
Golders Green ve İslam karşıtlığının ‘hayalet mantığı’: “Orada olmayan Müslüman kurban!”
İngiltere'de, kimin acılarının ulusal ilgi gördüğünü, kimin acılarının ise sessizce unutulduğunu belirleyen gayri resmi bir hiyerarşi her zaman var olmuştur.
Ismail Patel’in Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
“Merdivenlerden yukarı çıkarken, orada olmayan bir adamla karşılaştım. Bugün de yine orada değildi. Keşke, keşke o gitsin.”
Akademisyenler David Tyrer ve Salman Sayyid, ırk ve İslamofobi üzerine yazdıkları 2012 tarihli makalelerine, hayaletle ilgili bu çocuk tekerlemesiyle başlıyorlar.
Golders Green'deki bıçaklama olaylarına ilişkin İngiliz medyasının haberlerini okurken, bunu tekrar düşünmemek imkânsız. Geçen Çarşamba günü, birkaç gün önce bir psikiyatri hastanesinden taburcu edildiği bildirilen İngiliz vatandaşı Essa Süleyman adlı bir adam, Londra'da üç kişiyi bıçaklamakla suçlandı.
İlk kurban, saldırganın tanıdığı olduğu anlaşılan Müslüman bir adam olan İsmail Hüseyin'di. Ardından Golders Green'de iki Yahudi erkek bıçaklandı: 34 yaşındaki Shloime Rand ve 76 yaşındaki Moshe Shine.
Üçü de aynı gün, aynı şehirde, aynı adamın kurbanı olduğu iddia ediliyor. Ancak bunu, olayın ardından yapılan haberlerden anlamak mümkün değil.
Metropolitan Polisi’nin X (eski adıyla Twitter) platformundaki resmi paylaşımında Hüseyin’den hiç bahsedilmedi. SkyNews, Channel 5, Reuters ve BBC gibi medya kuruluşları, Süleyman’ın mahkemeye çıkmasının iki Yahudi erkeğe yönelik cinayet teşebbüsüyle ilgili olduğunu bildirdi.
Bazı gözlemciler sosyal medyada polisin üçüncü Müslüman kurbandan neden bahsetmediğini sordu. Makul bir soruydu; ancak yetkililerden hiçbiri bu soruyu yanıtlamak için çabalamadı.
Açığa çıkış
İngiltere'de kurbanlar için her zaman gayri resmi bir sıralama sistemi olmuştur; kimin acısının ulusal ilgiyi çekeceğini ve kiminkinin sessizce ortadan kaybolacağını belirleyen yazılı olmayan bir hiyerarşi.
Çoğu zaman bu hiyerarşi yüzeyin altında işler, inandırıcı bir şekilde inkâr edilebilir ve eğer vurgulanırsa, kolayca “mağdur rolü oynamak” suçlamasıyla karşılanır. Golders Green olayının haberleştirilmesi, bunu alışılmadık bir netlikle gün yüzüne çıkardı.
İki Yahudi erkeğin adı açıklandı, röportajları yapıldı ve fotoğrafları çekildi. Yaraları ayrıntılı olarak anlatıldı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Downing Street'ten bir açıklama yaparak saldırıyı “antisemitik” bir “terör” eylemi olarak nitelendirirken, terörle mücadele polisi soruşturma başlattı. Ülkenin ahlaki mekanizması harekete geçti.
Hüseyin’in adı hiçbir yerde geçmiyordu. Yaraları hakkında hiçbir açıklama yapılmamıştı. Topluluğuna danışılmamıştı. Her anlamda, kendisine yönelik saldırının hikâyesinde yoktu.
Bunun verdiği mesaj –bunu bilinçli olarak vermek istenmiş olsun ya da olmasın– İngiltere’de Müslümanların çektiği acının farklı bir frekansta işlediğidir; çoğu kurumun bu frekansa ayarlayamadığı bir frekansta.
Tyrer ve Sayyid, bunun neden olduğunu anlamak için bir çerçeve sunuyorlar ve bu, editoryal dikkatsizliğin ötesine geçiyor. Onlar, İslamofobinin Müslümanları sadece şeytanlaştırmakla kalmadığını savunuyorlar. İslamofobi, yapısal olarak daha zararlı bir şey yapıyor: Müslümanları hayalet gibi gösteriyor.
Müslümanlar, Batı'nın hayal dünyasında “ya gerçek dışı ya da bilincimize hiper gerçek bir müdahale” olarak var olurlar. Ya görünmez ya da canavardırlar; asla insan değildirler, asla diğer insanlar gibi haksızlığa uğrayabilecek insanlar değildirler.
