1. YAZARLAR

  2. Haksöz

  3. Şeyh Seyyid Hasan Nasrallah: Mücadele ile Dolu Bir Hayat

Şeyh Seyyid Hasan Nasrallah: Mücadele ile Dolu Bir Hayat

Aralık 2006A+A-

Onun resmini dünyanın bir çok yerinde yapılan gösterilerde görebiliriz. Portresi Müslüman dünyanın birçok yerinde arabaları, dükkanları, evleri ve ofisleri süslemektedir. Onun tombul, sakallı, gözlüklü yüzü posterlerde, ilan tahtalarında, duvarlarda, anahtarlıklarda kolyelerde ve ekran koruyucularında karşımıza çıkmaktadır. Taraftarları ve hayranları ateşli konuşmalarını seçerek cep telefonlarında melodi olarak kullanmaktadırlar. Bu mevsim Mısır'da en kaliteli hurmaya onun adı verildi. Hizbullah'ın genel sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah Müslüman dünya ve diğer bölgelerde de herkesçe bilinen bir isim haline geldi. Müslüman dünyada en karizmatik, güvenilir, dürüst ve ilham alınan şahsiyetlerden bir tanesidir. Fakat İsrail'i ardı ardına ağır yenilgilere uğratan bu lider, Hasan Nasrallah kimdir? 

Hasan Adulkerim Nasrallah 31 Ağustos 1960 yılında Lübnan'ın başkenti Beyrut'un batısındaki varoşların fakir bir mahallesinde dünyaya geldi. Ailesi Güney Lübnan'ın Tyre kentine bağlı el-Bazuriyye'nin bir köyündendir. Dokuz çocuklu ailenin en büyüğüdür. Babası Abdulkerim geçimini mahalle bakkallığı yaparak sağlıyordu. Cüzi gelirini de mütevazi bir hayat yaşamak ve çocuklarının iyi birer eğitim almaları için harcıyordu. Boş vakitlerinde genç Nasrallah bakkalda babasına yardım ederdi. O yaşlarda doymak bilmez bir okuyucu olmuştu. Din ve politika konularına ve Doğu Beyrut'un Müslüman mahallelerindeki camilere özel bir ilgisi vardı.

1975 yılında iç savaş çıktığında diğer Müslüman mahalleler ve Beyrut'un doğusundaki Filistin mülteci kampları ile birlikte yaşadığı mahalle Karantina da Lübnanlı Hıristiyan Falanjistlerin saldırısına uğradı. Ailesi ata toprağı olan Bazuriyye'yi terk etmek zorunda kaldı. O dönemde Genç Nasrallah Emel Hareketine katılarak aktif siyasete başladı. Bu hareket 1970'lerin ortalarında Musa es-Sadr tarafından Şii toplumunu daha iyi bir konuma getirmek için oluşturulan bir politik gruptu. Zekası ve olgun tavırlarıyla köyünde Emel'in temsilcisi oldu.

Güneyde kaldığı sıralarda Nasrallah'ın dini konulara ilgisi yoğunlaştı. Bölgede yaşayan Irak kökenli bir alim olan Seyyid Muhammed al-Garawi'nin dikkatini çekti. Nasrallah'a eğitimini Irak'ın Necef bölgesinde Şia havzasında (seminerlerinde) sürdürmesini önerdi. Böylece 1976 yılında Ayetullah el-Uzma Seyyid Muhammad Bakır es-Sadr'a gönderilen bir tavsiye mektubuyla Irak'a gitmek için yola çıktı. Fakat Necef'te kısa süre kalabildi. Necef o sıralarda yoğun bir Baas zulmü altındaydı. 1978 yılında Iraklı yetkililer yüzlerce Lübnanlı ve diğer ülkelerden gelen öğrencileri Necef'teki havzadan çıkarttılar. Nasrallah da Baas zulmünden kaçmak için Lübnan'a dönmek zorunda kaldı.

Nasrallah'ın Necef'teki kısa ikameti bir çok yönden kendisi üzerinde silinmez izler bıraktı. İslam dini ve derslerine paralel olarak öğrenciler Necef'te sosyal bir çevre, nefs tezkiyesi ve manevi derinlik kazandılar. Bu Nasrallah'ın doğuştan getirdiği, hayatta sadelik ve sıradan bir yaşam sürme tercihleriyle de uyum sağlıyordu. Nasrallah Necef'te dini ve manevi eğitimle sınırlı kalmadı. Necef'te bulunduğu sıralarda rahmetli İmam Ruhullah Humeyni, Muhammad Bakır es-Sadr ve Ayetullah Muhammed Sadık es-Sadr'ın (Seyid Mustaf el-Sadr'ın babası) da dahil olduğu siyasi bilinç sahibi bazı alimlerle temas halinde oldu. Necef'teki günlerinde Irak'taki Şii politik aktivizmin yükselmesine tanık oldu. Şia içerisinde pasifist ve apolitik eğilimliler arasında giderek yükselen muhalefete İslami Dava Partisi ve İslami Eylem Hareketi öncülük ettiler. Nasrallah, önceleri İslami Dava Partisi'ne yakın olup daha sonra Hizbullah'ın lideri olan Seyyid Abbas el-Musavi ile tanıştı.

