1. YAZARLAR

  2. Zehra Ç. Türkmen

  3. Modern Toplumlarda Yaşlılar ve Yaşlılara Verilen Değer

Zehra Ç. Türkmen

Yazarın Tüm Yazıları >

Modern Toplumlarda Yaşlılar ve Yaşlılara Verilen Değer

Temmuz 2005A+A-

"Önemli olan hayata yeni yıllar eklemek değil yılları hayata eklemektir."

Dünya hayatını insanoğlu için oyun ve bir imtihan yeri olarak yaratan Yüce Allah evrenle ilgili belirli ölçüler tayin etmiş, gecenin ardından gündüzü, günleri, ayları ve mevsimleri yaratarak tabii yaşamı bir denge üzerine oturtmuştur. İnsanoğlunu da tıpkı tabiat kanunları gibi bir düzen içerisinde yaratmış, hayatını zorunlu evrelere ayırmış ve her evreye özgü bir takım sorumluluklar yüklemiştir. Yaşlılık dönemi, insanoğlunun geçireceği bu evrelerden biridir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Sizi önce topraktan, sonra nutfe (sperm)den, sonra kan pıhtısından yaratan sonra sizi bir çocuk olarak dünyaya getiren, sonra olgunluk çağına ve nihayet ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O'dur. Kiminiz de daha önce öldürülür. Bunları taktir ettiği belli bir vakte ulaşasınız diye yapıyor. Umulur ki aklınızı kullanırsınız." (40/67)

Sözlükte yaşlı insan, takvimsel yaşı ilerlemiş, ihtiyarlamış kimse anlamına gelmekle birlikte aynı zamanda deneyimli, tecrübeli kişi anlamında da kullanılmaktadır. Peki yaşadığımız toplumda ve diğer modern toplumlarda yaşlılık neyi çağrıştırmaktadır; yaşlı insanlara verilen değer nedir?

Ne yazık ki içinde yaşadığımız modern toplumda nüfusun bir kesimini oluşturan (ki her genç insan birer yaşlı adayıdır) yaşlı insanlara dair düşüncelerin çoğu pek olumlu değildir. Yaşlılık çoğu insan için bir bitiş, bir çöküş dönemi olarak algılanmıştır. Yaşlılık insanın ölüme en yakın olduğu ve bu yüzden de sürekli ölüm tedirginliği taşındığı, çeşitli sendromların yaşandığı, çoğu kez de başkalarına muhtaç olunan, üretemeyip sadece tüketilen bir dönem olarak değerlendirilmiştir.

Çağlara ve toplumlara göre yaşlılık tanımı değişmiştir. İlk insan topluluklarından bu yana vahyin biçimlendirdiği toplumlarda yaşlılar, geleceği kuran insanlar bağlamında takdire değer ve saygı duyulması gereken muhataplar olarak algılanmışlardır. Ayrıca İslami ve insani değerleri taşıyan ve yaşatmaya çalışan yaşlılar, tecrübe ve birikimleriyle hayata daha olgun ve dengeli bakabilecek insanlar olarak değerlendirilmişlerdir. İslam toplumunda gençlerin dinamizmi ve heyecanları, yaşlıların tecrübesi ve olgunluklarıyla dengelenerek hayat çeşitlendirilmiştir.

Müslümanların işleri istişare ileydi ve emanetler ehil olanlara verilirdi. Gençlerin ve ihtiyarların özelliklerinin istişare halkasında temsil edilmesi, ümmetin ufuk açan zenginliğini ifade ederdi. Peygamberimiz (s) 63 yaşında vefat etti. Çok daha uzun ömürlü yaşayan peygamberler ve salihler olmuştu. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi sahabeler, hayatlarının son dönemlerinde güzel icraatlarda bulunmuşlar ve olgun örneklikler sergilemişlerdi. İslam toplumunda ancak fizyolojik nedenlerden ötürü ya da kendini yenileyemedikleri için akli melekelerini yeterli düzeyde kullanamayan yaşlılar, fonksiyonel alanlardan uygun formüllerle uzaklaştırılmışlardır.

