
"Sürecin sonucu, PKK’nın geleceğinden çok Türkiye’nin geleceğini belirleyecektir"
"Çözüm Sürecinin başarısı Türkiye’yi bölgede belirleyici bir aktör konumuna taşır. Sürecin sonucu, PKK’nın geleceğinden çok Türkiye’nin geleceğini belirleyecektir."
Süreci İç Siyasetin Ötesinde Okumak
Adnan Boynukara / Perspektif
PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesini yalnızca iç siyasetin gündelik kavramlarıyla okumak analitik olarak eksik, stratejik olarak ise yanıltıcı olur. Çünkü bugün ortaya çıkan tablo, sadece var olan bir “sorun çözme” girişimi değil, Türkiye’nin ve bölgenin yeniden şekillenen güvenlik mimarisi içinde ortaya çıkan stratejik bir dönüşümün ürünü. Bu nedenle meseleye partiler arası rekabet, seçim dengeleri, ya da kısa vadeli siyasi hesaplar üzerinden bakıldığında neden bu kadar çok aktörün aynı anda sürece angaje olduğu ya da neden farklı merkezlerin birbirine zıt motivasyonlarla bile olsa benzer bir zeminde buluştuğu anlaşılamaz. Bugün oluşan tablo, Türkiye’nin iç güvenliği ile bölgesel güç dengelerinin doğrudan kesiştiği bir stratejik eşiğe işaret ediyor.
Geçmiş çözüm süreçlerinin temel motivasyonu sistem içi dönüşümlerdi. Demokratikleşme, sivil siyasetin alanının genişlemesi, askerî vesayetin geriletilmesi, güvenlik bürokrasisinin yeniden yapılandırılması gibi hedefler belirleyiciydi. Bu hedefler AK Parti hükümetlerine hem içeride hem dışarıda önemli manevra alanları sağladı. Bugünkü süreç ise farklı bir zeminde ilerliyor. Önceki girişimler bir reform iradesinin ürünüydü, bugünkü süreç ise değişen stratejik koşulların olgunlaştırdığı bir dönüşüm kararı. “Olgunlaşmış an” kavramı, bir sorunun ancak mevcut pozisyonları sürdürme maliyetinin çözümsüzlüğün maliyetini aştığı noktada kapandığını öngörür. Dolayısıyla artık mesele yalnızca siyasi reform ya da toplumsal normalleşme değil, doğrudan devlet kapasitesi ve bölgesel kırılmalar karşısında Türkiye’nin dayanıklılığı meselesi haline gelmiş durumda.
Varoluşsal Kaygılar ve Bölgesel Denklem
Suriye’de Baas rejiminin çöküşü, İran’ın bölgesel etkisinin aşınması ve Irak’taki otorite zafiyeti bölgede derin bir güç boşluğu oluşturdu. Buna ABD’nin kısmi çekilme eğilimi ve İsrail’in vekil güçler üzerinden bölgeyi kontrol etme tutumu eklenince Türkiye’nin güvenlik stratejisi köklü bir biçimde değişti. Ankara açısından artık temel soru şu: İçeride kronikleşmiş bir güvenlik sorunuyla mücadele sürerken, dışarıdaki çok katmanlı jeopolitik kırılmalar aynı anda yönetilebilir mi? Bu tablo gösteriyor ki PKK meselesi, bir terör sorununun ötesinde, Türkiye’nin savunma kapasitesini, dış politika esnekliğini ve ekonomik dayanıklılığını etkileyen yapısal bir mesele. İç cephede çözülemeyen bir sorun, dışarıdan gelen tehditlere karşı stratejik manevra alanını daraltıyor. Dolayısıyla yeni süreç, idealist ve sahici bir toplumsal barış isteğinin yanı sıra, sert jeopolitik gerçeklerin belirlediği bir güvenlik rasyonalitesi içinde şekilleniyor.
