MUSTAFA YILMAZ

Çürümenin kimyası

"Modern dünya cezalandırılmayacak. O, cezanın kendisidir.”

Nicolás Gómez Dávila

Çürüyen toplum, kendisini temize çıkarmakta ustalaşır. İnsan kendisini kendi ilkelerinin istisnası sayar. Ölçü doğrudur; fakat zaman uygun değildir, şartlar ağırdır, kaybedilecek çok şey vardır. İnsan yanlışını kabul ederek ona devam etmenin yolunu bulur. İlk taviz, son tavizin mazeretini hazırlar.

Başlangıçta yapılanla inanılan arasındaki farktan doğan bir sızı vardır. İnsan ya davranışını değiştirir ya da o sızıyı susturur. Her tekrarda mazereti biraz kuvvetlenir, itirazı biraz zayıflar. Bir gün eskiden kendisine yasakladığı şeyi başkasına tavsiye eder. Çürüme, hayat dersi çıkarma anlayışına dönüştürülerek makulleştirilir. O iş öyle değil; sizin bilmediğiniz şeyler var; retoriği başlar.

“Modern dünyanın çürümesini hissetmemek, ona bulaşmış olmanın bir işaretidir,” der Nicolás Gómez Dávila. İnsan çürüdükçe çürümeyi yadırgamaz. Fark ettiğinde ise dünyayla birlikte kendisini de yargılamak zorundadır. Bu yüzden bakışını kaçırır.

Akıl bu süreçte mutlaka körelmez; bazen daha ustaca çalışır. İnsanın kendisine karşı kullanamadığı zekâsı, başkalarına karşı keskinleşir. Her itirazın cevabını bulur, hiçbir cevabın sorumluluğunu almaz. Hakikati aramak için edinilmiş maharet, hakikatten korunmaya yarar.

Değerler de bir anda kaybolmaz. İnsan hayatını değiştirme güçlerini kaybederken dilindeki itibarlarını korurlar. Adaletten söz eder; kendi payına dokunulmasını istemez. Hakikati över; kendisi hakkında söylenmesine katlanamaz. Savunduğu değerlerle yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi, o değerler hakkında daha çok konuşarak kapatmaya çalışır.

Bir toplum, bu mesafeyi birlikte korumayı öğrendiğinde çürüme örgütlenir. Ben senin yaptığını görmem, sen benim bildiğimi sormazsın. Birbirimiz hakkında susacağımıza güveniriz. Kimsenin temiz olmadığı düşüncesi, temiz kalmaya çalışmanın gereksizliğine delil olur. Herkesin kusuru, herkesin mazeretine dönüşür.

Düzen, kendisini sürdürecek insanları böyle seçer. Haksızlığa itiraz eden huzuru bozmakla suçlanır. Gördüklerine susan uyumlu bulunur; haksızlığın sürmesine yardım eden güven kazanır. Bir süre sonra susmak da yetmez; insanın boyun eğdiği şeyi alkışlaması istenir. İnsan makamına sığabilmek için şahsiyetinden eksiltir.

Önce mazur görülen, sonra alışılan, sonunda savunulan kötülük artık bağlılık ister. Ona katılmayan sorumsuz, onu eleştiren hain sayılır. Kötülük böyle tanrılaşır: Kendisi uğruna suç işlenmesini vazife kılar; kendisine karşı vicdanı suçlar.

Bu tanrının karşısında bütün değerler şarta bağlanır. Adalet, işleyişi aksatmadığı; merhamet, kazancı azaltmadığı; hakikat, iktidarı sarsmadığı sürece kabul görür. Bir insanın tükenmesi talihsizlik sayılır. Oysa asıl felaket olan, düzenin yerinde durmasıdır. Neyin kutsallaştırıldığı, neyin feda edilebildiğinden anlaşılır.

İnsanın kudreti büyüdükçe kendi sınırlarına tahammülü azalır. Yapabildiğini yapma hakkı olduğuna inanır. Dünyayı değiştiren ellerinin temizliğinden şüphe etmez. Eserinin büyüklüğünü göstererek verdiği zararın küçüklüğüne inanmamızı ister. Kendi kurduğu dünyaya hayranlığı, o dünyada insana ne olduğunu görmesini engeller.

Hayatın ufku dünya içindeki kazançlara odaklandığında, insan ne yaptığını değil, yaptığının kendisine neye mal olacağını düşünür. Ahlakın yerini risk hesabı alır. Bedeli karşılanabilen suç, bir yatırım tercihine dönüşür.

