
Trump'ın İran anlaşmasını duyurmasıyla savaş çığırtkanları çılgına döndü
Esasen bu anlaşma, durumu ilk ateşkesin ilan edilmesinin ardından olması gereken noktaya getiriyor.
Trita Parsi’nin Responsible State Craft’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Dün, ABD ile İran’ın bir anlaşmanın eşiğinde olduğunu yazmıştım. Trump, birkaç saat önce Truth Social’da paylaştığı alışılmadık derecede ölçülü bir gönderiyle bunu doğrulamış gibi görünüyor — gramer açısından tutarlı, diplomatik açıdan dengeli ve dikkat çekici bir şekilde, onun alışılagelmiş teatral tavırlarından ya da karşı tarafı aşağılama ritüellerinden yoksun bir gönderiydi.
Bu itidal önemlidir. Hayali atılımlarla ilgili önceki açıklamalarının aksine, bu açıklama siyasi disiplinsizlikten ziyade ciddi bir diplomatik sinyalin tonunu taşıyordu. Üstelik zamanlaması, piyasa kaygılarından veya iç politik gösterilerden bağımsız görünüyordu. Tahran’daki kaynaklarım da, Trump’ın belirttiği gibi nihai onaya bağlı olmakla birlikte, önemli bir atılımın sağlandığını doğruluyor.
Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? Anlaşmanın ana hatları hakkında gerçekte ne biliyoruz? Bu atılımın sağlanmasında bölgesel aktörlerin rolü ne kadar önemliydi ve Avrupa’nın bu süreçte neredeyse tamamen kenara itilmesinin nedeni ne? Eğer bu düzenleme sadece bir Mutabakat Zaptı ise, müzakereler ikinci aşamaya girerken başlıca zayıf noktalar nerede yatıyor?
Dahası, Trump bu anlaşmayı ülkesinde başarılı bir şekilde satabilir mi? İsrail, anlaşmayı sabote etmek için hangi adımları atabilir ve muhtemelen atacaktır? Ve eğer nihai bir anlaşma sağlanırsa, İsrail’in stratejik yenilgisi ne kadar derin olacaktır?
Bu soruları tek tek ele almaya çalışayım.
Öncelikle, anlaşmanın tüm ayrıntıları hâlâ belirsizliğini koruyor. Ancak Amwaj.media’nın haberlerine göre —ki bunların çoğunu bağımsız kaynaklardan doğruladım— anlaşma, Lübnan da dahil olmak üzere çatışmaların kapsamlı bir şekilde durdurulmasını; İran’ın dondurulmuş varlıklarının kademeli olarak serbest bırakılmasını; ve Hürmüz Boğazı’ndaki ABD’nin “abluka ablukası”na son verilmesini içeriyor.
Boğazdan geçen deniz trafiği, İran ve Umman'ın ortak denetimi altında yeniden başlayacak. Bu önlemler yürürlüğe girdiğinde, tarafların nihai bir anlaşma için 30 gün daha müzakere süresi olacak. İkinci aşamadaki bu anlaşmanın hem nükleer meseleyi hem de Boğaz'ın uzun vadeli statüsünü ele alması bekleniyor.
Ancak nükleer dosyada şimdiden önemli ilerleme kaydedilmiş görünüyor ve anladığım kadarıyla, çözümüne ilişkin genel ilkeler üzerinde büyük ölçüde mutabakat sağlanmış durumda.
Esasen bu anlaşma, durumu orijinal ateşkesin ilanından sonra olması gerektiği hale geri getiriyor. Başından beri ateşkesin kapsamı bölgesel olacaktı ve Lübnan’ı da içerecekti. “Ablukanın ablukası” gibi bir şeyin olması hiç düşünülmemişti — bu, Demokrasileri Savunma Vakfı tarafından uydurulmuş, yalnızca Amerika’nın stratejik konumunu zayıflatmaya yarayan saçma bir plandı.
