
Rıdvan Kaya ile ABD/İsrail–İran savaşı üzerine
ABD yoğun bir şekilde bu savaşın içerisindeyse de özellikle bunun bir Siyonist saldırı olduğunu düşünüyorum. Siyonist çete pek çok politikasında olduğu gibi bunda da ABD'yi de yanına alabiliyor, onu yönlendirebiliyor.
Röportaj: Av. Bilal Karakurt / KahtaHavadis
Bilal Karakurt: Kıymetli hocam bugün sizlerle coğrafyamızda son süreçte meydana gelen gelişmelerle ilgili konuşmak istiyoruz. Özellikle İran savaşını nasıl okumalıyız? Savaş ile ilgili genel yaklaşımlarınız nelerdir?
Rıdvan Kaya: Bismillah. Öncelikle Siyonist çete 7 Ekim'de aldığı darbeyle büyük bir öfkeye ve korkuya kapıldı. Arkasından başta ABD olmak üzere dostlarının desteğiyle bu süreci kendisi için bütün korkularından azade olacağı bir sürece dönüştürmeye çalışıyor. Bu anlamıyla geçmişten beri yapmayı düşündüğü birtakım hedeflerine ulaşabilmek için de bu ortamı uygun olarak görüyor. Bu noktada Gazze'ye dönük olarak, Batı Şeria’ya dönük olarak Kudüs'ün statüsüne dönük olarak attığı adımları görüyoruz. Buna bağlı olarak son gelişmeler bağlamında gerek Haziran 2025'teki 12 gün savaşı gerek son 28 Şubat 2026'da başlayan savaşı bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Aslında her ne kadar ABD yoğun bir şekilde bu savaşın içerisindeyse de özellikle bunun bir Siyonist saldırı olduğunu düşünüyorum. Siyonist çete pek çok politikasında olduğu gibi bunda da ABD'yi de bir şekilde etkiliyor, yanına alabiliyor, onu yönlendirebiliyor. Haziran savaşında bunda çok başarılı olamamıştı. Kısmen başarmıştı. Savaşın son sürecinde kendisi bir saldırı başlattı. O dönem Amerika'yı ikna edememişti. Fakat enteresan bir şekilde son süreçte Trump'ı da bu savaşa ikna ettiğini görüyoruz. Elbette Amerika'nın da geçmişten beri İran'a dönük birtakım hesapları var. İran'ı cezalandırmaya, sınırlandırmaya yönelik hesapları olduğunu biliyoruz. Ama saldırının bu aşamada, bu nükleer silah tartışmalarının müzakerelerinin devam ettiği ortamda ani bir şekilde başlayıp böyle ivme kazanması ABD'nin politikasını değil, daha çok İsrail'in politikasını andırıyor.
Bilal Karakurt: Aralarında bir ülkü birliğinden bahsetmek mümkün mü?
Rıdvan Kaya: Tabii biz genel hatlarıyla, bu farklılıkları, arada bazen bazı siyasi farklılıkları görmekle beraber, ABD ile İsrail’i birbirinden çok da ayırma yanlısı da değilim açıkçası. Çünkü zaten İsrail'in bizzat varlığı, doğrudan bir batı sömürgeciliğinin devamı olarak ortaya çıktı. İsrail bütün batının, sadece ABD'nin de değil, ama hassaten ABD'nin olağanüstü desteğiyle bu noktaya geldi. Ki 7 Ekim sonrası Gazze'de Hamas'a karşı, Gazze halkına karşı yürüttüğü savaşta çok büyük ölçüde ABD'nin desteğiyle oldu. Bu anlamda yani doğrudan ABD ile İsrail arasında ayrım yapmamakla beraber zaman zaman politikalara yansıyan bazı farklılıklar olduğunu da görmek gerektiğini düşünüyorum. Bu süreçte hedeflerine ulaşamadıkları kanaatimdeyim. Hedeflerine ulaşamadıklarının netleşmesine bağlı olarak da umudum odur ki ABD ile Siyonist çete arasındaki ayrışmanın biraz daha derinleşebileceğine dair bir umudum da var. İnşallah.
