MURAT KAYACAN

Hakikatin çetin te'vili ve gecikmiş bir itiraf

image-7

İnsanoğlu, kendisine sunulan hakikatle yüzleşmekten kaçtığı her an, o hakikatin bir gün bütün ağırlığıyla karşısına çıkacağı gerçeğini kendi elleriyle perdelemektedir. Kur’an; evrenin sırrını, hayatın gayesini ve ahiret gerçeğini kelime kelime önümüze sererken inanmayanlar onu sadece tartışılacak bir metin yahut çok uzak bir ihtimal olarak görme yanılgısına düşer. A’râf sûresinin 53. ayeti, işte bu ertelemeci tutumun ve inatçı kibrin son bulduğu bir sahneyle resmeder. İnsan, dünyadayken sırt çevirdiği hakikatin gerçekleştiğini gözleriyle gördüğünde artık sığınacak hiçbir mazeret bulamaz.

Akıbeti Beklerken Kaybedilen Ömür

Ayette geçen “te’vilini” (تَأْوِيلَهُ / te’vîlehû) ifadesi, meselenin düğüm noktasıdır. İbn Abbas’ın incelikle belirttiği üzere bu kelime, Kur’an’da vaat edilen şeylerin bizzat gözle görülür biçimde tasdik edilmesi, kıyamet gününde fiilen yaşanması demektir(1). İnkârcı akıl, hakikatin gereğini yerine getirmek yerine, Elmalılı’nın (1878-1942) ifadesiyle “Hele bakalım nereye varacak?” dercesine hep bir şüpheyle bekler(2). Nitekim insan yarının farklı olacağına, kendisinin de yarın değişeceğine inanır. Ancak bu beklentiyle bugünkü ruh hâlini, bugün harekete geçmemesinin gelecekteki benliğine yükleyeceği sonuçların önüne koyar(3). Tam da bu noktada Allah Resûlü’nün (s) şu uyarısı, hakikati sürekli erteleyen insanın düştüğü yanılgıyı veciz bir şekilde ortaya koyar: “Akıllı (basiret sahibi) kimse, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Aciz kimse ise nefsini arzularının peşine takan, sonra da Allah’tan (karşılıksız) temennilerde bulunan kimsedir.”(4)

Oysa ahirette, ilahi mesajı hayatının dışına itip “onu (kıyameti) unutmuş olanlar” (نَسُوهُ / nesûhü), inatlarının ne kadar boş olduğunu acı bir şekilde anlar. Fakat bu uyanış bir kurtuluş ümidi değil; Celâleyn tefsirinin o tespitiyle, “helâke sürüklenmiş” olmanın(5) verdiği o derin hüsrandır. İşte dünyadayken nefsini hesaba çekmeyip acziyet içinde kuru temennilerle ömür tüketenler, o çetin kıyamet günü geldiğinde kendilerini derin bir iflasın içinde bulur.

