1. HABERLER

  2. KÜLTÜR SANAT

  3. DERGİLER

  4. Şükrü Sim ile Sinema Düşüncesi Üzerine
Şükrü Sim ile Sinema Düşüncesi Üzerine

Şükrü Sim ile Sinema Düşüncesi Üzerine

Doç. Dr. Şükrü Sim, Temmuz Dergisi'ne verdiği röportajda sinemanın mahiyeti ve Müslümanların sinema ile ilişkileri üzerine değerlendirmelerde bulundu.

04 Mayıs 2020 Pazartesi 17:15A+A-

HAKSÖZ-HABER

Temmuz Dergisi'nin 40. sayısına bir röportaj veren İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şükrü Sim, Erkam Kuşçu'nun sinema ve Müslümanların sinema ile ilişkileri üzerine sorularını cevapladı.

Türkiye özelinde Müslümanların sinema alanında başarısız olduğuna dikkati çeken Sim, bunun altında cumhuriyet dönemiyle ortaya çıkan kopukluğun ve bunun ortaya çıkardığı kimlik/aidiyet sorununun yer aldığını ifade etti.

"Sanatçıların ülkesi yoktur! Sadece doğdukları ülkeler vardır." diyen Sim, "Örneğin Muhammed İkbal sadece Hindistan’ın veya Pakistan’ın şairi değildir. Onun tahayyülüne bakarsanız sınırları aşan bir sözü vardır. Zaten sanatçı da ortaya koyduğu evrensel sanat yapıtıyla, sınırları, duvarları yıkan kişidir." değerlendirmesinde bulundu.

Röportajın tamamı:

Türkiye’de Sinema Düşüncesi Üzerine Doç. Dr. Şükrü Sim ile konuştuk.

“Ben bu dünyada hakikate yönelik bir çabam olmadan göçmek istemiyorum...”

Röportaj: Erkam Kuşcu

- Sinemanın modern zamanlarda ortaya çıkmış olmasının Müslümanlar açısından imkânları ve handikapları nelerdir?

Müslümanların sanat geleneği ile batı dünyasının sanat geleneği arasında önemli farklar var. İslam inancının resme, heykele ve surete olan mesafeli yaklaşımından kaynaklı, sinemanın İslam coğrafyasında gelişememesinin sebeplerinden birisi midir, sorusu hep soruldu. Bugün de bu soru güncelliğini koruyor. Fakat şahsen, iyi sinema yapamayışımızın sadece bundan kaynaklı bir durum olduğu kanaatinde değilim. Muhafazakâr kesimden bazı arkadaşlar, sinema söz konusu olduğunda var olan tüm problemleri sadece bu olgu üzerine inşa etmeye çalışıyorlar. Bu durumun etkisi olabilir şüphesiz, ancak sadece bundan kaynaklı bir problem olduğunu söylemek doğru olmaz. Neden doğru olmaz çünkü diğer sanat alanlarında da çok güçlü olduğumuzu düşünmüyorum. Sinema için böyle bir durumun varlığından söz ediliyorsa edebiyat örneğinde niye çok sayıda özgün ve iyi eserlerle karşılaşmıyoruz. Şiirde bile durum böyle... Modern zamanları esas alarak konuştuğumuzda, hem felsefi derinliği olan hem imgeselliği ve dil özellikleri ile çok güçlü örneklerimiz, eserlerimiz yok. Kendi varoluş kodlarından beslenen, batının taklidi olmayan eserlerimiz sanatın her dalında yok. Özelikle Türk Sineması bağlamında düşündüğümüzde bu konuda başarısız olduğumuz söylenebilir. Komşumuz İran’da, tüm baskılara rağmen önemli bir sinema geleneği oluştu. Son 30-40 yılda, İran sinemasının bir dili, bir kimliği oluştu ve bu özgün dil tüm dünyadaki sinemacılar tarafından  biliniyor ve saygı duyuluyor. Ülkemize gelince, bizim başarısızlığımızın bir tane değil birden fazla sebebi var muhakkak. Modernleşmeyi bir sebep olarak görürsek, aynısını İran da yaşadı. Bu anlamda bizim özelimizde bir kopukluk durumundan söz edilebilir. Belki de, Cumhuriyet'le birlikte gelen harf devrimi ve dilde yaşanan kopuş. Bu kopukluk sanat dediğimiz şeyle kurulan bağı çok etkiledi, etkiliyor. Bir aidiyet, bir kimlik sorunsalı çıktı karşımıza. Bu aidiyet problemini farklı dünya görüşlerinden insanlar yaşıyor onu da belirtmek lazım. İslamcı veya solcu fark etmiyor. Bizde bu anlamıyla makbul solcu olmanın göstergesi reddiyeci bir tutum takınmaktan gelir. Bütün bir geçmişi reddetmen gerekiyor. Bu geçmiş dindir genelde. Gelenek ve dine karşı çok sert bir tutum var Türkiye’deki sol içinde. Belki İran örneğini, burada bizden ayıran farklılıklardan birisi de budur. Abbas Kiarostami sineması bu duruma örnek verilebilir. Kendi memleketinde kalarak sinema yapmaya devam etmiştir. Kendi değer dünyasına sırtını döndüğü de söylenemez. Bu anlamda devrimden sonra rejiminin karşısında muhalif bir sanatçı olarak İran’ı terk eden birçok sinemacıdan daha başarılı eserler verdiğini belirtmek gerekir. 