Bilal Karakurt: Bizim bu savaşta tavrımız nasıl olmalıdır?
Rıdvan Kaya: Bu konuda farklı yaklaşımlar var. Kendi yaklaşımımızı şöyle ifade etmek isterim: İran'a dönük olarak özellikle İran'ın Afganistan'da, arkasından Irak’ta ve hassaten Suriye'de izlediği siyaset ve uygulamalarından dolayı İran'a karşı büyük bir hayal kırıklığı içerisinde olduğumuzu söylemek isterim. Dolayısıyla İran'ın İslam dünyasına dönük izlediği politikaları genel hatlarıyla olumlu bulmuyoruz. Ama bununla beraber İran'ın şu anda maruz kaldığı saldırının açıkçası haksız, hukuksuz ve doğrudan İslam ümmetine dönük bir saldırının bir parçası olarak görülmesi gerektiği kanaatindeyim. Dolayısıyla şu aşamada özellikle mezhep tartışmalarının ya da İran'ın farklı ülkelerde izlediği siyasetin bu aşamada tartışılmasını da Müslümanlar arasında yanlış bir siyaset olarak görüyorum. Çünkü bu savaşın doğrudan İran'ın Irak ya da Suriye'de izlediği siyasetle bir alakası yok. İsrail ve ABD’nin İran'a yönelik düşmanlığı İran’ın Müslümanlara karşı, İslam ümmetine karşı izlediği yanlış politikalardan kaynaklanmıyor. Bizatihi emperyalizme ve Siyonizm’e karşı tavrından dolayı İran’a düşmanlık gösteriyorlar. Geçmişten beri bu böyle olmuştur. Dolayısıyla İran'a dönük bu saldırıyı onların Filistin'e dönük işgalinden, Suriye'ye dönük işgal çabasından, Lübnan'a ya da Yemen'e dönük saldırıdan farklı görmüyorum.
Bu noktada Müslümanların kendi aralarında birtakım ayrışmalar ya da ihtilaflar var. Elbette ki bunların giderilmesi gerekir fakat bu ihtilafları gideremesek bile, bu ihtilafları kendi aramızdaki ayrışmalar ya da tartışmalar olarak görmek ve düşmanla, düşmana saldırı söz konusu olduğunda bunları örtmek, bunları öne çıkartmamak gerektiği yönünde kanaat sahibiyim. Özet olarak da İran'ın saldırıya uğramasına neden olan şey İran'ın başta Amerikan emperyalizmine ve İsrail'in Siyonist politikalarına karşı tutumundan kaynaklanmıştır. Dolayısıyla bu noktada İran haklıdır ve bu saldırı bizatihi emperyalist, Siyonist bir saldırıdır. Bu çerçevede Müslümanlar doğal olarak burada haksızlığa uğrayanın yanında, haksızlık yapanın, zalimin karşısında yer almalıdır.
Bilal Karakurt: İran’ın bölgede hangi faaliyetleri var? İran Ortadoğu’da ne yapmaya çalışıyor?
