SİNAN ÖN

Yol tükenmeden…

Zamanın behrinde büyük meseleleri dert edinen gençler vardı. Dertleri İslam olan, İslam’ı görünür kılan kutsallar için canını hiçe sayan, ikbalini Allah için kurban eden gençler.

Alınlarındaki ve dizlerindeki secde iziyle, tevhid derslerinden icazetli bu gençler; beşeri ideallerin değil mukaddes yükün hamalı olmak için çırpınıyor, davasında geride kalmamak için fikir, zikir ve şahadet aşkıyla çalışıyorlardı.

Dillerinden Kur’an-i kavramları düşürmeyen bu gençlerin tek bir derdi vardı: önderleri olan Kutup, Mevdudi, Benna ve Akif’ler gibi; “Kısa, geçici ancak görünür olan dünya menfaati için sonsuz ve sınırsız olan ahret saadetlerini heba etmemek,” Allah’ın rızasını kazanan bir ömür sürmekti. Bunun için Tağutlarla mücadele edilecek, Mustazaflar için savaşılacak, Firavunların diyarında nebevi metoda uygun bir hayat yaşanacaktı…

Bu uğurda çileler çekildi, bedeller ödendi, gözyaşları döküldü. Mü’min ve Müslim, mücahid ve arif, âlim ve abid olabilmenin çetin tedrisatında dizler kırıldı, dirsekler çürütüldü. Nefisler köreltildi, bedenler oruçlara çekildi. Kötülüğün ve düşkünlüğün ekranları karartıldı, başıboş akan zamana secde koşumlarıyla dizginler vuruldu.

“Ey imanın huzuruna kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O’da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Böylece has kullarım arasına sen de katıl. Cennetime gir!” (Fecr/ 27-30) ayetinin müjdesine erenler erdi, ne mutlu onlara!

Peki ya biz? Yolun neresindeyiz? Bollukla imtihan edildiğimiz bu zamanlarda, lâ yüs’el saltanatlar mı kurduk? Milletin iyiliği için milleti mi unuttuk? Artık kalpler felaha ulaşabilmek için çarpmıyor. Rahat ve refah unutuşları kolaylaştırdı. Dün özgürce ibadet edebilmenin, inancımızı şirksiz yaşayabilmenin yollarını ararken, bugün “özgür piyasaların özgürce nabzını tutabilmenin özgürlüğüne” de kavuştuk.

Ama “bizim günahımız yok, biz günahlarımızı temizleyen bedeller ödedik” değil mi? O halde “İktidar bizim” olduğu için devletçi; gerekirse liberal, demokrat, modernist de olabiliriz! Unvan, kariyer, servet ve güç için siyaset, sanat, ilim ve sermaye yapabilmenin yüksek kültürüne eriştik! Artık daha büyük bir davamız var. Politik ortamlarda, medya kuruluşlarında ve akademilerde, “Allah rızasına ulaşmanın Türkiye Yüzyılı’na yaraşan metotlarını keşfetmenin uğraşındayız.”

Bir genç düşünün: 28 Şubat’ta, dönemin en çok izlenen siyaset programlarından birinde, başörtüsü zorbalarının yüzüne karşı: “Biz başörtüsüne her yerde koşulsuz şartsız özgürlük istiyoruz. Başörtüsü yasakçıları yargılansın!” diye haykırıyor, meydanlarda ve eylemlerde en ön saflarda yer tutuyordu.

Aynı genç “adam” olunca; göstermiş olduğu bu yiğitliğin ödülü olarak, bir gazetenin köşesini kapmış yazıyor. İzlenme oranları bir hayli yüksek kanallarda programlara çıkıyor. Toplumun önünde, kanaat belirtiyor. Dinleniyor, saygı görüyor…

Sonra bir bakıyorsunuz, o meydanlarda omuz omuza zorbalıklara karşı direndiği dava arkadaşlarını, sanki ona omuz vermemişler de “sırtında yüklermişçesine” silkeleyip atıyor. Atmakla da kalmıyor, öyle olmadığını adı gibi bildiği halde, başörtüsü yasakçısı bir ülkenin hükümetini protesto ettikleri için "Yalan yanlış haberlerle Azerbaycan düşmanlığı yapıyorlar, arkalarında İran lobisi var" diye yaftalıyor.

Bu adam hangi motivasyonla böyle davranıyor olabilir? İktidar olmak, gücün yanında yer almak, ganimetten pay kapmak, görünür kalmak mı? Bilmiyorum, belki de sadece inandığı davası içindir! Biz de onu sırtımızdan atıp genel ahvalimize dönersek;

Bir zamanlar adanmıştık, hesapsızca kendimizi İslam’a sunmuştuk. Çünkü henüz deneneceğimiz, mallarımız, evlerimiz, ticaretimiz ve evlâtlarımız yoktu. Tek kişilik odalarımızda sabahladığımız kardeşlerimizle ümmet için ümitlerimiz vardı.

Ederimizi bilmiyorduk daha. Hangi küçük kötülüklerin büyüyüp, koca bir duyarsızlık karası olarak kalbimizi karartacağını test etmemiştik. İyi yalanlardan, zararsızlara; ihtiyara binaen söylenmişlerden, her duruma uygulanabilen türlerine doğru nasıl terfi edeceğimizi kararlaştırmamıştık. Hem de doğru söylediğimize yemin ederek…

Kendimizi önemsiyorduk tabi ama bunun gözlerimizi kör eden bir “Ben!” tutkusuna dönüşeceğini bilmiyorduk. Pençelerimiz birbirimize hiç kalkmamıştı, “Kardeşimizi kendimize tercih ediyorduk.” Demek ki, zulüm kapasitemizin farkında değilmişiz! Artık kardeşimizi kendimize feda edebiliyoruz.

Adandığımız İslam gönüllerimizden dillerimize indi. Artık İslam’a uymadan İslam’dan bahsediyor, bolca dedikodusunu yapıyoruz. Evrensel mi okuyalım, tarihsel mi okuyalım, ortaya karışık mı yapalım derken okumayı da terk ettik. Gelenekselliği tutup yerlerden yerlere vururken modern günahlarımıza bedel olsun istedik. Günde beş vakit sorgulamaktan, Sokrat’ı gölgede bıraktık. Akıllar beğendik, gün görmemiş raflardan akıllar aldık, akıllar sattık.

İmanımız, ilme’l-yakin kariyerlere demir atmışken Salih amellerimiz borsada kötü yola düştü, endekslerle kirletildi. Allah rızasının pirim yaptığı günlerden ekonomist Müslümanlara dönüşerek, görünmeyen ötelere yatırım yapma gücümüzü yitirdik.

Hasadımızın hepsini kendimiz yiyoruz. Hasta koleksiyoncular gibi biriktirme illetine tutulduk; yığıyor, sayıyor, sayıyoruz. İhtiyaç sahiplerini duyarlılık alanımızın dışına çıkarmakta bahçe sahiplerini geçtik. Malımız, mülkümüz, soyumuz, şanımız, şöhretimizle sınıflara bölündük. Tevazu, kerem, mahviyet tedavülden kalktı; istiğna, kibir, cimrilik sindi ellerimize, bakışlarımıza…

Biz, yolun neresindeyiz bilmiyorum ama yarım kaldığımız, bir şeylerin ters gittiği kesin. Esenlik yurduna yolculuğumuzda azıklarımızı tüketip, yolculuktan vaz mı geçeceğiz? Sürekli fısıldayan nefislerimize yenik mi düşeceğiz? Medeniyet ideallerimizi terk edip, çabuk elde edilen ancak helal olmayan nimetlere mi sevineceğiz?

İnsanlığımızı kötürüm ettik kendi ellerimizle. Oynadık, oyalandık, yorulduk. Saçlarımıza aklar düşer, sevdiklerimize, yakınlarımıza, aşinalarımıza uğrayan ölüm sürekli gel derken; iliklerimize kadar titreyip, silkinmeyecek miyiz? Entelektüel uğraşlarımız, sanatsal zevklerimiz, kariyerimiz, çulumuz, putumuz, çocuğumuz derken; nasıl bir unutuşla unuttuğumuzu, unutulduğumuzu, döndüğümüzü, dönüştürüldüğümüzü görmeyecek miyiz?

Yol tükenmeden görmek, tövbe edip Rabbe yönelmek duasıyla…

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
SİNAN ÖN Arşivi

Modern zamanlar âlimi!

26/05/2026 10:13