1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Performans düşkünleri ve zihniyet evsizleri
Performans düşkünleri ve zihniyet evsizleri

Performans düşkünleri ve zihniyet evsizleri

Gökhan Özcan, modern toplumda hız, verimlilik ve sürekli başarı beklentisinin birey üzerindeki olumsuz etkilerine temas ettiği yazısında, tükenmişlik, yabancılaşma ve anlam kaybına dikkati çekiyor.

24 Nisan 2026 Cuma 23:50A+A-

Performans Düşkünleri ve Zihniyet Evsizleri

Gökhan Özcan / Fokus+


 

Bugünün dünyasında zaman kendi yatağından akan bir ırmak değil; aynı zamanda önüne gelen her şeyi peşinden sürükleyerek üstümüze üstümüze gelen bir çığ adeta. Bize bu hissi veren, modernitenin parlak hedefler ardına gizleyerek hepimize kodladığı hız ve verimlilik mecburiyetlerinin insanlığımızda yaptığı tahribat olsa gerek! 

Modern zamanların insanı, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ağır bir buhran yaşıyor. Her alanda sanki elimizi uzatsak erişebileceğimiz onlarca seçenekle kuşatılmış durumdayız ve buna karşılık, bu seçeneklerin hiçbirisinde başarılı olamayacak kadar yetersiz hissediyoruz kendimizi. Yani “Yapabileceğim çok fazla şey var!” hissi ile “Ben hiçbir konuda yeterli değilim!” hissini bir arada bünyesinde bulunduran imkansız bir dünyanın vatandaşlarıyız bizler. 

Eskiden başarı dendiğinde; bir iş sahibi olmayı, bir yuva kurmayı ve asgari toplumsal standartlara uygun yaşamayı anlıyorduk. Mütevazı beklentilerimiz vardı hayattan. Hayatın bizden beklentilerinin de bundan fazlası olmadığına inanıyorduk. Şimdi bir insanın çevresi ama daha da önemlisi kendisi için başarıya erişmek, pek çok başka ve erişilmesi zor hedefe ulaşmayı gerektiriyor. Günümüzde herhangi bir bireyin başarılı kabul edilebilmesi için, şartları ne olursa olsun, bir sürü modern imtihandan çok iyi puanla geçmesi şartı var. Hem kariyer basamaklarını hızla tırmanması hem biyolojik saatini dengede tutacak kadar sağlıklı beslenmesi hem de mesela dünyanın orasına burasına bir kaşif gibi seyahat edebilmesi ve daha birçok başka trend gerekliliğinin ihtirasla yerine getirebilmesi lazım! Üstelik bütün bunları yaparken dijital itibarını asla düşürmeyip sürekli yükseltmesi gerekiyor. 

Bunlar yeni hayatın olmazsa olmaz normları kabul ediliyor; bu normlara uymayan herkes de başarısız sayılıyor ve kendini öyle hissetmesi yolunda baskılanıyor. Bu adı konmayan baskı mekanizmasının ağına düştüğümüz zehirli bir örümcekten farkı yok, debelendikçe daha da batıyoruz. Nihayetinde hepimiz erişilmesi güç hedefler için mütemadiyen kendini tüketen performans düşkünleri haline geliyoruz. 

Son yılların popüler düşünürü Byung-Chul Han, ‘Yorgunluk Toplumu’ adını verdiği eserinde bu durumu çarpıcı bir şekilde teşhis ediyor: 

"Performans öznesi, kendisini öldüresiye çalıştırana dek özgürlükten faydalanmaktadır. Kendini sömürme, özgürlük duygusu eşliğinde gerçekleştiği için, yabancı sömürüden çok daha verimlidir. Burada sömüren aynı zamanda sömürülendir. Fail ve kurban artık birbirinden ayırt edilemez. Bu kendine referanslılık, bir tür paradoksal özgürlük yaratır ki bu da içindeki şiddet yapıları nedeniyle aslında bir zorlamaya, mecburiyete dönüşür. Performans toplumunun psişik hastalıkları, işte bu paradoksal özgürlüğün patolojik dışavurumlarıdır."