Rıdvan Kaya: İran’ın 1979 devriminden sonra özellikle bölgeye dönük olarak ortaya koyduğu siyaset, genel hatlarıyla Amerikan emperyalizmine karşı, Siyonizm’e karşı tavrı Müslümanların desteklemesi gereken bir tavırdır. Fakat daha sonra bölgede İran'ın özellikle hakimiyet kurma anlamında attığı adımlar İslam ümmetinin lehine olmamıştır. Bu çerçevede İran bu süreç içerisinde özellikle Arap Baharı başladığında, Arap Baharına karşı İran'ın tavrı olumluydu. Arap Baharının özellikle Mısır'da ve Tunus'ta başlayan süreci hatta Libya, Yemen'de dahil olmak üzere Bahreyn de dahil olmak üzere İran bunları desteklemişti ve bunları İslami uyanış olarak görmüştü. Ki bence bu doğruydu. Böyle bakılması lazımdı. Müslümanlar da böyle bakmalıydı. Fakat daha sonra Arap Baharı Suriye’ye de sıçradığında İran politika değişikliğine gitti ve Suriye'deki olayı emperyalistlerin kışkırtması olarak tanımladı. Aslında adil olmak gerekirse, Tunus'ta insanları harekete geçinen şey neyse, Yemen'de Libya'da harekete geçiren şey neyse Suriye’de de oydu. Fakat İran burada Suriye rejimiyle olan ilişkilerinden dolayı bunu göze alamadı. Orada yanlış yaptı. En azından Suriye rejimiyle ilişkilerini dikkate alarak halkla Suriye rejimiyle tarafsız kalabilirdi. Bunu da yapmadı. Doğrudan rejimin yanında halkın karşısında yer aldı ve bu İslam ümmeti nezdinde sürecin olumsuz ilerlemesine ve Suriye rejiminin uzun süre ayakta kalmasına neden oldu. Fakat bu durum aynı oranda İran'ın Müslümanlar arasında yıpranmasını da beraberinde getirdi. Ve İran bir nefret öğesi haline geldi. Bu yanlış oldu. Ki İran bölgedeki, söz gelimi Lübnan Hizbullah’ı, Irak'taki gruplar vb. de dahil olmak üzere İran'a yakın gruplar Ehl-i Sünnet geniş bloğuyla karşı karşıya gelmek durumunda kaldılar. Bu anlamda ümmet kaybetti. Yani açıkçası bunun birçok zararlı sonuçları olduğunu görüyorum.
Bahsettiğimiz hususu özetleyecek olursak; mesela İranlı yetkililer zaman zaman işte dört Arap başkentinde artık biz etkiliyiz gibi cümleler kuruyorlardı. Beyrut'u, Sana’yı, Bağdat'ı ve Şam'ı kastederek bunu söylüyorlardı. Evet hakikaten de İran’ın bu coğrafyada çok etkili hale geldiğini söyleyebiliriz. Fakat coğrafyada etkili hale gelirken politik olarak ya da asker olarak İslam ümmetinin gönlünde ciddi yaralara yol açıyor. Dolayısıyla bunu uzun vadede kayıp olduğunu görmek lazım. Nitekim Suriye'de halk direnişi ile ve tabi bölgesel konjonktürün de etkisiyle Esed rejimi devrilince İran askeri anlamda da bir kayba uğramış oldu. Dolayısıyla burada tabi geçmişe tekrar tekrar gidip kim ne yaptı vs. bunların hesabını sormaktan ziyade, ümidim odur ki yaşanan süreçlerden hepimiz ders çıkartırız. Başta İran yönetimi ders çıkartmalıdır. Yani Arap başkentlerinde ya da Ortadoğu’da, askeri anlamda Ortadoğu ülkelerinde hâkim olmaktan ziyade ümmet nezdinde bir sevgiye, sempatiye sahip olmanın çok daha önemli olduğunun kavranması lazım. Çünkü bize uzun dönemde kazandıracak olan budur. Nitekim bugün çok net bir şey görüyoruz. Siyonistler ABD'den aldıkları destekle bölgemizi kasıp kavuruyorlar. Ama bu anlamda buna karşı mesela çok bir arada değiliz. Ortak düşmana karşı ortak hareketlerde bulunamıyoruz. Bu anlamdaki politik yanlışlar da buna katkıda bulunuyor. Yani işte Körfez ülkelerinin Amerika ile olan iş birliği, İran'ın ilk Suriye rejimine verdiği destek ya da ABD'nin Irak işgali döneminde ABD'ye karşı net tavır alınamaması gibi malzemeler, iç politik tartışmalar, ayrışmalar, ümmet olarak bizi zayıf düşürüyor, zaaflı duruma düşürüyor. Bu noktada yaşanan süreçleri daha soğukkanlı değerlendirip, adalet zemininde, kardeşlik ve ümmet bağlamında Müslümanların sonuçlar çıkartması lazımdır. Belki İran'ın şu anda maruz kaldığı bu emperyalist, Siyonist, bir anlamda haçlı ittifakı, Haçlı-Siyonist ittifakının saldırısı hem İran'ın kendisiyle alakalı değerlendirmesinde hem de Müslümanların İran'a göre değerlendirmelerinde inşallah daha tutarlı, daha sıcak ve samimi yaklaşım tarzını da beraberinde getirir diye dua ediyorum.
