
Susturulan kampüsler: Britanya akademisi Siyonist baskı altında
Akademinin Gazze imtihanı konulu yazılarını sürdüren Rakipoğlu, Britanya üniversitelerinde Filistin yanlısı öğrencilerin özel güvenlik şirketleri aracılığıyla takip edilmesini, kampüslerdeki baskı ortamını ve akademik özgürlüğün aşınmasını değerlendirdi.
Susturulan Kampüsler: Britanya Akademisi Siyonist Baskı Altında
Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu / Fokus+
Aksa Tufanı’ndan itibaren Birleşik Krallık hem sokaklarında hem de üniversite kampüslerinde derin bir kırılmaya sahne olmuştur. İsrail’in Gazze’de icra ettiği soykırım nedeniyle baş gösteren insani felakete duyulan vicdani tepkiyi dile getiren öğrenciler, akademisyenler ve aktivistler, polis baskısı, kurumsal yaptırımlar ve gözetim mekanizmaları aracılığıyla sistematik biçimde susturulmaya çalışılmıştır. Bu süreç yalnızca bir ifade özgürlüğü meselesi değil, aynı zamanda Birleşik Krallık’ın kendisini üzerine inşa ettiği liberal demokratik söylemin ne denli boş bir kabuktan ibaret olduğunun somut kanıtıdır. Akademik dünya, tarihsel olarak eleştirel düşüncenin ve muhalif seslerin sığınağı sayılmıştır; ancak Aksa Tufanı sonrasında bu dünyanın İsrail yanlısı bir çizgide yeniden yapılandığı görülmektedir.
Kampüslerde baskı: Gözetim, disiplin ve susturma
Birleşik Krallık’taki üniversitelerin Filistin yanlısı öğrenci ve akademisyenleri nasıl izlediğine dair bulgular, akademik özgürlük tartışmalarını yeniden alevlendirmiştir. Birçok rapora göre University College London (UCL), Imperial College, King’s College London, Oxford, Sheffield, Leicester, Nottingham, LSE, Manchester ve Cardiff dâhil olmak üzere Britanya’daki on iki üniversite, Horus Security adlı bir güvenlik şirketine toplam 440.000 sterlin ödeyerek öğrencilerin ve akademisyenlerin sosyal medya hesaplarını takip ettirmiştir. Bu takibin hedef kitlesinde Filistin’e dayanışma ifadesi yayımlayanlar da yer almaktadır. Söz konusu uygulama, kurumların kendi öğrenci ve çalışanlarını -herhangi bir suç isnadı olmaksızın, siyasi görüşleri gerekçesiyle- sistematik bir gözetim ağına dâhil ettiğini ortaya koymaktadır.
Gözetim yalnızca sanal alanda kalmamış, fiziksel mekânlara da taşınmıştır. Sussex, Cambridge, Oxford ve UCL başta olmak üzere pek çok üniversitede öğrenciler çadır kampları kurarak İsrail ile akademik ve ticari ilişkilerin kesilmesini talep etmiştir. Üniversite yönetimleri ise bu eylemlere çoğunlukla kolluk kuvvetleriyle müdahale etmiş, disiplin soruşturması başlatmış ya da kampüs güvenliği aracılığıyla barikat kurarak yanıt vermiştir. Oxford Üniversitesi yönetimi çadır kampı kuran öğrencilerin tahliyesi için mahkeme kararı talep etmiştir. Bu tepkilerin şiddeti, kurumların “akademik özgürlük” söylemlerini ne ölçüde fiiliyata geçirebildiğine dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Hukuki baskı ve sivil özgürlüklerin erimesi
Akademik kurumların içindeki baskı, daha geniş bir toplumsal çerçevenin parçası olarak görülebilir. Filistin Dayanışma Kampanyası direktörü Ben Jamal ile Savaşı Durdurun Koalisyonu Başkan Yardımcısı Chris Nineham, 18 Ocak 2025’te düzenlenen Londra gösterisi nedeniyle 1986 tarihli Kamu Düzeni Yasası’nı ihlal etmekle suçlanmıştır. Davada oldukça ilginç bulgular ortaya çıkmıştır. Londra Metropolitan Polis Teşkilatından Adam Slonecki, Yahudi Liderlik Konseyi’nden aldığı ve protestoya koşul dayatılmazsa yargısal denetim başlatılacağını ima eden bir mektubun ardından çeşitli İsrail yanlısı gruplarla bir dizi toplantı yapmıştır.
Polis nihayetinde göstericilerin BBC binası çevresinde yürümesini yasaklamış, yalnızca İngiltere hükûmetinin merkezini oluşturan, birçok bakanlık ve devlet dairesinin bulunduğu tarihî bir cadde olan Whitehall’da ufak çaplı bir gösteriye izin vermiştir. Başta Savaşı Durdurun Koalisyonu Başkan Yardımcısı Nineham olmak üzere birçok protestocu şiddet kullanılarak gözaltına alınmıştır.
Bu tablo, polisin tarafsız bir kamu güvencesi olmaktan çıkıp belirli siyasi çıkarların güdümünde hareket eden bir aygıta dönüştüğünü göstermektedir. Nitekim Londra polisi, Filistin yanlısı Yahudi topluluk temsilcileriyle hiçbir zaman görüşmezken İsrail yanlısı baskı gruplarıyla defalarca bir araya gelmiş ve tarafsız bir tutum sergileyememiştir.
