1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Trump’ın “güce dayalı yeni bir dünya düzeni” hamlesi
Trump’ın “güce dayalı yeni bir dünya düzeni” hamlesi

Trump’ın “güce dayalı yeni bir dünya düzeni” hamlesi

Venezuela’daki gelişmeleri değerlendiren Ertuğrul Cingil, Trump’ın bu hamlesinin uluslararası hukuku ve kurumları tamamen devre dışı bırakarak "güce dayalı yeni bir dünya düzeni" ilanı anlamına geldiğini söylüyor.

08 Ocak 2026 Perşembe 17:06A+A-

Trump’ın Kuralsız Yeni Dünyası: Maduro Üzerinden Güç Gösterisi

Ertuğrul Cingil / Fokus+


 

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i hedef alan fiili ele geçirme operasyonu, tek başına bir Latin Amerika müdahalesi değildir. Bu hamle, uluslararası hukukun, küresel düzenin ve II. Dünya Savaşı sonrası inşa edilen değerler sisteminin resmen çöktüğünü ilan eden bir dönüm noktasıdır. 

CIA’in aylar süren istihbarat çalışması, Delta Force’un gece yarısı baskını, Maduro’nun ve eşinin ülke dışına çıkarılması ve Trump’ın “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” açıklaması; uluslararası hukukun sınırlarının güç yoluyla yeniden çizildiğini göstermektedir. Aslında Amerika, 19. yüzyıldan günümüze kadar 40’tan fazla ülkeye doğrudan askeri müdahalede bulunmuştur. Aristide’den Noriega’ya, Saddam’dan Miloşeviç’e uzanan müdahaleci çizgiye şimdi Maduro eklenmiştir. 

Ancak Maduro ve eşini kaçırma operasyonu; CIA tarafından ülke içinde yürütülen casusluk süreci, sarsıcı yöntemleri, tartışmalı gerekçeleri ve sonuçlarıyla tüm tarihsel örnekleri aşan yeni ve karanlık bir döneme işaret etmektedir. Eğer görevdeki bir devlet başkanı başka bir ülke tarafından zorla alınıp yargılanabiliyorsa, artık hukuk değil, güç konuşuyor demektir. Amerika Birleşik Devletleri, Trump’la birlikte yalnızca kuralları ihlal etmiyor; kuralların kendisini anlamsızlaştırıyor.  

Devlet egemenliği, uluslararası hukuk, diplomasi, insan hakları ve yargı süreçleri artık birer “engel” olarak görülüyor. Bunların yerine tehdit, ambargo, operasyon ve fiili müdahale yerleştiriliyor. Bu, uluslararası düzenin değil; küresel düzensizliğin manifestosudur. 

Uyuşturucu maskesi, petrol gerçeği 

Maduro operasyonuyla ilgili ortada ne Birleşmiş Milletler kararı ne uluslararası bir mahkeme hükmü ne de meşru bir savaş durumu vardır. Olan şey, egemen bir devletin liderinin başka bir ülke tarafından zorla alıkonulmasıdır. Bu durum, modern uluslararası sistemin temelini oluşturan tüm kuralların fiilen askıya alındığını göstermektedir. 

Washington’un öne sürdüğü “uyuşturucu” ve “suç örgütleriyle mücadele” söylemi ise ikna edici değildir. Bu tür suçlamalar, uzun zamandır rejim değiştirme operasyonlarının maskesi olarak kullanılmaktadır.  

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro

Trump yönetimi, Venezuela’ya yönelik her sert hamlesini “uyuşturucu devleti”, “narko-rejim” ve “Maduro karteli” gibi ağır suçlamalarla meşrulaştırmaya çalışmıştır. Özellikle 2020 yılında Maduro ve üst düzey Venezuelalı yetkililer hakkında ortaya atılan uyuşturucu kaçakçılığı iddiaları yüksek sesle servis edilmiş; ancak buna paralel somut deliller, bağımsız belgeler ve uluslararası yargı kararları hiçbir zaman kamuoyuna sunulmamıştır. 