Bilal Karakurt: İran neden körfez ülkelerine saldırıyor ve bu saldırılar devam ederse savaşın bütün bölgeye yayılma ihtimali var mıdır?
Rıdvan Kaya: Yani körfez ülkelerine İran'ın karşılık vermesinin doğrusu iki boyuttan değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Bölgede Körfez ülkeleri unsuru var. Bu noktada Türkiye’de körfez ülkelerine daha yakın duruyor. Şöyle bir iddia var: Diyorlar ki biz bu savaşta körfez ülkeleri olarak Amerika'ya hava sahamızı açmadık. Üstlerimizi de kullandırmıyoruz. Dolayısıyla bizim hedef olmamız anlamsız. Nitekim savaşın ilk bir ayı dahi dolmamışken Körfez’e toplamda sekiz bin civarında drone ve füze saldırısı olduğu söyleniyor. Ve onların da buna karşı cevap verme haklarının olduğunu söylüyorlar. İşte Riyad'da on iki ülkenin katılımıyla bir bildiri yayınlandı. Bir taraftan bakıldığında gerçekten de işte Amerika ve İsrail, İran’a saldırırken İran’ın körfezi hedeflemesinin zaten var olan ayrışmayı daha da derinleştirmesi ve körfez bölgesindeki halkların da İran'a karşı düşmanlık hislerinin güçlenmesine sebep olabileceği endişesi var.
Bilal Karakurt: İran’ın iyice yalnızlaşma ihtimali var diyebilir miyiz?
Rıdvan Kaya: Evet tabi. Bu anlamda bu saldırılar doğru değil gibi gözüküyor. Fakat olayın İran cephesinden bakıldığında şöyle bir anlamı var: İran tabii çok ağır bir saldırıya maruz kaldı. Doğrudan Amerika'yı vurabilme imkânı yok. Amerika kıtasını vurabilmesi elindeki imkanlarla şu an için imkânsız. İsrail de çok uzakta. Dolayısıyla İran füzelerle İsrail’e ulaşabiliyor ama çok ağır bir saldırı yani İsrail’i caydırabilecek boyutlarda bir saldırıyı yoğunlaştıramıyor. Ama İran'a çok yakın bir coğrafyada, doğrudan Amerika'nın üsleri ve Amerika'nın askeri varlığı var. Sadece ticari ya da diplomatik varlık değil. Askeri varlığı var. Bu noktada İran'ın bu üsleri hedef almasının meşru olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğer siz bir saldırıya uğramışsanız ve saldırı yapan gücün de yakınınızda ve ulaşabileceğiniz noktada askeri varlığı mevcutsa bunun hedef alınması gayet bence mantıklıdır, meşrudur. Sonuç da doğurabilir. Yani bu anlamda yanlış da görmüyorum.
Körfez ülkelerinin hedef alınması ile ilgili bu tespitleri yaparken burada bir ayrıma gitmek gerektiği kanaatindeyim: Doğrudan halkın zarar göreceği yapılara ya da altyapıya değil, bu bölgedeki yabancı üslerin, askeri unsurların hedef alınması mantıklıdır. Hatta eğer bu ayrım net bir şekilde yapılabilirse inşallah Körfez bölgesindeki halkların da yönetimlerini sorgulamasının yolunun açılabileceği kanaatine sahibiz.
