lübnan'da bir İsrail askerinin İsa heykelini parçalaması olayında da görüldü. Batılı çevreler ve İsrail makamları bu olayı hızla kınadı. Elbette bir dinî sembole yapılan saldırı kınanmalıdır. Ancak asıl soru şudur: Gazze'de yüzlerce cami yıkılırken, kiliseler hedef alınırken, ibadethaneler ve mezarlıklar tahrip edilirken aynı ahlaki öfke neredeydi? Batı için mesele kutsal mekânların korunması mıydı, yoksa Hristiyan sembollerinin zarar görmesi miydi?

Bu sorunun cevabı bizi Gazze meselesinin merkezindeki daha derin probleme götürür: Filistinlilerin insan olarak görülmemesi.

Bugün Gazze'de yaşananlar yalnızca askerî bir operasyonla açıklanamaz. Bu, uzun yıllardır inşa edilen bir söylemsel, siyasal ve toplumsal zeminin bir sonucudur. Filistinliler sistematik biçimde "terörist", "insan hayvan", "güvenlik tehdidi", "medeniyet dışı unsur" veya "barış istemeyen halk" olarak kodlanmıştır. Böylece Filistinli sivil, sivil olmaktan çıkarılmış; öldürülebilir, aç bırakılabilir, sürülebilir ve aşağılanabilir bir nesne hâline dönüştürülmüştür.

Amerikan ve Alman siyasal kültüründe "Filistinlilerin hayatlarının gerçekten önemli olduğu düşüncesini ifade etmek bile fiilen yasaklanmış gibidir." Bu tespit yalnızca Amerika ve Almanya için değil, genel olarak Batı'nın Gazze karşısındaki tavrı için de geçerlidir. Filistinli çocukların, kadınların, yaşlıların ve sivillerin ölümü çoğu zaman istatistiksel bir "yan hasar" olarak sunulurken, Batılı aktivistlerin kısa süreli aşağılanması diplomatik bir kriz üretebilmektedir.

Bu durum, insan hakları söyleminin evrensel değil hiyerarşik biçimde işlediğini göstermektedir. Bazı hayatlar korunmaya değer, bazı acılar görünür, bazı ölümler yas tutulabilir kabul edilirken; Filistinlilerin acısı sürekli olarak güvenlik gerekçeleriyle ertelenmekte, küçültülmekte veya görünmez kılınmaktadır. Bu bağlamda Gazze'deki temel mesele "hangi bedenlerin önemli sayıldığı, hangilerinin sayılmadığı" meselesidir.

Ben-Gvir'e İsrail içinden gelen eleştiriler de bu açıdan dikkatle okunmalıdır. Netanyahu veya diğer bakanların Ben-Gvir'i eleştirmesi, İsrail devletinin Filistinlilere yönelik politikasında ahlaki bir kopuş olduğu anlamına gelmez. Aksine burada çoğu zaman iyi polis-kötü polis oyunu devreye girmektedir. Ben-Gvir, İsrail siyasetindeki en çıplak, en kaba ve en teşhirci ırkçı dili temsil etmektedir. Ancak onun temsil ettiği zihniyet marjinal değildir. Gazze'deki yıkımın İsrail toplumunda geniş destek görmesi, sorunun yalnızca Netanyahu hükümetiyle sınırlı olmadığını göstermektedir.

Asıl sorun, Filistinlileri yalnızca bir güvenlik tehdidi ya da demografik bir problem olarak gören daha geniş bir zihniyettir. Bugün İsrail'de ve onu koşulsuz destekleyen Batılı çevrelerde, Filistinlilerin kolektif biçimde suçlu görülmesi ve yok edilmeleri gerektiği düşüncesi giderek normalleşmiştir. "Gazze'de masum yok" söylemi, siviller ile işgale direnen Filistinliler arasındaki ayrımın ortadan kaldırılması ve intikamın meşru bir devlet politikası gibi sunulması, bunun en açık göstergeleridir. Bu nedenle mesele yalnızca birkaç aşırı sağcı siyasetçinin kullandığı sert dilden ibaret değildir; İsrail toplumunun önemli bir kısmında ve Batı'nın siyasal-medya çevrelerinde Filistinlilerin yaşadığı soykırımı ve acıyı önemsizleştiren, onların yaşam hakkını ikinci plana iten çok daha geniş bir toplumsal ve siyasal anlayış söz konusudur.

Bu nedenle Ben-Gvir'in videosu bir istisna değil, bir aynadır. Bu ayna hem İsrail siyasetinin Filistinlilere bakışını hem de Batı'nın seçici ahlakını göstermektedir. Batı, Filistinlilere yapılan zulme değil, kendi vatandaşlarının da işgalci-haydut İsrail rejiminin şiddetine maruz kalmasına tepki göstermiştir.

Gazze bize şunu açıkça göstermektedir: Sorun yalnızca bir aşırı sağcı bakanın provokasyonu değildir. Sorun, Filistinliyi insanlık dairesinin dışına iten, İsrail şiddetini "meşru müdafaa" adı altında aklayan ve Batı'nın sessizliğiyle beslenen daha büyük bir düzen sorunudur. Ben-Gvir sadece bu düzenin en kaba yüzüdür. Asıl mesele, o yüzü mümkün kılan siyasal, toplumsal ve uluslararası ikiyüzlülüktür.

 

HABERE YORUM KAT