Boğazdan geçen ticari trafiğin de kesintiye uğraması amaçlanmamıştı. Gerçekten yeni olan unsurlar, Tahran’a yönelik sınırlı yaptırımların hafifletilmesi ve nükleer meselenin önümüzdeki 30 gün içinde çözülmesine yönelik resmi bir taahhüttür.
Ancak bu noktaya gelinmiş olması yadsınamaz bir önem taşısa da, nihai bir anlaşma sağlanana kadar gerçek bir anlaşma söz konusu değildir. Ve 30 günlük süre, kısa olsa da, her taraftaki engelleyicilere süreci sabote etmek için bolca fırsat sunmaktadır.
Bölgenin desteğini kazanmış olması — ve Trump'ın anlaşmayı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ayrı bir görüşmenin yanı sıra Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn dâhil olmak üzere çok sayıda önemli bölge lideriyle görüştükten sonra açıklamış olması — son derece önemlidir. Bu bölgesel destek, Trump'a Washington'da bir dereceye kadar siyasi koruma sağlıyor. Anlaşmanın bir yenilgiye eşdeğer olduğu veya İsrail'e ihanet ettiği yönündeki şahinlerin kaçınılmaz suçlamalarıyla karşı karşıya kalan Trump, Amerika'nın Orta Doğu'daki başlıca ortaklarının tırmanıştan ziyade diplomasiyi tercih ettiklerinin kanıtı olarak geniş bölgesel desteği gösterebilir.
Nitekim, Başkan Obama’nın 2015 tarihli nükleer anlaşmasıyla karşılaştırıldığında, Trump’ın anlaşmasını çevreleyen bölgesel katılım nesnel olarak daha derin, daha geniş ve siyasi açıdan daha belirleyicidir. Obama’nın anlaşması, İsrail, Suudi Arabistan ve BAE’nin direnişine rağmen müzakere edilmişti; Trump’ın anlaşması ise aktif bölgesel destekle şekilleniyor gibi görünüyor. Bununla birlikte, Avrupa’nın bu süreçten neredeyse tamamen yokluğu dikkat çekicidir — ancak pek de sorun teşkil etmemektedir. Bu noktada, Avrupa’nın Orta Doğu’daki önemli diplomatik süreçlerdeki önemsizliği o kadar normalleşmiştir ki, dışlanması neredeyse fark edilmez hale gelmiştir.
Ancak, Washington’daki savaş şahinleri ve İsrail yanlısı çevrelerden yayılan kamuoyu paniğine bakılırsa, önümüzdeki 30 gün Trump için siyasi açıdan zorlu geçecek gibi görünüyor. FDD şimdiden ona açıkça saldırıyor. AIPAC, anlaşmayı kınayan milletvekillerinin sesini yükseltmektedir. İran'ın eski veliaht prensinin bir danışmanı, Trump'ı “tam teslimiyet” ile suçladı. Trump'ın savaşı başlatma kararını coşkuyla alkışlayan müttefiklerin çoğu, kalıcı bir tırmanış yerine diplomasiyi tercih ettiği için şimdi ona sırt çeviriyor.
Ancak üst düzey İsrailli politikacılar daha temkinli bir yaklaşım sergileyebilir. Trump ile doğrudan yüzleşmek yerine, Washington'daki vekillerinin kendileri adına kamuoyu savaşını yürütmesine izin verecekleri muhtemel.
İsrail’de seçimler yaklaşıyor ve Trump, İsrailli seçmenler arasında hâlâ büyük bir popülerliğe sahipken, Netanyahu ise İran savaşı sayesinde kazandığı bu popülariteyi şu ana kadar belirleyici bir seçim avantajına dönüştürememiştir. Dolayısıyla, anlaşma konusunda Trump ile kamuoyu önünde doğrudan bir çatışmaya girmek Netanyahu için siyasi açıdan tehlikeli olabilir. Trump, kışkırtılırsa, sadece Netanyahu’nun rakiplerinden birine destek sinyali vererek bile ciddi bir zarar verebilir.