Süreç başladığında ABD, Körfez ülkelerindeki Amerika üslerinden pek çok askerini geri çekti. Bunların hedef alınabileceği korkusuyla geri çekti. Bakın mesela siz bir saldırı başlatıyorsunuz. Oradaki askerlerinizi korumak için de geri çekiyorsunuz ama oradaki Körfez ülkelerinin Körfez'den gidebileceği başka bir yer yok. Dolayısıyla bir saldırıya açık hale getiriyorsunuz.
Körfez ülkelerinin tutumuna bakacak olursak; İsrail'i koruyorsunuz, fakat İsrail'de birçok hava savunma sistemi var. Ona ilaveten orada Amerika'nın ayrı daha bir etkili hava savunma sistemi de kuruluyor. Ama mesela aynı hava savunma sistemi Körfez'de kurulmuyor. Yani Amerika bunu İsrail’de kuruyor fakat Körfez’de kurmuyor. Yani bu aslında Körfez bölgesinin Amerika tarafından nasıl görüldüğünün, bir sağmal inek gibi sadece onu istismar etmek için yaklaşıldığının çok açık bir göstergesidir. Burada İran siyaseten de açık mesajlar veriyor. Bizim Körfez halklarına karşı bir tutumumuz yok, biz buradaki üsleri hedef alıyoruz diyorlar. Gerçekten askeri olarak da bununla sınırlarlarsa bence tekrar ediyorum bunu doğru yapmış olurlar. Meşru bir durum olur.
Körfez ülkeleri biz bu üsleri kullandırmıyoruz, hava sahamızı kullandırmıyoruz açıklamalarını yapıyorlar. Ama bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Birleşik Arap Emirlikleri gibi, Bahreyn gibi zaten boğazına kadar İsrailleşmiş, Amerikan'ın çıkarlarıyla özdeşleşmiş güçlerin herhangi bir konuda bir irade ortaya koyabileceğini düşünmek zaten çok zor.
Bilal Karakurt: Tam da coğrafyamızda gelişen önemli olayları konuşurken İsrail’in aldığı son kararı da değerlendirebilir misiniz? İsrail parlamentosu çıkardığı yeni yasa ile Filistinli esirlerin idam edilmesini öngörüyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rıdvan Kaya: Öncelikle şunu görmek lazım. Bu Siyonistler 7 Ekim'den beri soykırım icra ettiler. Dolayısıyla aslında mesela biz şu an gündem oldukları için doğal olarak idamları tartışıyoruz. Ama aslında bu tartışma biraz abes de görülebilir. Şöyle ki zaten fiilen katlediyorlar. Yani herhangi bir yargı kararı olmaksızın katlediyorlar. Çocukları, kadınları, herkesi katlediyorlar. Yani 70 binden fazla insanı zaten katlettiler. Dolayısıyla idam tartışması bu anlamda biraz lüks kalıyor. Fakat bence burada idam tartışması şunları gösteriyor: öncelikle Siyonist çetenin işgalci varlık olarak hukuksuzluğunun ilanı oluyor. Dolayısıyla bu anlamda bunun üzerine gitmek lazım. Yani bunu vurgulamak lazım. Hani idam olayından ziyade bizatihi böyle bir teşebbüse girişmiş olması ve işgalci güç olarak Filistin halkını sindirmek için bu kararı alması ve parlamentosuna kabul ettirmesi, kutlamalar yapılması vs. Yani bizatihi bu işgalci çetenin ne kadar vahşi ve zalim olduğunun bir kanıtı olarak üzerine gidilmesi gereken bir unsurdur.
Bilal Karakurt: Kendi kendini ele verdi diyebilir miyiz?
Rıdvan Kaya: Yok. Şöyle: Siyonist çete içerisinde biliyorsunuz kanatlar var ve adeta kim daha zalim gözükürse puan topluyor. 7 Ekim'den sonra Siyonist toplumun elbette içerisinde muhalifler de var ama genel itibariyle vahşileştirilir. Daha da vahşileştiler daha doğrusu. Daha da soykırımı meşrulaştıran bir pozisyona geldiler. Dolayısıyla şu anda İsrail toplumu içerisinde sadece bakın devlet olarak söylemiyorum Yahudi toplumu içerisinde kim daha zalimleşecek yarışı var maalesef. Bu anlamda işte bu karar da biraz bunu yansıtıyor. Yani kendilerini işte o kabaran radikalleşen Yahudi toplumuna, Siyonist fanatizme uygun politikalar geliştirerek toplumsal zemin bulmaya çalışıyor siyasilerin bir kısmı.
Bunun uygulanabilme şansı bence yok. Şundan dolayı yok; zaten fiilen katlettikleri insanları ayrıca işte yargılayıp 90 gün içinde idam etmeleri vs. bunlar çok abes tartışmalar. İşte Batı Şeria’da yerleşimciler silahlarla geziyorlar. Rastgele insan avına çıkmış gibi Filistinlileri katlediyorlar. Gazze zaten açık bir insan avı alanı gibi yani safari sahası gibi Yahudiler için. Dolayısıyla buradan idam tartışması bence daha çok uluslararası zeminde tartışılması gereken bir konu. Yani Siyonistler burada kendi toplumlarının içerisinde bir dalga yakalanmaya çalışıyorlar. Siyonist siyasetçilerden bahsediyoruz. Bizim açımızdan uluslararası çerçevede Siyonistlerin vahşiliğinin bir kanıt olarak üzerinden gidilmesi gereken bir şey.
Bu noktada daha ziyade bana kalırsa bununla direnişi çözmeye çalışıyorlar. Tam da burada Siyonistlerin baştan beri anlamadıkları şey şu: Deyr Yasin katliamlarından başlayarak daha kuruluş aşamasında Siyonist çete işgalin başında Filistin halkını tehcirle, katliamla korkutarak kendisine burada bir yol bulmaya çalıştı. Ve Nesiller geçti. Filistin halkını söz gelimi aç bırakarak, işkenceyle, hapisle ve şimdi de idamla korkutup direnişten vazgeçirtmeye çalışıyorlar. Şunu görmüyorlar: Bu insanların direniş iradesi bütündür. Diyelim ki işte bir anne 11 tane çocuğu olan bir doktor bir anne, 10 tane çocuğunun şehit edildiği, katledildiği, kocasının ağır yaralandığı bir ortamda; “Hasbunallah ve Nimel Vekil” diyorsa ertesi gün görevine kaldığı yerden devam ediyorsa ve bununla alakalı olur herhangi bir pişmanlık ya da direnişe karşı bir hesap sorma tavrına gitmeyip bizzat Siyonist çeteyi bununla suçluyorsa siz bu halkı bu tür baskılarla, korkutarak, tehditle geri adım attıramazsınız. Ama bu bir kavgadır, bu bir savaştır. Nasıl bizim yani baktığımızda Siyonist zalimler zalimlik yarışına devam edeceklerse ki şeytan azapta gerek misali, bizim de burada direniş iradesini güçlü bir şekilde ortaya koymakla bunu daha da ilerilere taşıma sorumluluğumuz var. Bu kavganın bir, yani yeni bir safhası olarak görüyorum bunu. Çok belirleyici bir safha olarak görmüyorum açıkçası. Yani mevcut durumlara bakıldığında çok yeni bir olay değil ama belki bizim açımızdan yeni olan, yeni olarak gözükmesi gereken şey şu, Siyonistlerin uluslararası zeminde zaten giderek dünyada izole oluyorlar. En yakın dostları dahi onlara uzak durmaya çalışıyor, onlara sempati giderek azalıyor. Bu anlamda uluslararası zeminde, kamuoyunda Siyonistlerin o izolasyonunu bu tür vesilelerle daha da derinleştirmeye çalışmak lazım.
Bilal Karakurt: Kıymetli paylaşımlarınız için çok teşekkür ediyoruz






HABERE YORUM KAT