Maduro ve eşinin büyük bir güç gösterisiyle New York’taki Daniel Patrick Moynihan adliyesine getirilerek yapılan adalet şovundan ne çıkacağını zaman gösterecektir.  17 Mart’ta ertelenen davayla ilgili Maduro’ya “narkoterörizm, kokain ithalatı, makinalı silahlar ve yıkıcı cihazlara sahip olma” gibi çeşitli suçlamalar yöneltilse de ortada henüz delil olarak güçlü belgeler yoktur.  

Oysa BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) verileri açıktır: Kokain üretiminin odağı Kolombiya, Peru ve Bolivya’dır. Uluslararası raporlar Venezuela’yı, ABD’nin iddia ettiği gibi bir “narko-üretici” değil; coğrafi konumu nedeniyle bir transit ülke olarak tanımlamaktadır. Üstelik bu transit trafiğin küresel toplam içindeki payı da iddia edildiği kadar büyük değildir. Yani ABD’nin “uyuşturucu imparatorluğu” anlatısı, BM verileriyle örtüşmemektedir. 

Daha da önemlisi, Nicolas Maduro’nun bu trafiği bizzat yönettiğine dair uluslararası düzeyde doğrulanmış tek bir somut belgenin bulunmamasıdır. ABD’nin açtığı davalar çoğunlukla itirafçı beyanlarına ve politik iddialara dayanmaktadır. Ne BM ne Interpol ne de bağımsız uluslararası soruşturma mekanizmaları, Maduro’yu veya Venezuela devletini uyuşturucu ticaretinin merkez aktörü olarak gösteren bağlayıcı raporlar yayımlamıştır. “Kartel devleti” suçlaması yüksek sesle tekrar edilmiş; ancak kanıt dosyası aynı ölçüde büyümemiştir. 

Zaten Trump’ın “Maduro’yu devirme” operasyonu başarıya ulaştığında Washington’da ilk konuşulan konu uyuşturucu ağlarının çökertilmesi değil; Venezuela petrolünün kime, nasıl ve ne zaman açılacağı olmuştur. ABD’li şirketlerin Venezuela’ya dönüş senaryoları, yaptırımların petrol karşılığı gevşetilmesi, PDVSA’nın yeniden yapılandırılması ve Amerikan rafinerilerinin ağır ham petrol ihtiyacı, uyuşturucu söylemini hızla gölgede bırakmıştır. 

Eğer asıl mesele uyuşturucu olsaydı, operasyon sonrası ilk adım uluslararası narkotik denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi olurdu. BM çatısı altında çok taraflı bir mücadele hattı kurulurdu. Oysa atılan ilk adımlar petrol denklemine ilişkindir. Bu durum, uyuşturucu iddialarının “ahlaki” bir gerekçe, petrolün ise stratejik hedef olduğunu açıkça göstermektedir. 

Asıl mesele, Venezuela’nın devasa petrol rezervleri ve bu rezervlerin kimin kontrolünde olacağıdır. Küresel petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 17’sine sahip olan Venezuela, 300 milyar varili aşan rezervine rağmen bugün dünya petrolünün yalnızca yüzde 1’ini üretebilmektedir. Yıllarca süren yetersiz yatırım, ABD yaptırımları ve katrana benzeyen yapısı nedeniyle işlenmesi zor olan bu dev rezervin bugünkü piyasa değeri 17 trilyon doları aşmaktadır. 

Washington yönetimi, Venezuela’nın Körfez Kıyısı rafinerilerine uygun bu ağır petrolünü, Kanada’ya olan bağımlılığı azaltmak ve Çin’i sıkıştırma stratejisi kapsamında öncelikli görmektedir. Bundan sonraki süreçte petrol yatırımlarıyla ilgili belirsizlikler sürse de ABD rafinerilerinin günde 1 milyon varil Venezuelalı petrolü rahatlıkla işleyebileceği belirtilmektedir. 

Bu denklemde kazananlar nettir: Chevron, ExxonMobil ve ConocoPhillips gibi Amerikan enerji devleri borsada yükselirken; Venezuela petrolünün Çin yerine ABD’ye yönelmesi, Pekin’in krediyle bağladığı tedarik zincirini zayıflatmaktadır. 