 Eski dönemlerde de kendini yenileyemeyen, fıtri kabiliyetlerini kullanmakta fonksiyonsuzlaşan yaşlılara hayat sorunlarıyla ilgili görevler verilmemiştir. Bazı kere de yaşlılar sakatlarla eşdeğer sayılmış, toplum tarafından istenmeyen, acınmaya muhtaç kişiler olarak algılanmış, böylece yaşlıların birikim ve deneyimleri göz ardı edilmiştir.

Eski Roma toplumunda ailenin reisi olan erkek mal ve mülkün tek sahibi olarak kabul edilmiştir. Baba yaşadıkça erkek çocuk hiçbir söz hakkına sahip olamazken, ancak babasının ölümünden sonra Roma vatandaşı sayılabilmiştir. Bu tür baskıcı ve zoraki bir itaatin var olduğu aile ortamında ise yaşlı insana saygı sadece göstermelik bir davranıştan öteye geçememiştir. Baskıcı itaatin getirdiği göstermelik saygının aşıldığı bazı ilkel toplumlarda ise zor şartlar nedeniyle yaşlı insanın aile içinde tüketen ve bakımı oldukça zorlaşan bir birey olarak görülmesi, onun ölüme itilmesine neden olmuştur. Sibirya'da yaşayan bazı kabilelerde bir yük haline gelen yaşlı insanın aile meclisi tarafından ölümüne karar verilmesi ilginçtir. Aile meclisi yaşlı kişinin nerede, nasıl ve ne şekilde öldürüleceğinin kararını alır, eğer aile yaşlıyı öldürmek istemezse onu kendi başına uzak ve ıssız bir yere bırakarak ölüme terk ederdi.

Oysa vahye muhatap olan bütün toplumlarda yaşlılara saygı ve sahiplenme bilinciyle yakınlaşmak, ibadi ve insani bir sorumluluk olarak algılanmıştır. Genellikle tarım toplumlarında da yaşlılar, büyük aile yapısı içinde hep otorite olarak görülmüşlerdir. Büyük aile modelini içinde barındıran Osmanlı toplumunda çocuklar erken yaşta evlendikleri için baba ocağında kalırlardı. Evin reisi daima baba idi. Baba veya büyükbabanın yanında, anne veya büyükannenin de öncelikli rolü söz konusuydu. Baba ölünce yerine evin en büyük oğlu geçerdi. Fıkıh kitaplarındaki aile mükellefiyetiyle ilgili düzenlemeler de bu örfe göre yapılırdı. Bedensel zaaflar yaşlı insanın otoritesini kaybetmesine engel teşkil etmez, ailede tecrübeli kişi olarak görülmeye devam eder ve otoritesini daima korurdu.

Ancak sanayileşmeyle başlayan şehirleşme hayatında gerek sosyal, gerek ekonomik ve gerek psikolojik anlamda bir çok problemler meydana gelmiş ve bu problemlerle beraber ucuzlayan insan hayatı da büyük oranda değişikliğe uğramıştır.

Köyden kente göçün neticesinde başlayan hayat kavgası aile demografisini etkilemiştir. Büyük ailenin tersine şehirlerde derme çatma evlerde oluşturulmaya çalışılan yeni tip ailelerde (daha sonraları bunlara çekirdek aile denilecektir) çocuk gibi yaşlı insan da yük olarak görülmeye, çoğu kez tüketici bir obje olarak algılanmaya başlanmıştır. Tabii ki mesai yoğunluğu ve ekonomik nedenlerle çocuk sayısının giderek azaldığı bir ortamda yaşlı insanın varlığı da tartışma konusu olmuştur.

Ticaret ve sanayileşme sürecinin büyüttüğü kentleşme olgusu, sadece sosyal yapıyı biçimlendirmemiş aynı zamanda insan hayatını ve özelde yaşlı insanın yaşamını da büyük oranda etkilemiştir. Yaşlılar köy ortamından ve akraba çevresinden kopmuş, şehir hayatının akışı içinde yalnızlaşmışlardır.