Trump, birkaç gün önce — görünüşte hiçbir neden yokken — gazetecilere İsrail’de “%99 onay oranına” sahip olduğunu ve orada kendisi de başbakan adayı olabileceğini söyleyerek bu dinamiklere işaret etmiş olabilir. Yüzeysel olarak bakıldığında, bu sözler Trump’ın karakteristik kabadayılıklarından bir diğeri gibi gelebilir. Ancak bağlam içinde değerlendirildiğinde, bu sözler Netanyahu ve İsrail’in siyasi kuruluşa, Trump’ın onlara verebileceği zararın, onların Trump’a verebileceği zarardan çok daha fazla olabileceğine dair keskin bir uyarı olabilir.
Bununla birlikte, nihai bir anlaşmaya varılırsa — ve kalıcı bir anlaşma için İran'a yönelik yaptırımların tamamen olmasa da önemli ölçüde hafifletilmesi neredeyse kesin olarak gerekecektir — bunun Tel Aviv için yıkıcı bir stratejik yenilgi olacağına dair pek şüphe yoktur.
İsrail’in iki savaşı, paradoksal bir şekilde, İran’ın caydırıcılık gücünü pekiştirdi, İsrail’in ezici bir Amerikan askeri desteği olmadan İran’la başa çıkamadığını ortaya koydu ve Amerika’nın küresel itibarına ve askeri üstünlüğünün havasına telafisi imkânsız bir zarar verdi.
Nitekim, birikmiş etki o kadar şiddetli olabilir ki, tartışmasız Amerikan küresel üstünlüğünün peşinde koşmak artık gerçekçi bir seçenek değildir. Aynı zamanda, ABD içindeki İsrail desteği, yaşlı Cumhuriyetçi seçmenler dışında neredeyse tüm demografik gruplarda dramatik bir şekilde azalmıştır.
En önemlisi, yaptırımların hafifletilmesi İran ekonomisini on yıllardır süren kısıtlamalardan kurtaracak ve bölgesel güç dengesini kademeli olarak İsrail'den ve onun “Büyük İsrail” vizyonundan uzaklaştıracaktır. Tam da bu nedenle İsrail, anlaşma geri dönülmez hale gelmeden önce — perde arkasında — elinden gelen her şeyi yapacaktır.
Ancak anlaşmaya yönelik tek tehdit İsrail değildir. Hem Washington hem de Tahran, birbiriyle rekabet eden zafer söylemlerinin diğer ülkedeki sert muhalefet kampını güçlendirmemesini sağlamak için olağanüstü bir disiplin sergilemek zorunda kalacak. Müzakereler boyunca Trump, kışkırtıcı sosyal medya paylaşımlarının Tahran’ın uzlaşma yeteneğini ne kadar zorlaştırdığına dair son derece az duyarlılık gösterdi. İran şimdi aynı hatayı yapmaktan kaçınmalıdır. Tahran’da kamuoyuna yönelik zafer çığlıkları, Trump’ın anlaşmayı yurt içinde hayata geçirme konusundaki siyasi kapasitesini kolayca zayıflatabilir.
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün, Trump’ın savaşının sonucunu, Romalıların Sasani Pers İmparatorluğu’nu boyun eğdirme yönündeki başarısız girişimleriyle karşılaştıran son tweet’i buna iyi bir örnektir. İran’da iç politikada ne kadar ilgi çekici olursa olsun, bu tür bir söylem, tam da itidal ve stratejik belirsizliğin en çok ihtiyaç duyulduğu bir anda Washington’daki muhalefeti sertleştirme riski taşır.
Sonuçta, 2. Aşama müzakerelerinin başarılı olması ve herhangi bir anlaşmanın kalıcı olması için her iki tarafın da zafer ilan edebilmesi gerekir.
*Trita Parsi, Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü'nün kurucu ortağı ve Genel Müdür Yardımcısıdır.


HABERE YORUM KAT