Yeni sömürge stratejisi ve iç hesaplar 

Sonuç olarak Trump’ın Venezuela politikası, “uyuşturucuyla mücadele” kisvesi altında yürütülen yeni nesil bir sömürge siyasetidir. Sert suçlamalar, boş dosyalar ve yüksek perdeden söylemler; petrolün konuşulmasını geciktirmek için kullanılan bir sis perdesinden ibarettir. 

Uyuşturucunun bahane, petrolün hedef olduğu bu operasyon yalnızca bir dış politika hamlesi değil; aynı zamanda iç siyasete dönük, hesaplı bir vitrin çalışmasıdır. “Narko-devlet”, “uyuşturucu karteli” ve “ahlaki çöküş” gibi kavramlar, özellikle Trump’ın en sadık tabanı olan Evanjelist kesimlerde güçlü bir karşılık bulmaktadır. 

ABD Başkanı Donald Trump

Uyuşturucuyla mücadele söylemi, Trump’ı sınırları koruyan, aileyi ve gençliği savunan, “Tanrısal düzeni tehdit eden kötülüğe karşı savaşan başkan” rolüne yerleştirme amacını taşımaktadır. Venezuela dosyasında uyuşturucu; hem petrol müdahalesini meşrulaştıran bir maske hem de Trump’a iç politikada “sert, kararlı ve kutsal mücadele veren lider” imajı kazandıran kullanışlı bir araç olmuştur. 

Amerika’da bu yılın en önemli siyasal süreçlerinden biri olacak 3 Kasım ara seçimleri açısından bu tür desteklere duyulan ihtiyaç artmaktadır. Bununla birlikte Venezuela’daki bundan sonraki süreç ve Trump yönetiminin Batı Yarım Küre’deki yayılmacı hamlelerinin sonuçları, Amerikan seçmeninin tercihlerini etkileyebilecek başlıca gündemler arasında yer almaktadır. 

MAGA’da Venezuela çatlağı 

Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin Bush dönemi müdahaleciliğine isyan ederek “Önce Amerika” ve “sonsuz savaşlara hayır” sloganlarıyla başkanlık koltuğuna oturmuştu. Bugün ise Venezuela’nın seçilmiş devlet başkanını, aksiyon filmlerini andıran hukuksuz bir operasyonla yakalatarak New York’a getiren ve ülkenin geleceğini ABD’nin “yöneteceğini” açıkça dile getiren bir başkan portresiyle karşı karşıyayız. 

Trump’ın güç şovu ve yoğun propaganda eşliğinde sunduğu bu tablo, yalnızca Venezuela’ya yönelik bir askeri hamle değil; Trump’ın inşa ettiği siyasi hareketin içindeki ciddi kırılmalardan biridir. “Barışın mimarı” olduğunu iddia eden Trump’ın bu saldırgan eylemi, MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) tabanında karışık tepkilere yol açmaktadır. 

“Amerikan çıkarları” adına müdahaleyi savunan Lindsey Graham gibi Cumhuriyetçilerin yanı sıra; Irak, Afganistan ve Libya travmalarını hatırlatan muhafazakarlar ile MAGA öncülerinden bazı isimler bu yayılmacı yaklaşıma sert tepki göstermektedir. 

Savaşa karşı sokağa dökülenlerin yanı sıra Demokrat cepheden yükselen eleştiriler de sürerken, Maduro operasyonu MAGA tabanında daha derin ayrışmalara yol açma potansiyeli taşımaktadır. Trump’ın ilk döneminde başdanışmanlığını yapan Steve Bannon’ın “Irak felaketine mi dönüyoruz?” sorusunu sorması, meselenin ciddiyetini ortaya koymaktadır. 

Trump’la Epstein skandalı nedeniyle karşı karşıya gelen ve Georgia Temsilciler Meclisi üyeliğinden istifa eden Marjorie Taylor Greene’in, Maduro operasyonunun Amerikan halkına hizmet etmediğini vurgulaması da dikkat çekicidir. Benzer şekilde Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Thomas Massie’nin “Bu, oy verdiğimiz şey değil” çıkışı, çatlağın gizlenemez hale geldiğini göstermektedir. 