21. yüzyıla geldiğimizde yaşlı insanın problemi sadece endüstri ülkelerinin sorunu olmaktan çıkmıştır. Çünkü kapitalist değerler ve tüketim kültürü küreselleşme adı altında tüm dünyamızı ve sosyal yaşantımızı kuşatmakta ve etkilemektedir. Bu nedenle yaşlıların sorunu dünya halklarını da içine alan evrensel bir sorun haline gelmiştir. Türkiye nüfusunun %65-70'i 40-45 yıl önce köyde yaşarken, şu anda şehirde genellikle iptidai şartlar altında yaşayan insanların oranı %70'leri geçmiştir. İşsizliğin %15'ler sınırına dayandığı, geçim sıkıntısı nedeniyle artık büyük ailelerin değil, çekirdek ailelerin bile dağıldığı ve ortamın da bu dağılmayı beslediği bir dramı yaşamaktayız. İşsiz insanlar hamal pazarlarında beklerken yaşlarına göre değil, kaslarına göre seçilmekte; daha iyi şartlarla şehir hayatına katılan yaşlılar ise modern hayatın kuşattığı çocukları ve torunlarıyla nasıl baş edeceklerini bilmez bir çaresizlikle gittikçe kenara itilmektedirler.

Endüstrileşme küçük aile ile büyük aileyi birbirine karşıt iki kutup haline getirmiş ve giderek bireyselleşen bir toplumda artık herkes kendine ait bir dünya kurmanın çabası içine girmiştir. Aile içinde dayanışma azalırken bu azalma neticesinde de kendinden başka her bireyin yük olarak algılandığı bir yaşam tarzında çocuk için kreşler, yaşlı için çeşitli bakımevlerinin varlığı elzem bir hal almış, insanlar arasında iletişim ve dayanışma kaybolmaya başlamıştır. Bireyselliği önceleyen "Aydınlanma" süreci ve liberalizm, kalabalıklar içinde yalnız bireyler üretmiştir.

Bir teolog olan Reimer Gronemeyer Zaman İçinde Değişen Yaşam adlı kitabında 21. yüzyıl endüstri toplumunda insan hayatını şu satırlarda özetlemektedir:

"Çocuklar çoğu için bir zenginlik değil, daha ziyade bir yük idi. Yaşamın anlamı, daha fazla satın alabilmek için çalışmaktan ibaretti… Çocuk yapmanın temel nedeni çoktan kaybolup gitmişti. Yaşlıların bakımını resmi ve yarı resmi kurumlar yapıyordu.

Çocuk ve yaşlılar üretimin dışındaydılar, onlar tüketiciydiler, özellikle hizmet tüketicisi. Yaşlılara ve çocuklara bakabilmek için dev bir mekanizma kurulmuştu: Çocuk yuvaları, yüksek okullar, yaşlı evleri, bakımevleri, kantinler, 'seyyar yemekhaneler' vs…

Aile içi kuşaklar arası dayanışmanın yerine 'ilişkiler' geçti. Bunlar geleneklere ve dine dayanmıyorlardı... Daha sonra her yaşam dönemi için bir uzman ortaya çıktı. Gençlik terapisti, yaşlı terapisti, ölüm terapisti vs. Uzmanlar dini kültürün son izlerini de ortadan kaldırdılar ve böylece modernleşmeye son bir hız daha kazandırdılar."

Endüstri toplumunda birey, kapitalizmin biçimlendirdiği bir tüketim nesnesiydi. Her bireyin kendi başına ayakta kalması, aynı zamanda kendi yalnızlığını da üretmesi demekti. Modernizmin daha da dünyevileştirdiği hayatımızda, insanlar paraları veya fizyolojik özellikleriyle değer kazanmaktadırlar. İnsanlar yaşlandıkça bedensel güzelliklerini yitirirken genellikle çevrelerini de yitirmeye başlamaktadırlar.