- Müslümanlar sinemanın mahiyetinin farkındalar mı?

Soruya geri dönecek olursak, bu soru aslında nerdeyse yüz yıldır hatta Tanzimat'tan beri hep sorulan bir soru. Sadece sinema ile alakalı bir durum da değil birçok şey için geçerli. Belki de sinemayla bu soru tekrar tekrar gündemimize geliyor. İstisnai birkaç yönetmenin yaptığı filmler dışında genel olarak çok özgün ve orijinal bir ülke sinemasından bahsetmemiz mümkün değil ne yazık ki. Polonya, Macaristan, Rusya, İran için örnekler verilebilirken bizim içi aynı durum geçerli değil. Bu tekrarlamak gerekirse öncelikle geçmiş ile olan bağın kopmasından ileri geliyor. İkinci bir sebep ise toplum olarak arada kalmışlık halini yaşamamızdan kaynaklanıyor. Modernleşme ile gelenek arasında sıkışmışlık halimizden bahsediyorum. Bu arada kalmışlık birçok farklılığa da sebep oluyor. Bir de bizim içimizde modernleşmeye çalışanların yaptıkları sinema var. Bu sinema tabiri caizse çok sırıtıyor. Çünkü modernlik batıya ait bir şey! Oradan neşet ediyor ve oradan dünyaya yayılmış. Modernleşmenin birçok ayağı var. Onu var eden düşünsel temeller bu ayaklar. Ancak bu temeller bizde haliyle gelişmemiş olduğu için bu yapımlar askeri darbe gibi geliyor buraya. Ortaya içselleştirilmemiş olan bir duygu, düşünce, inanç oluşuyor. Bu da esere çok tuhaf şekilde yansıyor. Melez demek buna doğru olmaz. Melez deyince akla gelecek bir sürü müspet şey de vardır muhakkak. Buradaki durum sanki bir “oluşamama” durumunu içeriyor. Olgunlaşamamış, çiğ, eksiklik hissi veren bir şey ortaya çıkıyor. Sinematografik açıdan başarılı ancak ruhsuz, tam olarak içine giremediğimiz yapımlar... Enteresan bir şekilde her seferinde cinsel sorunları tekrarlayan, Freudyen imgeler üzerinde sürekli aynı şeyleri önümüze sunan filmler yapılıyor. Tabi ki sanata parçalayıcı bir perspektifle bakmamak lazım. Bana göre zaten ülke sanatı diye de bir şey olmaz. Çok farklı coğrafyalardan olsalar da Ozu veya Kurosawa’da öteki değildir. Özellikle de Tarkovski gibi sanatçılar... Sanat böyle bir şeydir çünkü sınır tanımaz. İnsanların duygu ve düşüncelerinin farklı şekillerde ve kendisiyle tamamlanmasını sağlıyor sanat. Aslında biz hiçbir zaman bir İsveçli gibi Bergman’ın filmlerini tamamlamıyoruz. Veyahut bir Rus gibi okuyup, tamamlamıyoruz Tarkovski’nin filmlerini. Aslında bu da sanatın önemli bir parçası. Zaten aynı şekilde olursa bu sanat olmaz. Nedir buradaki farklılığı sağlayan şeyler? Bizim kültürel geçmişimiz, duygu ve düşünce dünyamız, yaşadıklarımız, yaşayamadıklarımız, hayal kırıklıklarımız, kavgalarımız, bilinçaltı ve bilinç üstündeki varlığımızla biz filmleri tamamlıyoruz. Bu şekilde baktığımızda örneğin Tarkovski’nin filmleri, Türkiyeli bir yönetmenin filmlerinden bize daha yakın gelebilir. O yüzden bana göre sanatçıların ülkesi yoktur! Sadece doğdukları ülkeler vardır. Ancak aidiyet kültür, inanç, düşünce üzerinden gelişir. Bir coğrafya ile sınırlandırılamaz. Sadece sinema için geçerli bir durum değil bu. Örneğin Muhammed İkbal sadece Hindistan’ın veya Pakistan’ın şairi değildir. Onun tahayyülüne bakarsanız sınırları aşan bir sözü vardır. Zaten sanatçı da ortaya koyduğu evrensel sanat yapıtıyla, sınırları, duvarları yıkan kişidir. Büyük sanatçı işte o farklı coğrafyalardan insanların sezgilerine, kalplerine inebilen ve onlarla bir bağ oluşturabilen kişidir.

