MUSTAFA YILMAZ

Ağzımızın tadı bozulmasın

“Ölüm, yaşayanların sorunudur. Ölülerin sorunları yoktur” diyor Norbert Elias. Yaşayanlar ise bu sorunu kendilerinden uzak tutmakta hayli mahir. Ölümün başkalarının başına gelmesini, kendi hayatlarında hiçbir şeyi değiştirmeden karşılayabiliyorlar. Bir ölüm haberinin ardından duyulan üzüntüye, henüz burada olmanın sessiz emniyeti karışıyor. Yarım kalan işler tamamlanıyor, yeni hesaplar yapılıyor. Ölenin geleceğinden eksilen zaman, kalanların önünde hâlâ sınırsızmış gibi uzanıyor.

Elias’ın ikinci cümlesinde durup ayrılıyoruz ondan. Ölünün dünyevi meselelerden ayrılması, yaptıklarının hesabından kurtulması demek değildir. Fakat ilk cümlenin açtığı soru önümüzde duruyor: Öleceğini bilen insan, hayatını bu bilginin hiçbir hükmü yokmuş gibi nasıl kurabiliyor?

Modern dünya bu tuhaf kabiliyeti gündelik hayatın olağan işleyişine dönüştürdü. Ölümün varlığını inkâr etmeye gerek duymadan, ona hayatın kuruluşunda söz hakkı tanımamayı öğrendi. Gelecek tasarımlarının içine her ihtimal yerleştiriliyor; kayıplar hesaplanıyor, tehlikelere karşı tedbir alınıyor. Bütün bu hazırlıkların sahibi ise kendisini hep yarının içinde görüyor. Ölüm, başkaları için gerçekleşmiş bir hakikat olarak kabul edilirken insanın kendi hayatında uzak bir ihtimal muamelesi görüyor.

Ekranlardan ölüm eksik olmuyor. Şehirler yıkılıyor, insanlar öldürülüyor, her gün yeni rakamlar açıklanıyor. Bu yoğun görünürlük, ölümün hayatımızdaki yerini büyütmüyor. Başkalarının sonuna ilişkin bu kadar çok görüntü, kendi sonumuzun düşüncesinden kaçmamıza engel olamıyor. Ölüm hakkında haberimiz var; ölümlülüğümüzün hayatımıza ne söylediğini dinlemeye ise pek vaktimiz yok.

İnsanın yaşayabilmek için ölümü her an düşünmemesi anlaşılabilir. Mesele, gündelik hayatın devam etmesi değil. Ölümlülüğün, neye hakkımız olduğu sorusundan bütünüyle çıkarılması. Kendisine verilen süreyi ve imkânı mutlak mülkü saymaya başlayan insan, arzularının karşısına çıkan sınırları da birer haksızlık gibi görüyor. Daha fazlasını istemesine izin veren dünya, onu istemeye hakkı olup olmadığını sorduğunda huzursuz oluyor.

Modern hayatın sofrasında ölüme yer ayrılmamasının bir sebebi de bu. Ölüm, insanın sahip olduklarıyla kurduğu ilişkiye karışıyor. Biriktirdiklerinin kendisini burada tutamayacağını hatırlatıyor. Fakat asıl huzursuzluk, bırakıp gitmekten daha derinde. İnsan, geride bırakacağı şeylerden ayrılırken onları nasıl elde ettiğinin sorumluluğunu yanında götürecekse, kazancıyla kendisini temize çıkaramaz. Başarının örttüğü haksızlık, başarıyla birlikte kaybolmaz.

Ölüm duygusu hesap bilinciyle birlikte çekildiğinde, her şeyin meşrulaştırılabildiği bir alan açılıyor. İnsan arzusuna uygun gerekçeyi bulmakta zorlanmıyor. Yaptığının başkasına neye mal olduğunu konuşmak yerine, kendisinin hangi şartlarda buna mecbur kaldığını anlatıyor. Zamanla bu açıklamaya kendisi de inanıyor. Hakları çiğnenenler uzaklaştığında, sesleri duyulmadığında yahut artık konuşamaz olduklarında mesele kapanmış sayılıyor. Hayatın devam etmesi, yapılanın yanlışlığını da geride bırakmış gibi karşılanıyor.

Oysa zamanın geçmesiyle hak ortadan kalkmaz. Unutulmuş bir zulüm, unutulduğu için bağışlanmış değildir. Hesap bilinci, insanın fiilleriyle arasına koymaya çalıştığı mesafeyi kabul etmez. Başkalarının bilmediği, mahkemelerin ulaşamadığı, gücün örttüğü şeyler de bu hesabın içindedir. Ölüm, insanı dünyadaki mevkiinden ayırırken yaptıklarının sorumluluğundan ayırmaz.

Bu yüzden yalnızca hayatın kısa olduğunu söylemek yetmez. Kısalık düşüncesi, ihtirası daha da keskinleştirebilir. Önünde az vakit bulunduğuna inanan insan, alabileceğini bir an önce almak isteyebilir. Başkasına ayıracağı zamanı kendisinden eksilmiş sayabilir. Ölümle her şeyin hükümsüzleşeceğini düşünüyorsa, yaşarken yanına kalanları yeterli görebilir. Ahiretin unutulduğu bir ölüm düşüncesi, hayatı daha adil kılacak bir güvence taşımaz.

Peygamberimizin “Lezzetleri yok edeni, yani ölümü çok hatırlayın” buyruğu tam da kendimiz için kurduğumuz bu rahatlığa müdahale eder. Ölümü hatırlayan insan, sürmekte olan hayatın kendisine kayıtsız şartsız verilmediğini düşünür. Önündeki imkânların genişliğiyle avunurken onları kullanma biçimiyle de yüzleşir. Ne kadarına sahip olduğu kadar, neye el uzattığı önem kazanır. Kendisine normal görünen hayatın, başkasının hakkı üzerine kurulmuş olabileceği ihtimali artık kolayca savuşturulamaz.

Ağzımızın tadını bozan budur. Kazandıklarımızı konuşurken nasıl kazandığımızın sorulması. Rahatımızı hak ettiğimize inanırken bu rahatın bedelini kimin ödediğinin hatırlatılması. Kendi hayatımızın telaşı içinde önemsiz saydığımız bir haksızlığın, ona uğrayan insanın bütün ömrünü değiştirmiş olabileceğini düşünmek.

Ölümü uzak tutma çabamızda, kendi hayatımız hakkında söz sahibi olmasını istemediğimiz bir hakikatten kaçış da var. Onun yalnızca takvimdeki bilinmeyen bir tarih olarak kalmasını istiyoruz. Bugünkü tercihlerimize karışmasın, kurduğumuz düzeni sorgulatmasın. Yarın ölebileceğimizi kabul ediyor, bugün hesap vermek zorunda olan insanlar gibi yaşamayı erteliyoruz.

Böylece ölüm kapıda beklerken sofradaki yerimizi sağlamlaştırmaya devam ediyoruz. Önümüze gelenin kimin payından eksildiği sorulmasın. Ağzımızın tadı bozulmasın.

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
MUSTAFA YILMAZ Arşivi

Çürümenin kimyası

29/10/2026 23:04

Sözün mizanı

23/10/2026 14:19

Devredilemez mülkiyet

15/10/2026 22:13

İmkânın ahlâkı

02/10/2026 15:17