Oysa vahyin hitap ettiği yaşlı insan ölünceye kadar okumaya, tefekküre ve ibadete davet edilen, Hz. Muhammed'in örnekliği ile kıyametin kopacağı bilinse bile elindeki fideyi dikmeye yöneltilen, yaşlandıkça "öf" denmekten kollanan, kas gücünden olmasa da en azından istişari olarak beyin gücünden istifade edilen ve saygı duyulan bir varlıktır.

Sanayi toplumunda yaşlıların değer kaybını üç maddede özetleyebiliriz.

1.         Büyük aileden çekirdek aileye geçiş.

2.         Yaşanılan ekonomik problemlerde yaşlının tüketici olması.

3.         Yeni yaşam tarzını karşılayacak değerler bakımından güçlük çekilmesi.

 Böyle olunca da yaşlı, yaşı çok ama değeri az olan bir portre halini almıştır.

Modern yaşamda yaşlı insan, aileye ekonomik açıdan veya emek gücü bakımından fayda sağlıyorsa sevilen, değer gören, fakat bunun aksi bir konumdaysa o zaman sevilmeyen bir yaşlı olarak görülmektedir. Yani sanayileşmeyle başlayan modern hayat daha fazla lüks ve müreffeh bir yaşam adı altında aslında insani olan tüm değerlerimizi yitirmemizi sağlamaktadır. Büyük aile sıcaklığını ve dayanışmayı yok eden modern şehir kültürü aile bireylerini de karşı karşıya getirmekte ve ailenin parçalanmasına neden olmaktadır.

Peki yaşı kaç olursa olsun, gerek üretici gerek tüketici konumda olan yaşlı insanların yük olarak görüldüğü bir toplumda bu tarz yanlış düşünceler nasıl düzeltilecektir?

Öncelikle yaşlanmak ne zaman başlar, yaşlanınca ne yapacağız, üzerimizdeki etkileri nelerdir gibi karmakarışık sorular üretmek yerine, insan yaşlılığında nasıl verimli bir hayat sürebileceğinin cevaplarını aramalıdır. Çünkü insanoğlu dünyaya bir imtihan amacıyla gönderilmiştir. Önemli olan da bu hayatta yaşlı ya da genç olunması değil, Rabbimiz için nasıl bir kul olunacağı gerçeğidir.

Bizler Müslümanlar olarak sanayi toplum yapısıyla kuşatılmış bir ortamda yaşamaktayız. İnancımız gereği kapitalist tüketim kültürüne ve modernist çözülmeye karşı olmak zorundayız. Hayatımızdaki başarılarımız ve kazanımlarımız genellikle emperyalizme ve işbirlikçi sistemlere karşı katettiğimiz mesafelerle ölçülmektedir. Oysa bu ölçüler içinde en insani ve İslami kriterlerden biri de anne ve babalarımıza, ihtiyarlarımıza nasıl davrandığımızla ilgili olmalıdır. En başta yaşlılarına saygıyla ve merhametle yaklaşmayan bir hareketin, modernist çözülme karşısında güven ve inandırıcılık bakımından etkili olması mümkün değildir.

Yaşlılarla ilişkiler bakımevi ve huzurevi açmak şeklinde kurumlaşmanın soğuk ve seküler yüzünden ziyade; sünnetullah gereği tutarlı ve ibadi bir sorumlulukla yerine getirilmelidir. Modern hayatta insani ve İslami değerleri yaşatma konusunda sınandığımız en önemli başlıklardan birisi de ihtiyarlara nasıl yaklaştığımız konusudur. Bu bağlamda Müslüman gençler evlenirken kayınvalide ve kayınpederlerine veya anne ve babalarına nasıl yaklaşacakları en temel sorulardan birisidir. Acaba birinci dereceden aile büyükleriyle oturma gerekliliği karşısında nasıl bir fıkıh geliştirileceği hususu, modernizmin formları aşılarak fıtri planda çözülebilecek midir?