Sekülerleşme, dinî sözlerin çokluğu içinde de ilerleyebilir. Dil ahiretten bahsederken hayat bütünüyle kazanca göre düzenlenir. İnanç insanın makamına, servetine, öfkesine dokunmadığı sürece dokunulmazdır. Hakikat başkasına tebliğ edilir; kendimize uygulanacağı zaman yorumlanır.

Ali Şeriati’nin söylediği gibi, “Din bu dünyada işe yaramıyorsa öte dünyada hiçbir işe yaramaz.” İnsan, dünyada hayatına karıştırmadığı dinden ahirette kendisini kurtarmasını bekler. Dinin kendisinden istediği hayatı erteler, vaat ettiği kurtuluşa talip olur. Hesap gününe inanır; bugünkü hesabı vermekten kaçar.

İnanç da ideal de insanın kendisini yargılamasına engel olacak biçimde kullanılabilir. İnsan kendi adına yapmaktan utanacağı davası adına yapar. Başlangıçta insanı değiştirmesi beklenen ideal, sonunda onun değişmemesinin gerekçesi olur. Kutsallık iddiası büyüdükçe hesap sorulabilecek alan daralır.

İlerleme adına açılan yaraların hesabı geleceğe havale edilir. Geçimi elinden alınan, emeği değersizleşen insandan anlayış beklenir. Acı bugünün insanına, vaat henüz doğmamış kuşaklara düşer. Gelecek adına verilen sözün bedelini, o geleceği göremeyecek insanlar öder.

Başarı ise beklemez; kendi beraatini ilan eder. Yaygınlaşan düşünce doğru, ayakta kalan düzen meşru sayılır. Başarıya ulaşmış kötülük, başarısız kalmış iyiliği küçümser. Sonucu gösterir; hesabın kapandığını düşünür.

Rakamlar bu beraate şahitlik eder. Çalışanın hayatını tüketen düzen, üretim miktarıyla, insanı sürekli gözetleyen yapı güvenlik başarısıyla övünür. Her kazanç kaydedilmiş, her artış ölçülmüştür. Hesap kusursuzdur; insanın uğradığı kayıp hesaba katılmamıştır.

İnsan geçimini böyle bir işleyişe bağladığında, onun yanlış olduğunu duymaya tahammül edemez. İtirazı ekmeğine uzanan bir el gibi görür. Düzenden ayrılmanın bedeli yükseldikçe düzenin doğruluğuna iman kuvvetlenir. Kendisini koruduğunu düşünürken kendisini tüketen hayatı korur.

Modern dünyanın cezaya dönüşmesi burada başlar. İnsanın hizmetine sunulduğu söylenen her şey, insandan hizmet bekler. Geçimini sağlayan iş ömrünü, itibar kazandıran çevre susmasını, yükseldiği makam itaatini ister. Sahip olduklarını korumak için kendisinden vazgeçer.

Merhameti zayıflık sayan, güçten düştüğünde merhamet arar. Haksızlığa susarak yükselen, hakkı çiğnendiğinde sessizliğin ağırlığını öğrenir. Her şeyi fiyatlandıran, kendisine de bir fiyat biçildiğinde insanlığının hatırlanmasını bekler. Kurulmasına katıldığı dünya, sonunda kendisine uygulanır.

Ceza, hayatın olağan işleyişine yerleşmiştir. İnsan geçinmek için ömrünü, yükselmek için şahsiyetini, dışlanmamak için hakikati feda eder. Sonra kendisinden sonrakilere de aynı yolu öğütler. Kendisini yaralayan hayatın öğretmeni olur.

Üstelik bu ceza, onu hazırlayanlarla sınırlı kalmaz. Kirletilen suyu itiraz eden de içer; yok edilen güvenin içinde dürüst insan da yaşar. Çürümenin en ağır zulmü, kendisine katılmayanları da kendi şartlarında yaşamaya mecbur bırakmasıdır.

Yine de herkes aynı şeyi yapmaz. Hâlâ utanabilen, itiraz edebilen, kaybetmek pahasına geri çekilebilen insan vardır. Çürüyen düzen onu bu yüzden yalnız bırakır. Onun varlığı mecburiyet mazeretini ifşa eder.

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
MUSTAFA YILMAZ Arşivi

Sözün mizanı

23/10/2026 14:19

Devredilemez mülkiyet

15/10/2026 22:13

İmkânın ahlâkı

02/10/2026 15:17