- Felsefenin insanın anlam arayışındaki yeri ve sinemanın buradaki konumlanışı hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Öncelikle bir takım genel kabullere itiraz ederek başlamak isterim. Bazıları sinemanın, felsefeye bu –artık ne derseniz- hakikat arayışında yardımcı olabileceğini söylüyorlar. Buna katılmıyorum. Bizzat sinema felsefenin kendisidir. Sinemadaki karakterler, hikâye, kurgu, imge, semboller, anlatım bunların hepsi bir bütün olarak arayış dediğimiz şeye dâhildir. Felsefi bir yapıt için bunlar söylenebiliyor ise pekâlâ bir film için de söylenebilir. Tabi ki bütün filmler için değil. Sanat yönü güçlü ve felsefi soruları olan filmler için söylenebilir. Bir anlamda düşünce filmleri için. Örnek vermek gerekirse, Bergman, Tarkovski, Fellini, Godard’ın filmlerinde gördüğümüz şey biraz budur. Sorular soran filmler... Stalker’ı izlerken örneğin nasıl bir yolculuğa çıkarız. Bu anlamda sinema, felsefenin bir ayağı değildir. Felsefenin ta kendisidir. Felsefi derinliği olan, insanın hayal gücünü, hakikatle olan bağını sorgulayan, sorgulatan bu yolculuğa insanı çıkartan filmler için söylüyorum. Bu filmler sizin arayışınızın bir parçası oluyorsa, bu artık perdede gördüğünüz bir film, kültür veya eğlence değildir. Orada artık sinema, hakikate, kendi hakikati içinde bizi taşımaya çalışan bir sanat formudur. Sinemayla felsefe yapmak da başka bir şeydir. Bu bir anlamıyla dışarıdan bakıştır. Bu ikisini birbirini altı ve üstü olarak görmek zaten problemli bir şey. Tarkovski böyle yapmıyor örneğin. Onun filmlerinde içselleştirilmiş ve samimi bir arayış var. Sanki filmlerinde onun da sizlerle beraber yeni bir şey öğreneceği hissine kapılıyorsunuz. Kâğıda bakmadan konuşan bir adam gibi... Bir sonraki sahnede neler olabileceğini kestiremiyorsunuz... Tamamlanmış, paketlenmiş, ticari bir sunum yok onun filmlerinde bu sebeple.

- Bu sebeple belki her izlediğinizde farklı bir şeyler hissettiriyor size...

Evet. Bu tarz yapımlarda öyle bir durum vardır. Buna aslında izleme de denilemez. Görme ifadesi daha uygun oluyor aslında. İzleme biraz daha edilgen bir durumu içeriyor. Her izleyişte, farklı bir şey yakalamak aslında o sanat formunun ne kadar derinlikli ve katmanlı olduğunun da göstergesi... Umberto Eco da değiniyor bu hususa; sanat eseri, okuyucusu ile buluştuğu zaman tamamlanır diyor Eco. Bu anlamda herkes filmleri biraz kendince tamamlar. Sizin duygu ve düşünce dünyanızla ilgilidir bu süreç. Yaşadığınız dramlar, sevinçler, mutluluklar, hayal kırıklıkları, hastalıklar, ayrılıklar, ölüm gibi bir sürü şey bu süreci etkileyebilir. Tüm bunlarda aslında filmleri anlamlı kılan şeylerdir. Bir anlamda filmin tek başına anlamı olmaz. Tüm bu saydıklarımla beraber düşünüldüğünde o tamamlanmış bir şeydir. 20 kişinin bulunduğu bir salonda aslında 20 farklı tamamlama da vardır diyebiliriz.

- Bu yüzden bu tarz yapımların üstüne konuşmak güçleşiyor sanırım.