Şimdiki modern hayatta (çekirdek ailede) yaşlı insanın yerinin ne ifade ettiğine bu soru çerçevesinden de bakılabilir. Kur'ani bakış açısıyla değerlendirdiğimizde büyük aile modelinde yakalanan dayanışmayı, değerleri, yani ilgiyi modern şehir hayatında çekirdek aile formuna hapsolmadan bilince dönüştürme olasılığı söz konusu olacak mıdır?

Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de anne ve babaya dolayısıyla aileye emeği geçen yaşlılara hürmet etmenin gerekliliğini belirtmektedir:

"Rabbin O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa uğrarsa, onlara: 'Öf' bile deme ve onları azarlama, onlara güzel söz söyle" (17/23)

Ayrıca okumak ve öğrenmek yani ilim tahsil etmek, evrendeki ve kainattaki ayetleri düşünmek hayatın sonuna kadar farz kılınmıştır. Yani insan ölünceye kadar gücü oranında kendini yenilemek, kendini yetiştirmek zorundadır. Dolayısıyla bu bakış açısına sahip bir insan için hayat hiçbir zaman anlamsız olmamalıdır.

Bilindiği gibi büyük ailede yaşlı insanın saygınlığı hem tarım toplumunda hem de İslam ümmet yapısında söz konusuydu.

Bilgi, birikim, tecrübe, olgunluk açısından tabi ki aile içerisinde çıraklık/ustalık ilişkileri olacaktır. Yani hayat tecrübesiyle ilgili ebeveynler usta, çocuklar ise çırak gibidir. Eğer aile büyükleri İslami sorumlulukları gereği İslami perspektif ve hayat bilgisi açısından kendilerini yenilemiyorlarsa ustalıkları eskiyecek, kendilerini geçen çırakları daha belirleyici konuma geleceklerdir. Çünkü Kur'an'daki "emanet" kavramı ehliyet unsuruna dikkatleri yöneltmektedir.

Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir. Peki yaşlı insan kendini yenileme imkanı bulamamışsa o zaman saygınlığını yitirecek midir? Şunu unutmamamız gerekir ki Kur'an bize, anne babada bilgi boyutuyla ve fizyolojik açıdan eksiklik ve zaaf olsa dahi ebeveyn olmaları gereği onlara saygı gösterilmesi doğrultusunda ikazlarda bulunmaktadır. Vahyin yaşlılarla ilgili buyruğu, insan ve toplum fıtratını en iyi bilen Rabbimizin, fıtratımıza uygun olanı tavsiyesi olarak değerlendirilmelidir. Fıtri özelliklerimize en uygun davranışın ne olduğunu bilen yine o fıtratın yaratıcısı olan Rabbimizdir ve bizi ilgilendiren en temel hususları da yine bize vahyi ile bildirmektedir. Yaşlılar konusunda da ancak vahye tabi olduğumuzda fıtri olanı yakalamamız mümkün olacaktır. Modernizm vahiyden kopuk olduğu için, Rabbani buyruğun mahiyetini anlamaktan da uzaktır. Bu kopukluk, yaşlı genç, ebeveyn çocuk arasındaki sevgi yoksunluğunu üreterek, modern insanın buhranlarına yeni ıstıraplar katmaktadır.

Ayrıca karmakarışık bir olgu gibi görünen yaşlılık, aslında insanın hayata bakış açısıyla yani hayat telakkisiyle alakalı bir olaydır. Bu konuda bazı veciz ifadeler dikkat çekicidir. Örneğin Roussean'un "Her yaşın kendine özgü kuralları, vazifeleri ve faziletleri vardır" ifadesi ve Henry Ford'un "Öğrenmeyi bırakan her insan yaşlanmış insandır" sözü hayat algılayışımızı tartışmak açısından da oldukça önemlidir. Yani insanoğlu kendini yenilemedikçe, kendini geliştirmedikçe ve düşünsel çaba göstermedikçe hangi yaşta olursa olsun diriliğini yitirmeye, canlılığını kaybetmeye yüz tutmuş bir kişi olarak görülür. Kendini yenilemeyen kişi gittikçe acizleşmektedir, kendini yenileyen kişi ise daha da olgunlaşmaktadır. Örneğin edebiyatçıların ustalık dönemi eserleri genellikle yaşlandıkları dönemlerde ortaya çıkar. Bu konuda Mimar Sinan'ı da örnek gösterebiliriz. Ustalık dönemi eseri olarak kabul edilen Selimiye Camii'ni yaptığında 80 yaşındaydı.