Birleşik Krallık’ta Filistin yanlısı sivil eylem yapmanın yasal çerçevesi de giderek daralmaktadır. 2022 tarihli Polis, Suç, Cezalandırma ve Mahkemeler Yasası ile 2023 tarihli Kamu Düzeni Yasası, polisin gösteri koşullarını belirleme yetkisini somut zarara değil soyut “risk algısına” dayandırmıştır. Şimdi gündemde olan Suç ve Polislik Yasa Tasarısı ise “kümülatif etki” kavramını devreye sokmaktadır: Bir grubun geçmişteki gösterilerini gerekçe göstererek gelecekteki toplantılarını engellemek mümkün hâle gelebilecektir. Bu, protestoyu davranışa değil, sıklığa göre kriminalleştiren bir mantığın ürünüdür. Üstelik yeminli jüri sayısını yarıya indirmeyi hedefleyen bir yasa tasarısı da gündemdedir; eğer geçerse bu tür davalarda sivil direniş mekanizmasının en önemli halkası zayıflamış olacaktır.
Birleşik Krallık neden İsrail ile ilişkilerini sürdürüyor?
Bütün bu baskı ortamına ve İsrail’in Gazze’de öldürdüğü sivil sayısının 70 bini aştığına ilişkin belgelere karşın Birleşik Krallık, İsrail ile diplomatik, ticari ve askerî bağlarını korumayı tercih etmektedir. Bunun birkaç yapısal açıklaması bulunuyor.
Her şeyden önce, İsrail lobisinin Britanya siyasi ve kurumsal yapısındaki nüfuzu yadsınamaz. Yahudi Liderlik Konseyi gibi örgütlerin polis komutanlarıyla doğrudan yazışma içinde olması ve gösterilere ilişkin kararları etkileyebilmesi, bu nüfuzun somut dışa vurumudur. Akademik alanda ise İsrail üniversiteleriyle sürdürülen araştırma ortaklıkları ve ortak fonlama mekanizmaları, kurumsal çıkarlarla siyasi tutumun iç içe geçtiği bir bağımlılık ilişkisi yaratmaktadır.
İkincisi, Britanya’nın emperyal mirasının yarattığı derinlikli bir tutarsızlık söz konusudur. İnsan hakları ve uluslararası hukuk söylemi, tarihsel olarak sömürgeci çıkarların örtüsü işlevi görmüştür. İsrail meselesi de bu açıdan istisna değildir: Britanya hem Balfour Deklarasyonu’nun mirasçısı hem de “iki devletli çözüm” retoriğinin savunucusu olarak kendisiyle çelişkili bir konumda durmaktadır.
Üçüncüsü, Batı ittifak sisteminin yarattığı jeopolitik hesaplar belirleyici olmaktadır. ABD ile kurulan “özel ilişki” ve NATO çerçevesindeki stratejik uyum, Birleşik Krallık’ın İsrail politikasına yönelik eleştirel tutum almasını fiilen zorlaştırmaktadır.
Sembolik liberalizm ve entelektüel dünyada İsrail yanlısı hegemonya
Tüm bu gelişmeler, Birleşik Krallık’taki entelektüel iklimin daha derin bir eleştirisini zorunlu kılmaktadır. Söz konusu olan, “sembolik liberalizm” olarak adlandırılabilecek bir ideolojik biçimdir: İfade özgürlüğü, akademik özgürlük ve çoğulculuk değerleri yüksek sesle dile getirilir; ancak bu değerlere yapılan atıflar, yalnızca mevcut iktidar ilişkilerini tehdit etmeyen sesler için geçerlidir. Filistin davası bu çerçevenin sınırlarını acımasızca ortaya koymaktadır.
Üniversiteler, tarihsel olarak güç karşısında hakikati söyleme cesareti gösteren kurumlar olarak meşruiyet kazanmıştır. Oysa bugün Britanya üniversitelerinin önemli bir kısmı, Filistin dayanışmasını dile getiren akademisyenlere yönelik disiplin süreçleri yürütmekte, akademik boykot çağrılarını bastırmakta ve kampüs eylemlerini kolluk müdahalesiyle sonlandırmaktadır. Bu tepkiler, kurumsal bir refleks olarak okunduğunda şunu söylemektedir: Britanya akademisi, entelektüel dürüstlüğü kurumsal ilişkilerin önünde tutmayı tercih etmemektedir.
Akademik dünyada İsrail yanlısı bir hegemonyanın varlığından söz etmek, komplo teorisine değil, gözlemlenebilir örüntülere dayanmaktadır. İsrail üniversiteleriyle sürdürülen ortaklıkları sorgulayanların maruz kaldığı mesleki riskler, Filistin meselesini doğrudan ele alan araştırmaların karşılaştığı kurumsal soğukluk ve “antisemitizm” suçlamasının siyasi bir silah olarak araçsallaştırılması, bu hegemonyanın somut biçimleridir.
Sonuç olarak, Birleşik Krallık’ta Aksa Tufanı sonrasında yaşananlar, salt bir Filistin “meselesi”/İsrail sorunu olarak çerçevelenemez. Bu gelişmeler, sivil özgürlüklerin sistematik biçimde kısıtlandığını, kurumların siyasi baskılara teslim olduğunu ve liberal demokratik söylemin içinin boşaltıldığını gösteren yapısal bir krizin işaretidir. Öğrencileri izleyen üniversiteler, göstericileri kriminalleştiren yasalar ve selektif biçimde uygulanan kamu düzeni mekanizmaları bir arada okunduğunda ortaya çıkan tablo nettir: Britanya’nın liberal mirası, güçlünün çıkarları söz konusu olduğunda müzakereye açık bir değerdir. Bu durum, Batılı entelektüel dünyanın evrensellik iddiasına yönelik en sert sorulardan birini sormamızı gerektirmektedir: Hangi hayatlar yas tutulmaya layık, hangi sesler dinlenmeye değer?






HABERE YORUM KAT