Lübnan'dan döndükten sonra Bekaa vadisinin doğusundaki Ba'elbek'de Seyyid Abbas el-Musavi tarafından kurulan yerel bir havzada hem eğitim gördü, hem de ders verdi. Fakat eğitim faaliyetleri onu politik aktivizmden alı koymadı. Henüz 19 yaşındayken Emel'in Bekaa'daki politik temsilcisi olarak seçilmesi kendisine otomatik olarak Emel'ın merkezi siyasi bürosunun üyesi konumunu kazandırdı. Gerek havzada, gerekse de politik mitingler ve toplantılarda olağanüstü hitabet mahareti ile sivriliyordu. Ateşli vaazları ve sert politik konuşmaları sayesinde giderek geniş bir hayran ve taraftar kitlesi kazandı.

1982'de İsrail'in Lübnan'ı işgali sırasında Emel içinde yaşanan istifalar hareketi sarstı. Hareketin lideri Nebih Berri'nin işgalden sonra dönemin cumhurbaşkanı İlyas Sarkis tarafından kurulan Ulusal Kurtuluş Komitesine katılmayı kabul etmesi tepki doğurdu. Emel'in yönetim konseyinde bulunan ve göze çarpan şahsiyetlerinden olan Hüseyin el-Musavi'nin başını çektiği itirazcı grup Berri'yi Beşir Cemayel ile aynı cepheye katıldığı için suçladılar. Beşir Cemayel iç savaş döneminde Lübnanlı ve Filistinli sivillerin maruz kaldığı birçok katliamdan sorumlu Lübnan Güçleri adlı milis grubunun komutanıydı. Nasrallah da Emel'den ayrılan ve bilahare İsrail işgaline karşı silahlı direniş hareketini oluşturanlardan biriydi. Bu hareket İran İslam Cumhuriyeti'nden maddi ve manevi destek görmüştür. Tahran, işgale karşı bin kişilik bir Devrim Muhafızları Gücünü Lübnan'a gönderdi. Bu güçler Bekaa Vadisinde üs kurdular ve Emel'den ayrılan gruplara askeri eğitim verdiler.

Nasrallah'ın Hizbullah içerisindeki konumu hızlı bir şekilde yükseldi. Üstlendiği ilk görev işgale karşı askeri birliklerin yönetilmesi oldu. Daha sonra Beyrut'ta parti yönetiminde başvekil oldu ve sonrasında organizasyonu yönetti. 1980'lerin ortalarında yeni oluşturulan genel yürütme sorumluluğuna getirildi. Hizbullah şura meclisi tarafından alınan kararların uygulanması ile görevliydi. İsrail işgal güçlerine karşı yoğunlaşan gerilla savaşında Nasrallah yetenekli bir gerilla komutanı olarak sivrildi. 1987 yılında Beyrut'un güneyinde yaşanan çatışmalardan sonra Emel militanlarının bu bölgelerden çıkartılması sürecinde de başarılı bir liderlik yürüttü.

Daha sonraları Nasrallah'ın dini ilimleri öğrenme arzusu İran'ın Kum kentine yöneltti ve orada havzaya katıldı. Fakat hem İsrail işgal birlikleri ve Güney Lübnan Ordusu adlı milis grubuna karşı sürdürülen direniş ve hem de Hizbullah ile Emel arasında yeniden alevlenen çatışmalar onu 1989 yılında tekrar Lübnan'a dönmeye zorladı. Bu tarihten itibaren Nasrallah artık partinin merkez komitesinin bir üyesiydi. Güney Lübnan'da,  İklim et-Tuffah'da Emel birliklerine karşı sürdürülen zorlu mücadeleyi yönetirken hafif yaralandı. Aynı yıl Tahran'a gönderildi ve 1991 yılına kadar İran İslam Cumhuriyeti'nde Hizbullah'ın temsilcisi olarak görev yaptı. 

1992 yılı Şubatı'nda İsrail'in Seyyid Abbas el-Musavi'yi bir helikopter saldırısıyla şehid etmesi üzerine Hizbullah'ın genel sekreterliği görevini üstlendi. Nasrallah'ın liderliğinde Hizbullah hem askeri, hem de örgütlülük ve medya alanlarında büyük gelişme gösterdi ve bunun neticesinde İsrail işgal güçleri Mayıs 2000'de Güney Lübnan'dan tamamen çekilmek zorunda kaldı.