Devletin Güçlenen Kapasitesi ve Örgütün Çıkmazı
Son 10 yılda güvenlik mimarisinde yaşanan dönüşüm, güvenlik kapasitesini belirgin biçimde güçlendirdi. Hendek olaylarından sonra şehir merkezlerinin terörden arındırılması, saha hâkimiyetinin sağlanması, sınır ötesi operasyon kapasitesinin genişlemesi, teknik istihbarat ve insansız hava sistemlerinin yoğun kullanımı gibi unsurlar örgütün hareket alanını ciddi biçimde daralttı. İnsansız hava sistemlerinin operasyonel kapasitesi özellikle örgütün lojistik hatlarını ve komuta kademelerini coğrafi sığınaktan çıkardı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez istihbarat kapasitesi bu ölçekte sınır ötesi operasyonel yetenekle birleşti.
Ortaya çıkan tablo, askerî üstünlük üretmekle birlikte örgütün lojistik, kadro ve hareket kabiliyetini de aşındırdı. Devletin sosyoekonomik entegrasyon araçları üzerinden genişleyen kapasitesi örgütü, kendi toplumsal tabanına sunduğu alternatifler açısından da köşeye sıkıştırdı. Örgüt açısından asıl mesele, güvenlik baskısıyla birlikte, mevcut pozisyonunu sürdürebileceği siyasal ve sosyolojik zeminde ortaya çıkan bir aşınma.
Sosyolojik Zemin Değişiyor
PKK’nın uzun yıllar üzerinde yükseldiği toplumsal taban önemli ölçüde dönüşüyor. Özellikle şehirleşen, eğitim düzeyi yükselen ve yeni kuşak deneyimleriyle şekillenen Kürtler içinde silahın kullanılmasına yönelik mesafe büyüyor. Bu kopuşu salt kimlik siyaseti üzerinden okumak eksik kalır. Ekonomik entegrasyon süreçleri, istihdam ve ticaret ağları üzerinden şehirleşen Kürtleri dönüştürdü. Silah, bu kesimlere artık ne kimlik ne de kazanım sunabiliyor. Çünkü şehirlerin çatışma alanına dönüşmesi, örgüt ile kentli Kürt seçmen arasında kalıcı bir psikolojik kopuş oluşturdu.
Bugün geniş bir kesim Kürt kimliğini korurken aynı zamanda PKK ile özdeşleşmek istemiyor. Bu olgu, kimlik-örgüt ayrışmasının somut bir görünümü. Topluluk kimliği canlı kalmaya devam ederken örgütsel sadakat aşınıyor. Çözümün silahla değil, siyasette aranması gerektiği düşüncesi daha güçlü biçimde karşılık buluyor. Örgütün en büyük açmazlarından biri de bu dönüşümde ortaya çıkıyor, yani değişen sosyolojiyi taşıyabilecek yeni bir dil üretemiyor. Silahlı örgütlerin meşruiyet erozyonu, toplumsal tabanlarından koptuklarında yalnızca insan kaynağını değil, kendilerini meşrulaştırdıkları söylemi de yitirmesiyle şekillenir. PKK bugün bu eşikte duruyor.
Sürecin yalnızca Türkiye sınırları içinde okunması da eksik olur. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) yapının kırılganlığı ve Suriye’deki yeni denklem doğrudan sürecin parçası haline gelmiş durumda. IKBY’nin dar bir güç paylaşımı üzerine kurulmuş olması uzun vadede güven üretemeyeceğini gösteriyor. PKK’nın bu alanlara nüfuz etme kapasitesi ise Türkiye açısından güvenlik riskini canlı tutuyor. Nitekim Irak sahası, süreçte bağımsız bir değişken olmaya devam edecek. PKK’nın boşaltacağı Kuzey Irak alanlarında kimin egemenlik kuracağı sorusu da henüz yanıtsız.