Bazı seyirciler anlayamadıklarından veya anlamlı bulmadıklarından şikâyet ediyorlar.  Bu filmlerin üzerinde konuşmak çok zor gerçekten! En temelde bunun sebebi şu olabilir, yani Tarkovski özelinde düşünürsek, onun yaptığı filmler üzerinde konuşmaktan ziyade hissetmek gerekiyor. Hissettiğimiz şeyleri de anlatmak aslında oldukça zor bir şeydir. O yüzden hislerimizi anlatmaktan ziyade hissettirmeye çalışırız. 

- Stalker’da da bunu belirtiyordu bir sahnede, “ne kadar anlatabilirim, gerçekten hissettiğim, istediğim şeyleri” şeklinde...

Şimdi bizler yıldızlara baktığımızda, gökyüzüne baktığımızda tıpkı ayeti kerimede bakmaz mısınız, akletmez misiniz diyor ya... Bu çabada hepimiz farklı duygulara yöneliyoruz. Aynı şeyleri hissediyor veya anlıyor olsaydık bir şeyler eksik kalırdı. Ama mesele bir filmi beraber izlediğin insanların gözlerine baktığın zaman, o da sana yakın şeyler hissetmiştir, diye düşünüyorsan bu sana kafi geliyor. Bir filmi “anlamak” aslında bu şekilde olur. Oturup bir kitap üzerinde veya Steven Spielberg’in bir filmi üzerinde saatlerce tahlil ederek konuşmalar yapabilirsin. Ama Ayna (Zerkalo, 1975) üzerinde bu tarz konuşmalar yapmak kolay değildir. Solaris, Persona, Yedinci Mühür başka filmler de sayılabilir. Sanki bu filmlerin yönetmenleri burada bize, “hissedin ve içinizde saklı tutun” der gibidir. Bunu paylaşmaya çalışınca zaten paylaşılamayacağını da anlıyorsun.

- Bir de bu anlamlandırma çabası modern zamanların bir getirisi öyle değil mi? Her şeyi açıklanabilir hale getirmek, sırrı faş etmek tabiri caizse...

Her şeyi kapsülleştirmek, kapsül hale getirmek evet! Seneca, derin acılar sessizdir diyor. Bir anlamda büyük sanat eserleri de öyledir. Düşünen, arayışta olan, düşünme kaygısı olan, hakikatin peşinde olan insanlar bu sanat eserleriyle buluşması gereken insanlardır. Artık bizler görüntü çağındayız. Bu gerçeğin farkında olmamız lazım. Artık anlam görüntü üzerinden inşa ediliyor, felsefe de böyle yapılıyor. Felsefe derken de kast ettiğimiz hikmetin yansımasıdır. Yani hakikat arayışı... Bu arayışın da sonu yoktur. Buldum dediğin an, aslında kaybettiğin, bittiğin andır. Bu noktada Tarkovski’yi diğer yönetmenlerden ayıran şey de buralarda bir yerlerde yatıyor. O hep bir ötesinin olduğunu düşünen bir insan. Mevcut nesnelerin ötesinde bir âlemin var olduğunun farkında olarak sinema yapma kaygısına sahip olan bir sanatçı. Kamera/film, bu öteki âlemin, aşkınlığın kapısını zorlamak için bir araçtır sanki Tarkovski’nin elinde.

Tabi ki şunun da atlanmaması lazım, bütün dünyada Tarkovski gibi yönetmenler çıkmasını beklemek doğru olmaz. Yani sadece Tarkovski gibi yönetmenler çıkmış olsaydı bana göre sinema şu an çoktan bitmişti. Bu gerçeğin de altını çizmek lazım. Sinemanın diğer yönünün, ana akım sinemanın da bir şekilde sürmesi gerekiyor. İkisinin de birbirine ihtiyacı var. Ana akım sinemanın derinlik kazanması için Tarkovski gibi yönetmenlere ihtiyacı var. Ancak, Tarkovski gibi sinema yapmaya çalışan sanatçıların mevcudiyetinin devam edebilmesi için popüler sinemaya da ihtiyacımız var. Bu işin endüstri tarafı da göz ardı edilmemeli. Popüler sinemanın oluşturduğu sektörün araçlarından yani salonlar, kameralar, ışık, ses sistemleri vs. bunlardan Tarkovski de faydalandı. 10 bin kişi film seyretsin diye kimse kamera icat etmez ne yazık ki. Lumierler de sinemaya ticari amaçlarla giriş yaptılar. Biz de bu durum çok karıştırılıyor. Buna da karşıyım. Sinema sadece Tarkovski’nin Bergman’ın yaptığı değildir. Sinema içinde farklı anlayışların olması gerekiyor ve devam etmesi gerekiyor. Mario Puzzo’nun Godfather romanını beyazperdede görünce insanlar heyecanlanmadı mı? Bu gibi popüler sinema örnekleri de dışlanması mümkün olmayan sinema yapımlarıdır. Bir de elitist ve üstenci bir bakışla ana akımı ele almak doğru bir şey değil bana kalırsa. Aslolanın ne dolduğunu zaten konuştuk... Türkiye şartlarında da düşündüğümüzde popüler sinema örnekleri olmasa sinemaların birçoğu kapanır. 2005’ten beri Türkiye’de gişe yapan filmlerden alınan vergilerle destek fonları oluşturularak bağımsız yapımlar destekleniyor. Bu açıdan bakıldığında “ben sanat filmi yapıyorum” diyen arkadaşların, popüler sinema
ile uğraşan insanları aşağılamaya hakkı yok. 

