MURAT KAYACAN

Kur’an’da toplumsal nüfuz ve hakikate direnç

ekran-goruntusu-2026-10-08-150300

A‘râf sûresinin 60. ayetinde Hz. Nûh’un tevhid ve uyarı çağrısına ilk cevap kavminin önde gelenlerinden gelir: “Kavminin ileri gelenleri, ‘Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.’ dediler.” Bir önceki ayette (el-A`râf 7/59) Hz. Nûh, kavmini yalnız Allah’a kulluğa çağırmış ve onlar için büyük bir günün azabından korktuğunu söylemişti. Bu sebeple 60. ayet yalnız bir fikir ayrılığını değil, hakikat iddiası karşısında toplumsal nüfuz sahiplerinin geliştirdiği sert bir itibarsızlaştırma diline başvurduklarını da gösterir.

“İleri Gelenler” Kimdir?

Ayette tepkiyi veren kesim için kullanılan “ileri gelenler” (el-mele’ / الْمَلَأُ) kelimesi kavmin eşrafı, ileri gelenleri ve sözü dinlenen nüfuz sahipleri şeklinde açıklanır. Kelimenin “doldurmak” anlam alanıyla ilişkisi de onların heybet ve görünürlükleriyle gözleri yahut meclisleri doldurmaları üzerinden izah edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Kur’an’ın Hz. Nûh’a karşı çıkan herkesi aynı toplumsal konumda göstermemesi; özellikle toplumun önde gelenlerinin tepkisini kayda geçirmesidir. Böylece vahiy ile yerleşik otorite arasındaki gerginlik, kıssanın daha ilk safhasında belirginleşir.

Hakikati Tartışmak Yerine Muhatabı Damgalamak

İleri gelenlerin sözü, Hz. Nûh’un tevhid çağrısına verilmiş gerekçeli bir cevap değildir. “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.” ifadesi doğrudan peygamberin konumunu hedef alır. Buradaki “görme”, yalnız gözle görmek değil, bir kimse hakkında kanaat ve hüküm bildirmek anlamındadır. Dolayısıyla ileri gelenler, kendi yerleşik inanç ve ölçülerini esas alarak Hz. Nûh hakkında kesin bir hüküm vermektedir. Asıl çarpıcı olan da budur: Kendilerini hakikatin ölçüsü görenler, öz eleştiri yerine vahyin elçisini “sapıklık”la suçlamaktadır.

Kur’an’da Tekrarlanan Bir Direnç Biçimi

A‘râf sûresinin devamı, vahyin çağrısına karşı muhatabı suçlama, itibarsızlaştırma veya baskı altına alma şeklindeki bu direnç biçiminin Hz. Nûh kıssasına mahsus olmadığını gösterir. Âd kavminin inkârcı ileri gelenleri Hz. Hûd’u “akılsızlık” içinde olmak ve yalan söylemekle suçlar (el-A‘râf 7/66). Semûd’un büyüklük taslayan ileri gelenleri iman eden zayıf kesime baskı kurar (7/75-76). Medyen’in ileri gelenleri Hz. Şuayb’ı ve ona inananları şehirden çıkarmakla tehdit eder (7/88). Firavun çevresindeki ileri gelenler de Hz. Mûsâ’yı maharetli bir sihirbaz olarak tanımlayıp onunla mücadele edilmesini ister (7/109-110). Kur’an’ın başka sûrelerinde vahye karşı benzer bir direnç, bu defa “mele’” değil, “mütrefûn (refah içinde yaşayanlar)” kavramı üzerinden tasvir edilir. Sebe’ 34/34’te bir memlekete gönderilen uyarıcıya o toplumun refah içinde yaşayan kesimlerinin karşı çıktığı, Zuhruf 43/23’te ise aynı kesimin atalarının yolunu gerekçe göstererek peygamberlerin çağrısını reddettiği bildirilir. “Mele’” ile “mütrefûn” kavramlarını özdeşleştirmek mümkün olmamakla birlikte, her iki anlatım da vahye karşı direncin bazı örneklerinde toplum içindeki belirli konumlarla ilişkili olarak sunulduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu ayetler birlikte okunduğunda, vahye karşı direncin farklı toplumlarda kimi zaman nüfuz sahibi “ileri gelenler” kimi zaman da refah içinde yaşayan kesimler üzerinden görünür hâle geldiği anlaşılmaktadır.

Hakkı Reddetmek ve İnsanı Küçümsemek

Hz. Peygamber’in (s) kibir tarifinde bu zihniyetin ahlâkî kökü son derece özlü biçimde ifade edilir: “Kibir, hakkı reddetmek ve insanları küçümsemektir.” A‘râf 60’taki tepki, bu iki unsurdan özellikle ilkini açık biçimde gösterir. Hz. Nûh’un çağrısını değerlendirmek yerine onu sapıklıkla damgalamak, hakikate karşı peşin bir üstünlük tavrıdır. Kıssanın ilerleyen safhalarında Nûh’a inananların sosyal konumlarının küçümsenmesi de aynı kibir dilinin başka bir yüzünü ortaya çıkaracaktır.

Sosyolojik Bir Okuma: Sembolik Güç

Bu tavır, modern sosyolojinin iktidarın yalnız zor kullanarak değil, hangi düşüncenin “normal”, “meşru” ve “değerli” sayılacağını belirleyerek de işlediğine dair tespitleriyle birlikte düşünülebilir. Pierre Bourdieu’nün sembolik iktidar ve meşruiyet çözümlemeleri, egemen konumdaki grupların kendi sınıflandırma ve beğeni ölçülerini toplumsal alanda geçerli ölçüler hâline getirebilmesini açıklamak bakımından yararlı bir karşılaştırma imkânı sunar. Ancak Kur’an’ın “ileri gelenler” anlatısını doğrudan Bourdieu’nün teorisine indirgemek doğru olmaz. Kur’an açısından temel problem yalnız toplumsal tahakküm değil, insanın kendi ölçüsünü mutlaklaştırarak vahyin hükmünü reddetmesidir.

Sonuç

A‘râf sûresinin 60. ayeti, hakikatin her zaman güç, statü ve toplumsal itibar sahiplerinin yanında bulunmadığını hatırlatır. Bir düşünceyi çürütmek yerine onu dile getireni “sapık”, “akılsız” veya benzeri etiketlerle etkisizleştirmeye çalışmak, tarih boyunca tekrarlanan bir savunma biçimidir. Kur’an’ın dikkat çektiği ölçü ise muhatabın makamı değil, sözün hakikate uygunluğudur. Bu bakımdan ayetin bugüne yönelttiği soru açıktır: Bir görüşle karşılaştığımızda onu delilleriyle mi değerlendiriyoruz, yoksa kendi alışkanlıklarımızı ve toplumsal konumumuzu doğru kriter hâline getirip farklı olanı peşinen damgalıyor muyuz?

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
MURAT KAYACAN Arşivi