Sincar’da Bağdat ile Erbil arasında 2020’de imzalanan yetki devri anlaşması, Haşdi Şabi bağlantılı grupların bölgedeki varlığı nedeniyle henüz hayata geçirilememiş durumda. PKK’nın çekilmesiyle oluşan boşlukta Peşmerge, Irak Ordusu ve İran’a yakın silahlı gruplar birbirleriyle örtüşen talepler ileri sürüyor. Bu yönüyle PKK’nın fesih süreci IKBY’yi de doğrudan etkileyecek.
Suriye cephesinde durum Türkiye açısından giderek daha elverişli bir seyir izliyor. Kimi sorunlar hâlâ canlı da olsa, Suriye kaynaklı güvenlik maliyeti stratejik olarak azalıyor. Örgütün Suriye kanadı olan YPG’nin Şam yönetimiyle entegrasyon sürecine girmesi, PKK’nın Suriye’deki stratejik derinliğini fiilen tasfiye ediyor. YPG’nin manevra alanının daralması, örgütün bu coğrafyayı arka cephe olarak kullanma kapasitesini de büyük ölçüde ortadan kaldırmış durumda. Bu gelişme, Türkiye’nin iç siyasi sürecini doğrudan etkileyen elverişli bir dış konjonktür kuruyor ve PKK’yı fesih sürecini stratejik bir zorunluluk olarak değerlendirmek durumunda bırakan dış baskıyı pekiştiriyor.
Sürecin Başarısızlığı Kimi Nereye Sürükler?
Bugün asıl stratejik soru, sürecin neden başladığından çok başarısız olması halinde ortaya çıkacak maliyetin kimler tarafından, nasıl üstleneceğidir. Uzayan çatışma ekonomik kırılganlığı besler, dış politika esnekliğini zayıflatır ve bölgesel rekabette Ankara’nın dikkatini sürekli içeride tutar. Ama esas yük bunların ötesinde: Türkiye, yeni bölgesel düzende oynamak istediği rolü iç güvenlik sorunuyla eş zamanlı taşıyamaz. Bir devlet içeride kapasitesini tüketirken dışarıda tam anlamıyla hareket edemez. PKK için tablo daha sert. Devlet kapasitesinin güçlenmesi bir baskı unsuru olarak zaten sahadaydı. Başarısızlık, örgütü aynı zamanda siyasal da bir çıkmaza sürükler. Kimlik siyaseti yapan partiler açısından ise tablo daha hassas bir denge içeriyor.
Bölgesel denklem açısından ise başarısızlık yalnızca ikili bir mesele değil. Türkiye, Irak, Suriye ve dolaylı biçimde İran’ın güvenlik hesapları bu sürecin çözümsüz kalmasından farklı biçimlerde zarar görür. Irak Kürdistanı için soru güvenlikten önce yönetilebilirlik sorusuna dönüşür. Türkiye’de sıkışan örgütün Kuzey Irak’ta yeniden konumlanması, bölgedeki güç dengesini daha da zorlar. Çözümsüzlük bu coğrafyada yalnızca bir tarafın değil, bütün aktörlerin hareket alanını eş zamanlı olarak daraltır.
Bu süreç bir iç siyaset meselesi olarak okunamaz, okunmamalıdır. Ortaya çıkan tablo, klasik iktidar-muhalefet hesaplarını çoktan aşmış bir jeopolitik dönüşümün parçasıdır. Türkiye’nin önünde duran soru artık bir güvenlik tehdidini yönetmek değil, yeni bölgesel düzende iç bütünlüğünü dış kapasiteye dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. Başarı Türkiye’yi bölgede belirleyici bir aktör konumuna taşır. Başarısızlık ise Türkiye’nin önümüzdeki 10 yılda oynamak istediği rolden geri adım atması anlamına gelir. Sürecin sonucu, PKK’nın geleceğinden çok Türkiye’nin geleceğini belirleyecektir.




HABERE YORUM KAT