Golders Green'de olanlara bakın, bu mantık neredeyse kasıtlı bir hassasiyetle işliyor. Saldırıları gerçekleştirmekle suçlanan Müslüman isminin simgesi olan Essa Süleyman, hiper gerçekleştirildi; kimliği ön plana çıkarıldı, dini belirtildi, tehdidi abartıldı. O, medeni yaşamın dokusunu şiddetle yırtan bir hayalet haline geldi. Müslüman kurban Hüseyin ise görünmez hale getirildi – silindi, bilinçten kovuldu.
Bir Müslüman, İngiltere’nin kendisi hakkında anlatmak istediği hikâyeyi doğruluyor. Diğeri ise onu onarılamayacak kadar karmaşık hale getiriyor.
Kurumsal İslamofobi
Kurumsal İslamofobi, aşırı sağcı sloganlar ya da açık düşmanlık gibi uyarı işaretleriyle gelse ne kadar da kolay olurdu. Ancak bu nadiren olur. Bunun yerine, üç yerine iki kurbandan bahseden bir basın bülteni olarak; düzenleme sırasında bir ismin kaybolduğu bir manşet olarak karşımıza çıkar.
İşte tam da bu, onu bireysel değil kurumsal kılan şeydir. O sabah hiçbir gazeteci uyanıp Hüseyin'in acısının önemsiz olduğuna karar vermedi. Hiçbir polis memuru onu bilinçli olarak silmeyi seçmedi. Silme, birikmiş alışkanlıklar yoluyla, Müslümanların acısını önemli bir acı olarak görmeyi hiç öğrenmemiş bir kültüre batmış kuruluşların sıradan refleksleri yoluyla gerçekleşti.
Tyrer ve Sayyid, bu dinamiğin liberal soldan aşırı sağa kadar tüm siyasi çizgileri aştığı konusunda nettir. BBC aşırı sağcı bir kuruluş değildir. Londra Emniyet Müdürlüğü faşist bir kurum değildir. Yine de her ikisi de bu saldırıyı haberleştirirken, herhangi bir İslamofobinin tanıyacağı ve onaylayacağı bir kurban hiyerarşisini yeniden üretti.
Bu bir tesadüf değil. Modern Britanya’da var olan bir yapıdır.
Bu olayla ilgili en endişe verici olan şey, olayın gerçekleşmiş olması değil; bunun ne kadar sıradan bir olay olduğudur. Hiçbir editöre hesap sorulmadı; hiçbir medya yetkilisi kınanmadı; hiçbir siyasetçi sorumlu tutulmadı; hiçbir polis memuru hesap vermedi.
Önyargı istisnai olmaktan çıkıp alışkanlık haline geldiğinde, artık düşünmeyi gerektirmediği için gerekçeye ihtiyaç duymadığında durum böyle görünür. 2026'da Britanya'daki İslamofobi kendini ilan etmez. Buna gerek yoktur. Kamu hayatının sağduyusuna o kadar derinlemesine yerleşmiştir ki, varsayılan bir durum olarak işler.
Ve bunun getirisi vardır: siyasi, kültürel ve ticari olarak. Kutuplaşma söylemi, Müslümanları hayalet gibi bir tehdit olarak gösterme - asla kurban olarak değil - tıklanma sayısını artırıyor, oy kazandırıyor ve yayın süresini dolduruyor. Hüseyin'in adını vererek bunu bozmak, çok fazla kişi için terk edilemeyecek kadar yararlı hale gelmiş olan İslamofobinin tüm ekonomisini sarsmak anlamına gelir.
Eğer İngiltere’deki Müslüman topluluklar bunu kabullenmeye devam ederse, kendilerinin sadece yas tutmalarına asla izin verilmeyen tehlikeli hayaletler olarak göründükleri bir kamusal hayatı kabul ederse, sonuçları kötü haberlerin çok ötesine uzanacaktır. Karşı çıkılmayan silme mantığı tek bir yöne doğru ilerler: bütün bir topluluğu dinlenmesi gereken bir halk olarak değil, yönetilmesi gereken bir sorun olarak ele almak için giderek daha sert gerekçelere doğru.
İsmail Hüseyin’in adı bir dipnot değildir. Bu bir sınavdır. Bu sınav, Britanya’nın bıçaklanan bir Müslüman erkeğe bakıp, başkalarına gösterdiği aynı içgüdüsel ahlaki dayanışmayı hissedip hissetmeyeceğini sorgulamaktadır. Şu ana kadar verilen cevap hayırdır.
*Ismail Patel, “The Muslim Problem: From the British Empire to Islamophobia” (Müslüman Sorunu: Britanya İmparatorluğundan İslamofobiye) kitabının yazarıdır. Ayrıca Leeds Üniversitesi’nde misafir araştırma görevlisi ve İngiltere merkezli STK Friends of El-Aksa’nın başkanıdır.



HABERE YORUM KAT