- Tekrardan başa dönecek olursak hocam. Sinema için de geçerli olan bir problemimiz var. Kendi dilimizden, üslubumuzdan yoksunuz bugün. Bu durum modernleşme ile izah edilebilirken aslında bir düşünce üretme sorunumuz da yok mu Müslümanlar olarak?

Çok siyah beyaz yaklaşımlarımız var bizim. Karşılaştığımız sorunların temeline inerken mesela hep dil devrimine gidiyoruz. Yaşadığımız problemlerde tabi ki bir etkisi vardır dil devriminin zaten daha önce konuştuk, ancak bu kadar basit değil... Ondan önce yüzyıllardır biz ne yapmışız? Sanatta, felsefede, edebiyatta
ve daha birçok alanda, ne ürettik? Bizim bunu düşünmemiz lazım. Cumhuriyetten önce bizim filozoflarımız, büyük düşünce adamlarımız mı vardı? Daha gerilere gidersek Endülüs’ten sonra İslam coğrafyasında ne olmuş acaba? Son 600 yıldır dünyayı etkileyen bir tane düşünürümüz yok. İbn Haldun, İbni-Sina, İbni Rüşd, Farabi ayarında hiçbir düşünür çıkarabildik mi son 600 yıl içinde? Kendimize dönüp özeleştiri yapmadan devam edersek bu uyku hali bin yıllar sürecek gibi ne yazık ki? Biz varoluşumuzun sancısını kendi içimizde yaşamadan ve kendimize bazı soruları sormadığımız sürece dış düşmanlar üzerinden, öteki üzerinden kendi kusurlarımızı örtersek bin yıl daha uyumaya devam ederiz. Uyanmanın bedeli de ağırdır aslında. Uyanmak beraberinde dertlenmeyi de getirecektir. Problemlerimizin kaynağına inmeyi başarırsak, bugün neden derinlikli, güçlü sanat eserleri yaratamadığımızı daha iyi anlayacak ve orda birden fazla sebebin ve yüzyıllar süren yanlışların olduğunu görebileceğiz. Bu acı gerçeğin, sonucun, bir tane sebepten kaynaklı olmadığını daha kolay anlamış olacağız. O yüzden kolaycılıkla reçete yazılacak bir sorun değil bu. Önce kendi özeleştirimizi yapmamız lazım. Sürekli dış düşman yaratarak biz aslında kendimize kötülük ediyoruz. Çünkü bu durum kendi eksikliklerimizi görmemizi engelliyor. Batı eleştirisi bile en iyi batıda yapılıyor. Kendi varlığımızı batının varlığına karşı konumlan dırmaktan ziyade kendinden menkul bir varlık olmaya çaba göstermemiz lazım. Yakın zamanda olacak şeyler değil ama çok ciddi adımlar atmamız lazım. Öncelikle biz İslam'ı anlamıyoruz ve iyi temsil etmiyoruz. Bunu kabul edip bu işe girişmemiz lazım. Ben bu dünyada hakikate yönelik bir çabam olmadan göçmek istemiyorum dememiz lazım. Bunun için disiplinli bir şekilde çalışmamız, çaba göstermemiz elzem. Modern hayat insanı sürüklüyor, değiştirip dönüştürmeye çalışıyor. Buna karşı da ancak birlikte karşı durabiliriz. Hakikatin sahibi değiliz, Allah bizi hakikat yolunda olanlardan eylesin. Sadece bilenlerden değil yaşama gayreti olanlardan eylesin.

Temmuz Dergisi 40. Sayı 

HABERE YORUM KAT

11 Yorum