Yalanların İflası ve Boş Bir Yakarış

O zorlu ahiret gününde bir zamanlar Allah’ın peygamberleriyle alay edenler, “Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmişlerdi.” diyerek gecikmiş bir itirafta bulunurlar. Nitekim Fecr sûresinde “O gün cehennem de getirilmiştir. İşte o gün insan düşünüp hatırlar. Ama hatırlamaktan ona ne (fayda) var!” (el-Fecr 89/23) şeklindeki beyan, bu beyhude uyanışın dehşetini gözler önüne serer. Kul, dünyada kulak tıkadığı hakikati cehennemin o ürpertici varlığıyla yüz yüze geldiğinde hatırlar; fakat bu hatırlayış, artık pişmanlığın fayda vermediği bir dönüm noktasıdır. Ancak bu çaresiz itirafın hemen ardından kurtarıcılar yani “şefaatçiler” (شُفَعَاءَ / şüfeâ’) ararlar yahut son bir şans daha umarak “Yahut (dünyaya) geriye döndürülsek de daha önce yaptıklarımızdan farklı işler yapsak.” diye feryat ederler. O inkârcıların “uydurdukları şeyler”, İbn Abbas ve Katade’nin vurguladığı gibi dünyada söyledikleri yalanlar ve şirk koşmalarıdır(6). Kurtubî tefsirinde ifade edildiği üzere, “Allah ile birlikte başka bir ilah vardır.” diye dünyada iken sarf ettikleri o kibirli sözlerin batıl olduğu nihayet net bir şekilde ortaya çıkmış(7), güvendikleri dağlara kar yağmıştır. Bu büyük iflas sahnesi, Mülk sûresinde cehennem bekçileri ile inkârcılar arasındaki diyalogla nihai boyutuna ulaşır: “(Cehennem) Öfkesinden nerdeyse çatlayacaktır. Her bir topluluk oraya atıldıkça bekçileri onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmedi mi?’ diye sorarlar. Derler ki: Evet. Bize bir uyarıcı gelmişti. Ama biz yalanladık ve ‘Allah bir şey indirmedi. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz.’ dedik.'“ (el-Mülk 67/8-9). Dünyadayken kendilerini doğru yolda, hakikat elçilerini ise “sapıklık içinde” gören kibrin, cehennemin öfkeli gürültüsü karşısında nasıl çaresiz bir itirafa dönüştüğü bundan daha çarpıcı tasvir edilemez.

Sonuç

Hakikati dünyadayken kabul etmeyip ertelemek, onu asla yok etmez sadece onun ebedî âlemdeki faturasını daha da ağırlaştırır. Kur’an’ın diriltici uyarılarını, bugün “eskilerin masalları” ya da uzak bir teferruat olarak görüp hayatın geçici zevklerine aldananlar, aslında ilelebet sürecek hüsranlarının temelini atmaktadır. O büyük hesap günü geldiğinde ne ardına sığınılacak dünyevi ideolojiler ne imdada yetişecek güçlü şefaatçiler ne de geri dönüp hataları telafi etme imkânı bulunacaktır. Hakiki felaket sadece ölmek değil, insanın kendi elleriyle uydurduğu sahte güçlerin iflas ettiği ahiret gününde, nefsinin sonsuza dek kaybedenlerden olduğunu, tek bir “keşke” nidasına sığdırmak zorunda kalmasıdır. O gün geç kalmış hiçbir haklılık itirafı, kaybedilmiş mutlu bir ebediyeti geri getiremez.


Dipnot:

1-Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr fî ʿilmi’t-tefsîr, thk. Abdurrazık el-Mehdî (Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l-Arabi, 1422/2001), 2/126.

2-Muhammed Hamdi Yazır Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili (İstanbul: Eser Neşriyat, 1979), 3/2169.

3-Fuschia Sirois - Timothy Pychyl, “Procrastination and the Priority of Short‐Term Mood Regulation: Consequences for Future Self”, Social and Personality Psychology Compass 7/2 (Şubat 2013), 116.

4-Ebû İsa Tirmizî, Sünenu’t-Tirmizî, thk. Muhammed Fuad Abdülbaki - Ahmed Muhammed Şakir (Mısır: Şirketu Mektebeti ve Matbaati Mustafa el-Bali, 1395/1975), "Ṣıfatü’l-Ḳıyâme", 25 (Hadis No. 2459).

5-Celâluddin Muhammed b. Ahmed el-Mahallî - Celâluddin Abdurrahman b. Ebî Bekr es-Süyûtî, Tefsirü’l-Celâleyn (Kahire: Dârü’l-Hadis, ts.), 201.

6-Ebü’l-Fazl Celâlüddîn es-Süyûtî, ed-Dürrü’l-mens̱ûr fi’t-tefsîr bi’l-meʾs̱ûr (Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts.), 3/471.

7-Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, thk. Ahmed el-Berduni - İbrâhim el-Itfiyyiş (Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1384/1964), 7/218.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
MURAT KAYACAN Arşivi