Trump’ın “Daha kötü olamaz” diyerek rejim değişikliğini küçümsemesi ise hafızaları tazelemektedir. Irak’ta da benzer ifadeler kullanılmıştı. Petrol, rejim değişikliği ve “Amerikan güvenliği” gerekçeleri tanıdıktır. Değişen tek şey, artık kimsenin bunları hukuki ya da diplomatik bir çerçeveye oturtma zahmetine bile girmemesidir. Sonuç nettir: “Önce Amerika” artık bir ilke değil; başkanın o anki tercihini meşrulaştıran esnek bir slogana dönüşmüştür. Hukuk, diplomasi ve uluslararası normlar geri çekilirken; yerlerine güç, tehdit ve fiili müdahale yerleşmektedir. 

Orman kanunları sahnede  

Trump’ın Venezuela hamlesi, geçen kasım ayında açıklanan ve Monroe Doktrini’nin güncellenmiş hali olarak sunulan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin en uç uygulamalarından biri olarak öne çıkmaktadır. Yeni Amerikan sömürgeciliğinin yol haritası haline gelen bu stratejiye göre Kolombiya, Küba, Meksika, Grönland ve hatta Kanada dahi hedef listesindedir. 

Trump’ın Kolombiya’ya yönelik açık tehditleri, Küba ve Meksika’ya karşı kullandığı saldırgan dil ile “Ulusal güvenliğimiz için Grönland’a ihtiyacımız var” söylemi; Amerika kıtasını bir etki alanı değil, açık bir güç sahası olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. “Önce Amerika” söylemiyle kıta genelindeki egemenlik, artık yalnızca Trump yönetiminin izin verdiği ölçüde var olabilen bir kavrama indirgenmiştir. 

Asıl çarpıcı olan ise şudur: Amerika, yıllarca dünyaya savunduğu tüm değerleri bizzat kendi eliyle yıkmaktadır. Uluslararası hukuk, demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi kavramlar artık gerektiğinde devre dışı bırakılan stratejik araçlara dönüşmüştür. 

Trump, Amerikan gücünü meşruiyet arayışıyla değil; güç gösterisi ve korku üretme kapasitesiyle tanımlamaktadır. Bu yaklaşım, dünyayı son derece tehlikeli bir eşiğe sürüklemektedir. 

Hukukun değil gücün, adaletin değil çıkarın, kuralların değil orman kanunlarının geçerli olduğu Trump’ın “Yeni Amerikası”; güçlünün haklı, zayıfın suçlu sayıldığı bir düzenin adıdır. Bu, klasik sömürgeciliğin güncellenmiş, daha kaba ve daha çıplak bir versiyonudur. 

Avrupa başta olmak üzere birçok ülkenin sessizliği ise ibret vericidir. Uluslararası hukuka ve kendi savundukları değerlere aykırı bu saldırganlığa karşı açık bir tepki gösterememeleri, Trump’la ters düşme korkusunun ne kadar belirleyici hale geldiğini göstermektedir. Bu sessizlik, hukukun çöküşünü hızlandıran en önemli faktörlerden biridir. 

Dünya, gücün sınırsız, normların geçersiz olduğu bir evreye girmiştir. Daha da vahimi, bu zihniyetin bulaşıcı olmasıdır. Amerika hukuku askıya aldığında, Rusya ve Çin gibi ülkelerin hukuka uymasını beklemek giderek zorlaşmaktadır. Tayvan konusunda yıllardır “uluslararası hukuk” vurgusu yapan ABD ve Batı ülkeleri, Çin’in olası bir işgaline artık ne söyleyebilir? 

Sonuç olarak Trump yalnızca bir operasyon yapmamış; orman kanunlarının geçerli olduğu bir dünya düzeninin kapısını aralamıştır. Bu kapıdan giren gerilim, kaos ve yayılmacılığın bedelini yalnızca hedef alınan ülkeler değil; tüm insanlık ödeyebilir. Trump’ın Venezuela hamlesi, yalnızca bir ülkenin değil; bir dönemin sona erdiğini ilan etmektedir. Bundan sonrası, kuralların değil gücün konuştuğu daha karanlık bir dünya olabilir. 

 

 

HABERE YORUM KAT

1 Yorum