Eylül 1997'de 18 yaşındaki en büyük oğlu Hadi, Güney Lübnan'ın Cebel er-Rafi bölgesinde İsrail güçleriyle girişilen çatışmada şehid oldu ve cesedine İsrailliler el koydu. Nasrallah yaşanan bu durumu olağanüstü sakin ve soğukkanlı bir şekilde karşıladı. Hadi'nin ölümünden bir gün sonra bir Hizbullah toplantısında kalabalığa hitap eden Nasrallah: "Hizbullah'ın liderleri konumunda olan bizler gelecek kaygısıyla çocuklarımızı diğer Müslüman gençlerden ayırmayız. Bizler çocuklarımız cepheye gittiğinde onlarla gurur duyarız. Ve şehid olduklarında da sağlam durur, başımızı dik tutarız." diyordu. Hadi'nin naşının geri alınması ancak bir yıl sonra gerçekleşen değiş tokuşla mümkün oldu. Antlaşma gereği Hizbullah'ın teslim ettiği 1997 yılında öldürülen bir İsrail donanma komandosunun cesedine karşılık, İsrail 60 Lübnanlı tutukluyu serbest bırakmış, ayrıca 39 savaşçının naşını geri vermişti. 

İsrail'in Güney Lübnan'ın büyük bir kısmından geri çekilmesi Nasrallah'ın Arap dünyasında rakipsiz bir ün kazanmasına sebep oldu. Daha sonraki dönemde Nasrallah İsrail işgalinin devam eden sonuçları üzerinde ve özellikle de 1967 savaşında Suriye askerlerinin denetimindeyken İsrail tarafından işgal edilen Şeba Çiftliklerinin kurtarılmasına yoğunlaştı. Aynı zamanda İsrail hapishanelerinde bulunan Lübnanlı ve Arap tutukluların serbest bırakılması için elinden gelen her şeyi yapacağına söz verdi. Bir toplantıda bu konuya dair konuşmasında, üzerine basa basa: "Biz savaşçılarımızı hapishanelerde çürümeye asla terk etmeyiz." Diyordu. Nitekim 2004 yılında sözünü tuttu: İsrail ve Hizbullah arasında uzun süren ve zorlu değiş tokuş müzakerelerinde netice aldı ve görüşmeler yüzlerce tutuklunun İsrail hapishanelerinden salıverilmesiyle sonuçlandı. Görüşmelerin akışı sırasında İsrailliler tüm Lübnanlı tutukluların serbest bırakılmasını tasarladılar. Fakat iç politik kaygılarla birkaç tutuklunun alıkonulmasına karar verdiler. Bu tutsaklara karşılık 1986 yılında Sayda yakınlarındaki Aynel Hilve Filistin mülteci kampına hava saldırısı düzenlerken uçağı düşürülen ve Emel savaşçıları tarafından yakalanan İsrailli pilot Ron Arad'ın nerede olduğu hakkında Hizbullah'dan bilgi edinmeyi hedeflediler. Serbest kalan tutsakları karşılama töreninde Nasrallah İsraillilerin gelecekte tutukluları alı koymakla nasıl bir "aptallık" yaptıklarını göreceklerini söyledi. Daha sonra da bir çok konuşmasında Lübnanlı tutukluların serbest kalması için ellerinden gelen her şeyi yapabileceklerini, gerekirse İsrail askerlerini kaçırabileceklerini söyledi.

Nasrallah sözünün eri olduğunu gösterdi. 12 Temmuz'da Hizbullah tarafından yürütülen askeri bir operasyon iki İsrail askerinin esir alınmasıyla sonuçlandı ve böylece kısa süre önce yaşanan savaşın fitili ateşlenmiş oldu. Hizbullah'ın düzenlediği operasyonun al-va'ad as-sadiq (doğru söz) olarak isimlendirilmesi Nasrallah'ın tutsakların serbest bırakılması için vermiş olduğu sözü çağrıştırıyordu.

Rahmetli İmam Humeyni gibi Nasrallah da liderlik görevini icra ederken dünyevi zevklerden kaçınan ve mütevazi ve disiplinli bir hayat tarzına ihtimam gösteren devrimci bir zühd erbabı sıfatını hak etmektedir. İsrail ile yapılan ve 33 gün süren son savaşta mahrumlarla dayanışma amacıyla günlerinin çoğunu oruçlu geçirdiği ve yine bu süreçte yatak veya döşekte yatmayıp, yere serili bir battaniye üzerinde uyumayı tercih ettiği söylenmektedir. Bu tarz bir tevazu, nefis terbiyesi ve başkalarının yaşadıklarını anlayabilmek için sıkıntılara katlanmayı ve halktan biri olabilmeyi becermek, İslami bir lider için karizma, bilgi, zeka, yetenek ve cesaret sahibi olması kadar önemli bir vasfı olarak görülmelidir. 

Çeviren: Barış Hoyraz / Crescent Ekim 2006

Bu yazı toplam 5813 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR