
Amerika’nın süper güç intiharı
“Donald Trump’ın İran’a açtığı felaket niteliğindeki savaş, dış politikasının yol gösterici ilkesinin süper güç intiharı olduğunu gösteriyor...”
Amerika’nın Süper Güç İntiharı
Timothy Snyder / Project Syndicate - Perspektif
ABD, oligarklarını zenginleştiren, yurttaşlarını yoksullaştıran, ittifaklarını sabote eden ve düşmanlarını güçlendiren İran savaşını kaybetmek için milyarlarca dolar harcıyor. Savaş, ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politikasının yol gösterici ilkesini açığa çıkarıyor: Süper güç intiharı. İmparatorluklar yükselir ve çöker; ama bildiğim kadarıyla hiçbir devlet kendi gücünü şimdiye kadar kasıtlı ve sistematik biçimde öldürmedi; hele bu kadar hızlı hiç öldürmedi.
Bu stratejik intiharı kabul etmek zor olabilir: İnsan hâlâ Trump’ın maceralarının Amerikan ulusal çıkarına dair bir anlayışa dayandığını ummak istiyor. Dayanmıyor.
En azından bir süper güç, hukuk devleti ve diğer kurumlar aracılığıyla ortak bir girişime bağlı kayda değer bir yurttaş kitlesini içinde barındıran modern bir devlet olmak zorundadır. Ama Trump yönetimi ABD’ye modern bir devlet olarak değil, seçilmiş küçük bir azınlık için ticari bir fırsat olarak bakıyor.
Bir süper gücün ayrıca ulusal çıkar duygusuna sahip olması gerekir. Uluslararası ilişkiler uzmanları liderlerin bu kavramı nasıl tanımladığı konusunda anlaşamasalar da, başkanın halkın ya da devletin iyiliğine kayıtsız kaldığı bir duruma hazırlıklı değiliz.
Bir devletin süper güç olarak kalabilmesi için kendisini zaman içinde sürdürebilmesi de gerekir. Süreklilik, siyasi otoritenin devri için bir ilkeye bağlıdır. Trump, süresiz olarak iktidarda kalmayı hedefleyerek ve seçimlere duyulan güveni aşındırarak, ABD’de siyasi ardıllığı mümkün kılan ilkeyi sorgulanır hale getiriyor. Elbette bunu yapmanın başka yolları da vardır; hanedan yönetimi ya da bir politbüronun kararı gibi. Bu düzenlemelerden birine geçmek (Başkan Yardımcısı JD Vance’in yükselişinden sorumlu teknoloji oligarkları cadı meclisini kapitalist bir politbüro olarak hayal edebiliriz) Amerikan cumhuriyetinin sonu olur.
Doğru insanların yönetimde olmasını sağlamak, bir devletin güç kazanması ve bu gücü sürdürmesi için hayati önemdedir. Tarihsel olarak güçlü devletler, doğumdan bağımsız biçimde, nitelikli insanları tespit edip yetki makamlarına yükseltmenin yollarını aradı. Antik Çin’in bir sınav sistemi vardı. Napolyon, hem sivil hem askerî hayatta liyakat ilkesini yerleştirdi.
ABD’nin ise bir zamanlar dünyanın gıpta ettiği bir kamu hizmeti ve son derece liyakate dayalı bir ordusu vardı. Ama Trump yönetimi kamu hizmetini içini boşalttı ve ordunun üst kademelerini tasfiye etti; bu süreç, bulundukları makamlar için kendileri de yetersiz olan kişiler tarafından yürütüldü. Tulsi Gabbard’ın Ulusal İstihbarat Direktörü, Kash Patel’in FBI Direktörü ve Pete Hegseth’in Savunma Bakanı olması, bir süper gücün intihar ettiğinin açık bir göstergesidir.
Daha derin anlamda, bir süper gücün nüfusunu ve dolayısıyla siyasi liderlerini küresel meydan okumalarla yüzleşmeye hazırlayabilecek bir eğitim sistemine sahip olması gerekir. Ama Trump’ın Amerika’sında kamusal eğitim kaynaklardan mahrum bırakılıyor, üniversiteler akademik özgürlüğü savundukları için misillemeyle karşı karşıya kalıyor ve askerî akademiler de dahil olmak üzere okul kütüphaneleri faydalı kitaplardan arındırılıyor.
Aynı şekilde, birçok büyük gücün yükselişini besleyen bilimi benimseme tutumu da Trump’ın ABD’sinde saldırı altında. Gökleri haritalamak için bilimsel yöntemler geliştiren astronomlara sahip eski Mezopotamyalılar ve bir imparatorluk kurup savunmak için Yunan bilimini uygulamaya geçiren Romalılar gibi, Amerika da bilimi finanse edecek ve bilim insanlarını — çoğu zaman göçmenleri — ülkeye çekecek devlet kurumları kurarak bir süper güç oldu.
Ancak Trump yönetimi bilime karşı sarsıcı bir saldırı başlattı. Siyasi ideolojiye dayanarak araştırma fonlarını alıkoyuyor, bilim insanı olmak isteyenleri ve yerleşik bilim insanlarını ABD’ye taşınmaktan caydırıyor ve insan kaynaklı iklim değişikliği gibi temel bilimsel bulgulara kuşku düşürüyor.
