
Düzene sokulmasından sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. O’na korku ve ümit ile dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır. (el-A`râf 7/56)
İnsanoğlu, üzerinde yaşadığı yeryüzünü zaman zaman sınırsız bir tasarruf alanı olarak görmüş; “ilerleme” ve “kalkınma” adına yürütülen faaliyetler tabiat üzerinde ciddi tahribatlara yol açmıştır. Sanayi kaynaklı hava kirliliği, su kaynaklarının kirletilmesi, ormanların azalması ve ekolojik dengeyi bozan müdahaleler, insanın tabiatla ilişkisinin ahlaki boyutunu yeniden düşünmeyi gerekli kılmaktadır. A`râf sûresinin 56. ayetinde yer alan “Düzene sokulmasından sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın.” emri, bu bakımdan insanın yeryüzündeki tasarruflarına bir sınır getirmektedir. Ayet, doğrudan modern çevre sorunlarını konu edinmese de yeryüzünde kurulu düzenin bozulmaması yönündeki ilkesiyle çevre ahlakı açısından da değerlendirilmeye elverişlidir.
“Ba`deIslâhihâ” İfadesi ve Yeryüzünün Düzeni
Ayetteki ba`deıslâhihâ (بَعْدَ إِصْلَاحِهَا / Düzene sokulmasından sonra) ifadesi, ıslah edilmiş yeryüzünün yeniden fesada sürüklenmemesi gerektiğine işaret etmektedir. Fahreddin er-Râzî, dünyada gözetilen temel maslahatların can, mal, nesep, din ve akıl olduğunu belirterek ayetteki ifsat yasağının bu beş alanın tamamını kapsadığını ifade eder.1 Râzî’nin bu açıklaması, ayetteki ifsat yasağının fiziki çevreyle sınırlı olmadığını, insan hayatının temel maslahatlarını da içine aldığını göstermektedir. Kurtubî’nin ed-Dahhâk’tan aktardığı yoruma göre kaynak sularını kullanılmaz hâle getirmek ve zarar vermek amacıyla meyve veren ağaçları kesmek de yeryüzünde fesat kapsamında değerlendirilmektedir.2 Bu yorum, ayetteki ifsat yasağının çevreye verilen zarar açısından da okunabileceğini göstermektedir. Rûhu’l-beyân3 ve Ebüssuûd4 tefsirlerinde ise yeryüzünün ıslahı, peygamberlerin gönderilmesi ve şer’î hükümlerin vazedilmesiyle açıklanmaktadır. Bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde ayetteki fesat yasağının maddi, dinî, toplumsal ve ahlaki bozulmaları kapsayacak genişlikte olduğu görülmektedir.
Kur’an’ın diğer ayetleri de fesat ve ıslah kavramlarının Kur’an’daki muhteva ve kullanım çerçevesini açıklığa kavuşturmaktadır. “Yeryüzünde fesat çıkarmayın.” denildiğinde “Biz ancak ıslah edicileriz.” diyen kimseler hakkında, “İyi bilin ki asıl fesatçılar onlardır.” buyrulması (el-Bakara 2/11-12), kişinin kendi faaliyetini “ıslah” olarak nitelemesinin tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Hz. Şuayb’ın “Ben yalnızca gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” sözü (Hûd 11/88) ise ıslahın peygamberlerin tebliğ ve irşad faaliyetlerinin temel gayelerinden biri olduğunu göstermektedir. “Karada ve denizde fesat, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden ortaya çıktı.” ayeti de (er-Rûm 30/41) insan davranışları ile yeryüzündeki bozulma arasında doğrudan ilişki kurmaktadır. “Yeryüzünde fesat isteyip durma; Allah fesat çıkaranları sevmez.” (el-Kasas 28/77) ayeti de bu çizgiyi tamamlamaktadır. Böylece A‘râf 7/56’daki yasak, Kur’an’da farklı bağlamlarda ele alınan fesat ve ıslah kavramlarıyla birlikte okunduğunda daha kuşatıcı bir anlam kazanmaktadır.
Çevre Ahlakı ve Sorumluluk Düşüncesi
Ayetin (el-A`râf 7/56) ortaya koyduğu sorumluluk anlayışı, çağdaş çevre etiği tartışmalarıyla birlikte de düşünülebilir.Hans Jonas, teknolojinin insana kazandırdığı geniş müdahale gücünün beraberinde yeni bir ahlaki sorumluluk getirdiğini savunmuş ve bugünkü eylemlerin gelecek nesillerin yaşama imkânlarını ortadan kaldırmaması gerektiğini vurgulamıştır.5 Bununla birlikte Kur’an açısından insanın yeryüzüyle ilişkisi yalnızca gelecek kuşaklara karşı sorumlulukla sınırlı değildir. Yeryüzünün Allah’ın mülkü olması ve insanın buradaki tasarruflarının ahlaki bir sorumluluk taşıması, çevrenin korunmasına dinî bir boyut da kazandırmaktadır. Bu çerçevede insanın tabiat üzerindeki yetkisi sınırsız bir hâkimiyet değil, Allah’a karşı sorumluluk ve ahirette hesap verme bilinciyle kullanılması gereken bir tasarruf olarak anlaşılabilir.
Havf ve Tama` Arasında Dua
A`râf sûresinin 56. ayetinde ifsat yasağının ardından “O’na korku ve ümit ile dua edin.” buyrulması dikkat çekicidir. Ayette geçen havfen ve tama’an (خَوْفًا وَطَمَعًا) ifadesi, kulun Allah ile ilişkisinde korku ve ümit arasında bulunması gerektiğini göstermektedir. Elmalılı’ya göre bu iki ruh hâleti, insanın manevî yolda ilerlemesinde (seyr u sülûk) iki kanat gibidir. Her hangisi atılsa insan yaralı bir kuş gibi uçmaktan mahrum kalır.6 Korkunun ümitten, ümidin de korkudan bütünüyle ayrılması, kulluk bilincindeki dengeyi zedeleyebilir. Bu bakımdan dua, yalnızca bir talepte bulunma biçimi değil, kulun Allah karşısındaki konumunu idrak etmesinin de bir ifadesidir.
İhsan ve İlâhî Rahmete Yakınlık
Ayetin sonunda yer alan “Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır.” ifadesi, önceki emirlerle sonuç arasında anlamlı bir bağ kurmaktadır. Muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ) kavramı, iyilik yapan ve davranışlarında ihsanı gözeten kimseleri ifade etmektedir. Resûlullah’ın (s), “Sizden birinin duasına, acele edip ‘Dua ettim fakat duam kabul edilmedi.’ demediği sürece icabet edilir.”7 buyruğu da dua eden kimsenin ümidini koruması ve aceleci davranmaması gerektiğini ortaya koymaktadır. Ayetin akışı, ifsattan sakınma, Allah’a dua ve ihsanın kulluk bütünlüğü içinde birlikte düşünülmesine imkân vermektedir.
Sonuç
A`râf sûresinin 56. ayeti, yeryüzünde mevcut düzenin korunması, fesattan uzak durulması, Allah’a korku ve ümitle yönelinmesi ve ihsan bilincinin geliştirilmesi arasında bir ilişki kurmaktadır. Yukarıda zikredilen tefsirler, fesadı yalnızca dinî veya toplumsal bozulmayla sınırlamamakta; insan hayatına ve yeryüzünün düzenine zarar veren fiilleri de bu kapsamda değerlendirmektedir. Bu sebeple ayet, günümüz çevre sorunlarıyla da ilişkilendirilebilir. Bu açıdan tabiatı sınırsızca tüketilecek bir kaynak değil, Allah’ın yarattığı düzenin bir parçası olarak görmek ve onu korumayı ahlaki bir sorumluluk saymak, ayetin ifsat yasağıyla uyumlu bir tutumdur. Ayet, insana yeryüzünde fesattan kaçınmayı öğütlerken korku, ümit ve ihsanla Allah’a yönelmeyi de hatırlatmaktadır.
1- Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420/1999), 14/283.
2- Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, thk. Ahmed el-Berduni - İbrâhim el-Itfiyyiş (Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1384/1964), 7/226.
3- İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân (Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts.), 3/178.
4- Muhammed Ebüsuûd, İrşâdü’l-ʿakli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-kerîm (Beyrut: Daru İhyai’t-Turâsi’l-Arabi, ts.), 3/233.
5- Hans Jonas, “Technology as a Subject for Ethics”, Social Research 49/4 (1982), 893.
6- Muhammed Hamdi Yazır Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili (İstanbul: Eser Neşriyat, 1979), 3/2196.
7- İsmâil Ebu Abdillah el-Buhârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muhammed b. Züheyr Nâsır en-Nâsır (Beyrut: Dâru Tavki’n-Necat, 1422/2001), “Daʿavât”, 22 (No. 6340).