Grek toplumunda yaşlılara olumsuz bakılmakla birlikte, genelde yaşlı insanın fikirlerinden, düşüncelerinden, hayat tecrübesinden yararlanmaya çalışılmış; hatta yaşlı insanların tecrübelerinden daha fazla faydalanmak amacıyla ihtiyarlar meclisi kurulmuştur. Yine ünlü düşünürlerden Platon, bilinçli yaşanılan bir hayatın, insanı değerli bir yaşlılığa hazırladığının ve böyle bir insanın da yaşlanmaktan/yaşlılıktan korkmaması gerektiğinin altını çizmektedir.

Yaşlı peygamberlerin, salih ve saliha kulların yaşam içindeki işlevleri biz Müslümanlar için öncelikle örnek alınacak tablolardır. Son dönemlerde bu tablolara ilave edilecek en canlı örneklerden birisi de, Ömer Muhtar'ın hayatıdır. "Çöl Arslanı" Ömer Muhtar oldukça ilerlemiş yaşına rağmen, gücü yettiği kadarıyla sevecen bir tavırla çocuklara okuma yazma öğretmekte, İslam'la ve hayatla ilgili temel bilgiler vermekteydi. Ama yaşadığı bölge, emperyalistlerce işgal edildiğinde gücü yettiği oranda mücadeleye başladı, direnişe önderlik yaptı ve esir düştü. Esirliği sırasında çok az kalan ömrünü boyun eğerek değil, genç nesillere örnek olacak şekilde dar ağacında dahi olsa onurunu koruyarak Rabbine teslim etti.

Yaşlılık toplumsal gelişmeye, yaşanılan çağa, bölgeye ve kişinin sosyal, psikolojik durumuna göre değişse de, Kur'ani bir donanımla hayatını sürdüren bir ailede insani ilişkiler, paylaşım ve saygı açısından değişen pek fazla bir şey olmamalıdır. Aksi durumda insanlar Kur'an ahlakı açısından durumlarını tekrar tekrar gözden geçirmelidirler. Tabii ki ideolojik farklılıklar, ideolojik temelli çıkar çatışmaları veya aşılamaz şartlar nedeniyle oluşan ihtilaflar dışında, aile ve cemaat ilişkilerinde yaşlılarla ilgili durum istişari ve fıtri bir olgunlukla çözülebilmelidir.

Modern toplum yapısında Müslüman ailelerin yaşlılarla ilgili adil, insani ve saygın uygulamalarının örneklendirilmesine oldukça ihtiyaç vardır. Bu çerçevede yetişen çocuk yetiştiği ailede gördüğü güzel tavır ve davranışları, ayrıca yaşlılara fıtri yaklaşımı, kendisi de aile olduğunda çocuklarına ve yaşlılara aynı tutum ve davranışları sergileyerek gösterecektir. Sağlam temeller üzerine oturmuş bu tür bakış açılarının çoğalması, gelecekte oluşacak olan İslam toplum modelinin niteliğini de oluşturmakta önemli bir zor geçidin aşılmasına dayanak olacaktır. Görüldüğü gibi konu Müslüman aile telakkisiyle de doğrudan alakalıdır. İslami mücadele içinde yetiştirilen İslami şahsiyetler, hayata, bu tür gerçeklikleri de kavrayacak şekilde bütünsel olarak hazırlanmalıdırlar.