Bunun sonucunda Trump yönetimi Amerika’nın enerji dönüşümünü aniden durdurdu ve bunun yerine ekolojik ve ekonomik olarak geçersiz hale gelmekte olan fosil yakıtları sübvanse etti. Yakında yayımlanacak görkemli bir kitabın gösterdiği gibi, yeni enerji biçimlerine öncülük eden toplumlar yükselir; bunu yapmayanlar düşer. Bu, insanlık tarihinin en derin gerçeği olabilir ve Trump’ın tercihini Amerika’nın ilgisizleşmesini hızlandıracak, başlıca rakibi ve dünyanın temiz enerji süper gücü olan Çin’i daha güçlü bir konuma yerleştirecek varoluşsal bir hata haline getirir.
Aynı durum askerî gücü ayakta tutan teknoloji ve yenilik için de geçerlidir. ABD her zaman silahlara devasa miktarda para harcadı; ama yönetim, Trump’ın adını taşıyacak yeni bir zırhlı sınıfı gibi geçmişin ekipmanlarına odaklanıyor. Plan tümüyle bir fantezidir. Bu zırhlılar bir şekilde inşa edilse bile, hatları Rusya ile Ukrayna arasındaki yüksek teknolojili savaş tarafından ortaya konmuş modern savaş için tamamen yetersiz olurdu. Onları daha suya iner inmez batmış sayın.
Ukrayna savaşı, Trump yönetiminin “anlaşma yapma” lehine diplomasi sanatını nasıl göz ardı ettiğinin başlıca örneğidir. Oysa Trump’ın nasıl müzakere edileceğini bilmediğine dair, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in önünde eğilmesi de dahil, bol miktarda kanıt vardır. Dahası, ABD müttefikleri kişisel garezden başka hiçbir nedenle hırpalanıyor ve kenara itiliyor.
Ulusal çıkar duygusu olmayınca, ittifakların ne işe yaradığına dair bir anlayış da olamaz. ABD’nin küresel üstünlüğünün temelini oluşturan uluslararası sisteme — yasalara, kurallara ve normlara — yönelik bir takdir de olamaz. Trump’ın yaklaşımının ne kadar ilkel olduğunu ve Amerika’nın düşmanlarına ne kadar sevinç verdiğini abartmak zordur.
Bu bizi yeniden İran’a getiriyor. Uluslararası karşı karşıya gelişlerde bir süper güç en azından zaman zaman kazanır. Ama Trump yönetimi tekrar tekrar kaybediyor. İran savaşı açık bir stratejik yenilgidir; ABD’nin herhangi bir hedefi olduğu ölçüde, bu hedeflere ulaşılamadı. Trump’ın politikaları, daha sert çizgili bir İran rejiminin elinde daha fazla zenginleştirilmiş uranyum bıraktı; bu rejim yeni ekonomik güç kaynaklarını elinde tutuyor — Hürmüz Boğazı’nın kontrolü, Körfez devletlerini sindirme — ve ABD’nin İran toplumunu etkilemesini neredeyse imkânsız hale getirdi.
Yönetim ayrıca gerileyen devletlere özgü sembolik terimlerle yenilgiyi kutluyor. Hegseth’in düşürülen bir ABD pilotunun kurtarılmasını İsa’nın dirilişiyle karşılaştırmasını düşünün; bu, altta yatan stratejik çaresizlikten dikkatimizi uzaklaştırabilecek çığlık gibi bir küfürdür. Bu tür Hristolojik imgeler, gerçek dünyadaki yenilgiyi hayalî bir dünyadaki zafere dönüştürmek için kullanılır. Örneğin Polonya Romantizmi, bir cumhuriyetin çöküşünü — esas olarak servet eşitsizliği nedeniyle — Polonya’nın “ulusların Mesih’i” olduğunun kanıtı saymıştı.
Son olarak, birçok devlet gücünü korumayı karşılayamadığı için güç kaybeder. 1945’ten bu yana ilk kez ABD ulusal borcu ABD GSYH’sinden daha yüksek. Bu yararlı bir karşılaştırma noktasıdır: II. Dünya Savaşı gibi bir meydan okumayla karşı karşıyayken büyük açıklar vermek normaldir. Ama Trump yönetimi bunu tamamen farklı bir nedenle yapıyor: zengin bireyleri ve şirketleri vergilendirmekten kaçınmak için. Bu yaklaşım — aşırı zenginlere hizmet olarak hükümet — savaş kazanmakla ya da modern bir toplumun işlemesini sağlayan sosyal hizmetleri sürdürmekle uyumlu değildir.
Reform ve onarım artık geçerli değildir; çünkü Trump yönetimindeki Amerika’nın süper güç intiharı, dünya tarihine geçecek böyle bir stratejik soytarılığı mümkün kılan demokratik bozulmanın ve eşitsizliklerin belirtisidir. ABD’yi süper güç yapan şey, bugünkü kendi kendini yok etme girişimini de mümkün kıldı. Önceki statükoya dönüş aramak yerine, insanlara daha adil bir gelecek yaratmaları için daha fazla güç verecek biçimde ABD siyasetini yeniden yapılandırmak için artık yoğun çaba gösterilmelidir.


HABERE YORUM KAT