Han’ın bu tespiti, modern döngünün nasıl gönüllü bir tükenişe davetiye çıkardığını ve performans değirmeninde hepimizi nasıl yavaş yavaş öğüttüğünü açıklıyor. Bizler gerçeği daha doğrudan, daha net söylersek; yeni kölelik düzeninin efendilere ihtiyacı yok artık; bizler, yani dünyalılar, bizzat kendimizin sömürgecisi, kendi performansımızın değnekçisi haline gelmiş durumdayız. 

Uyarı niyetine söyleyeyim, sıradaki cümle canımızı daha da fazla acıtacak: "Yapabilirim" dedikçe tükenen, tükendikçe daha fazla yapmaya zorlanan bir ruh hali, modern insanın asli karakteri haline gelmiş durumda.

Bu genel yorgunluk iklimi içinde en bahtsız olanlar yolun başındakiler, yani gençler! Onlar, arkalarından itilerek katılmaya zorlandıkları bir yarışı orasından burasından çökmeye başlamış bir pistte ölümüne sürdürmek zorundalar! Yazık ki bu bahtsız kuşaklar bu çılgın performans toplumunun ve bu sağır edici dijital gürültünün içine doğdular. Onlar için bu cadı kazanının altına ateşi kim yaktı ve o ateş sönmesin diye kimler habire odun taşıdı, bunu söylemeye dilim varmıyor.

Şunu biliyoruz; önceki kuşakların "çalışırsan kazanırsın" formülü artık hayat nezdinde pek bir karşılığa sahip değil! O denklem bozulalı çok oldu, yerine çok daha acımasız bir denklem kuruldu. Genç bir birey için gelecek, umutla beklenen bir bahar değil artık, daha ziyade yönetilmesi gereken bir krizler bütünü! En azından gençlerin büyük çoğunluğu için yaygın hissiyat böyle! 

Mark Fisher, ‘Kapitalist Realizm’ kitabında bu ‘geleceksiz kalma’ hissini şu sözlerle tarif ediyor: 

"Geleceğin iptal edildiği bir zamanda yaşıyoruz. 21. yüzyılın kültürü, 20. yüzyılın mirasıyla beslenen ve artık yeni bir şey üretemeyen bir nostalji döngüsüne hapsolmuş durumda. Gençler için 'yeni' bir gelecek hayal etmek, dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor hale geldi." 

Fisher’ın işaret ettiği ve kimilerince karamsar bulunabilecek bu ‘gelecek’ tarifi, günümüz genç kuşaklarının neden bu kadar erken yaşta havlu attığını ve nerede tıkandıklarını tam isabetle açıklıyor. Dünyanın sonunun gelme ihtimali, mesela kendine başını sokabileceği mütevazı bir ev alabilme ihtimalinden daha yüksek görünen bir genç için, o bitmek bilmeyen performans yarışına dahil olmak anlamsız hale geliyor doğal olarak. Afaki ve erişilmez hedefler için delice mücadele etmek içinse hiçbir gerekçesi o gençlerin. 

İşin daha dramatik tarafı; bu erken tükenmişliğin etkilerinin, sadece hayatın ekonomik veçhesiyle sınırlı kalmayıp, varoluşsal bir yıkımın tetikçisi olarak da ortaya çıkıyor olması…  Albert Camus’nun, on yıllar öncesinden modern insanın kendi başına bela ettiği bu tüketici mekanik döngüye dair sözleri ne kadar manidar: 

"Yataktan kalkış, tramvay, dört saat iş, yemek, tramvay, dört saat iş, yemek, uyku ve pazartesi salı çarşamba perşembe cuma cumartesi hep aynı tempo, bu yol çoğu kez kolayca izlenir. Ama bir gün 'neden' sorusu yükselir ve her şey bu şaşkınlık rengine boyanmış bir bitkinlikle başlar." 

Bugün genç kuşaklar için bu "neden" sorusu, henüz kariyerlerinin en başında, hatta üniversite sıralarında, hatta ilk gençliklerinin daha ilk adımlarında yakalarına yapışan bir karabasan... Çünkü bu yeni düzenin hayatı işgalinin sessiz yancıları olarak biz yetişkinler, gençlerimizi bitkinliğin bir sonuç değil, başlangıç noktası olduğu bir dünyaya ittik, itiyoruz. Ne kadar kahredici! Ümitlerin, hayallerin, mutlu beklentilerin sesi olması gereken gençler çoğunlukla suskun artık. Bir sessiz çığlık olarak duruyor onlarla aramızda söylenmeyen, söylenemeyen şeyler. Durum bugün için tam böyle değilse bile, böyle olmaya çok yakın!

İçinde bulunduğumuz çağda dijitalleşme, bu sessiz çığlığın hem sahnesi hem de kör kuyusu işlevini görüyor. Sosyal medya mecraları genç kuşaklar için, kendilerini ifade ettikleri, geliştirdikleri, zenginleştirdikleri ve gerçekleştirdikleri bir zemin olmaktan çıktı ne yazık ki, bu mecralar gençler için kendilerini her an başkalarıyla kıyasladıkları devasa ve yanıltıcı bir boy aynasına dönüşmüş durumda. Bu yaralayıcı tehlikelerle dolu arenada var olma çırpınışları ve boşluğa akan bütün bu ‘kaydırma’ seansları, farkında olmadan, içten içe yoruyor acemi insanlıklarını onların.

Erkenden yorulan genç ruhların sessiz çığlığı, sağır bir dünyanın duvarlarına çarpa çarpa kırılıyor çoğu zaman. Bazen hayattan sessiz bir istifaya dönüşüyor sonunda, bazen de kendisinin acıttığı gibi başkalarının da canını acıtmaya niyetlenen bir infilaka, bir yoldan çıkışa sebep oluyor. Hatta kahredici bir yangına, bir vahşete, bir yıkıma da varabiliyor işin sonu. Bu öfke bir suça dönüşmüşse, suçu işleyenler olması gerektiği gibi hayattan yalıtılabiliyor; ancak o suçun köklerinin uzandığı yere uzanıp oralar temizlenemezse pek bir şey çözülmüş olmuyor. 

En büyük yanlış, ortaya çıkan vahim sonuçların sadece bireysel bir psikolojik çöküntü ya da sapmanın eseri olduğunu düşünmek, konuyu zemininden ve amillerinden kopararak ele almak olacaktır herhalde. Meselenin adli boyutunun ötesinde bir gerçekliği olduğunu ve sistemik bir krizle karşı karşıya olduğumuzu idrak etmek durumundayız. 

Sürekli büyüme, sürekli verimlilik ve sürekli görünürlük üzerine kurulu bu düzen, ‘insan’ı bütünlenemez şekilde parçalara ayırıyor. İnsanın tabiatındaki o ‘inanma’ ihtiyacını, o ‘durma’ beklentisini, o ‘sessizlik’ arayışını ve ‘anlam’ talebini yok saymanın, bunu bir dünya düzeni olarak dayatmanın üretebileceği bundan başka bir sonucu olması da zaten beklenemezdi.

Bu cendereden çıkış yolu, Byung-Chul Han’ın sıklıkla işaret ettiği gibi modernitenin dayatmalarına ‘hayır’ diyebilme bilincine geri dönmekle bulunabilir ancak. Her şeye yetişemeyeceğimizi, her şeyi bilemeyeceğimizi ve her an performans sergilemek zorunda olmadığımızı kabul etmek… Bugün yapılabilecek en radikal insanca eylemler bunlar olsa gerek. Bizler, hıza kurban ettiğimiz o insanlık bilincini yeniden kuşanmadıkça; modern dünya sadece daha hızlı koşan ama hiçbir yere varamayan yorgun karaltıların, yeşermeden kuruyup giden filizlerin, kendi hayallerinde tükenen umutların dünyası olmaya devam edecek belli ki. 

 

HABERE YORUM KAT