H. T.

64 yaşında 13 seneden beri Darülaceze'de kalıyor. Burada olmaktan çok memnun. Daha önceleri çiçek yaparak vakit geçiriyormuş şimdi ise artık Kur'an okuyarak, ibadet ederek vakit geçirdiğini söylüyor. Büyüttüğü, her şeyini ona feda ettiği tek kızı hayırsız çıkmış. Hatta İki yıl öncesine kadar Darulaceze'de kaldığını bile bilmiyorlarmış. Öğrendikten sonrada kimseler gelmemiş ziyaretine H. teyzenin. Sadece bir kere torunu gelmiş.

Kendisinin burada kıdemli olduğunu söylüyor. "Eee 13 yıl kolay değil" diyor bize. Sonra öyküsünü anlatmaya çalışıyor. 64 yıllık yaşam öyküsünde çok şeyler yaşadığını söylüyor. Başörtüsü onun için çok değerli, bizi de başörtülü olarak görünce nasıl örtündüğünü anlatıyor. 1983 yılında gece yaşadığı bir olay üzerine örtündüğünü söylüyor. Ve örtündükten sonra da ailesiyle problemlerinin başladığını anlatıyor.

Günlerinin nasıl geçtiğini yaşıtlarıyla anlaşıp anlaşamadığını soruyoruz teyzemize. Arkadaşlık yok diyerek cevap veriyor. "Kızım hepimiz yaşlıyız burada, bu yüzden de huzursuzluk çok oluyor bir türlü anlaşamıyoruz birbirimizle, Yaşlılarla anlaşma olmuyor" diyor bize.

Kendisi 17 yaşındayken trafik kazasında kaybetmiş 19 yaşında ki eşini, o gün bugündür yalnızlığa gömmüş kendisini. "Zor da olsa alıştım yalnızlığa" diyor.

M. T.

76 yaşında. 11 yıl önce kaybetmiş hayat arkadaşını. Kızının yanında kalmaya başlamış ancak orada rahat edemeyince kendi isteğiyle abisi buraya getirmiş onu. Bir buçuk yıldan beri burada olmaktan memnun görünüyor. "Ne yapalım başka çaremiz yok" diyor. En azından kızının her hafta ziyaretine geliyor olması onu diğerlerine nazaran daha da şanslı kılıyor.

Hasan A.

96 yaşında. 3,5 yıldan beri burada. 5 çocuğu var, ama hiç biri ziyaretine gelmiyormuş. Belli ki çok dertli Hasan amca. Derinden bir nefes alarak "ben onları Allah'a havale ettim" diyor. "Allah bildiğini yapsın onlara." Kendisi istemiş buraya gelmeyi. Zaten başka çaresi de yokmuş. 25 yıl önce eşini kaybedince çocuklarının hiçbiri bakmamış ona. Burada olmaktan memnun. "Yemek var, içmek var, hamam var. Her şey var burada" diyor. Çocuklarının ziyaretine gelmemesini çok üzülüyor.  "Ama olsun yabancı insanlar gelip bizi ziyaret ediyor" diyerek teselli buluyor.

İbrahim T.

 59 yaşında. 10 yıldan beri burada yaşıyor. 4 kızı var. Bizden özür dileyerek kadınlardan nefret ettiğini söylüyor. Kızlarının hiçbiri ilgilenmemiş onunla. "Param olsa gelip bana bakarlar. 10 milyonuma bile göz dikerlerdi" diyor. Vakti zamanında hep sanatçılarla çalıştığını söylüyor. 83 yılında çalışıp ailesine para getirmek için Almanya'ya gitmiş, döndüğü zaman eşinin kendisini başka bir erkekle aldattığını görünce dünyası başına yıkılmış adeta. "Bu yüzden hiç sevmiyorum kadınları, ben çalışıp onlar için para kazanırken o beni aldattı bu yüzden de hemen boşandım ondan" diyor.

Ziyaretlerine gelen insanların olmasının onları en çok memnun eden şey olduğunu söylüyor. Vaktini boş geçirmemek için portre çalışması yapıyormuş.

 

Bu yazı toplam 10670 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR