
"Bireyi ilahlaştıran liberalizm" ile "bireyi öğüten kolektivizm" arasında denge arayışı
Neoliberal bireycilik ile totaliter toplumculuk arasına sıkışan modern insana çıkış yolu fıtrattadır. İnsan, dünyayı şekillendirme yeteneğini ancak "ben" olma bilinci ile "biz" olma mesuliyetini birleştirdiğinde doğru istikamete yöneltebilir.
İnsan Ve Toplum
Erol Göka / Kritik Bakış
Son yazılarımızda Antropolog Pina Cabral’ın “Dünya” kitabındaki bakışından yola çıkarak insanın farklı dillere ve kültürlere doğup kimliğinin ve kişiliğinin oralarda gelişmesine rağmen ortak özellikle gösteren bir canlı türü olduğunu ortaya koymaya çalıştık. Tüm insanlarda ortak olan zihin yapısının özelliklerini ele almaya gayret ettik, bunlar arasında, “katılım”, “aşkınlık” ve “inanmanın anlamadan önce gelmesi” hususlarını vurguladık. Tüm bunlar nedeniyle “geleneksel inancın aksine biliş, beyinle sınırlı değildir; Sorun çözme yükünün bir kısmını taşımak için dış ortamın özelliklerine güveniriz” (s.230) fikrine destek verdik. Bundan önceki yazımızda ise insanın toplumsallığına en doğru yaklaşımın “Kendisini en yalın biçimde, bireyi temel birim olarak kabul edip, grubu (toplumu) bireyin davranış veya içgüdüleriyle açıklayan pozitivist psikolojide ve toplumu (grubu) onu meydana getiren bireylerin toplamından farklı bir varlık alanı olarak görüp, bireysel benliğin oluşumunda (grubun) toplumun birey üzerindeki etkisine odaklanan pozitivist ve yapısalcı sosyolojide gösteren indirgemeci kutupları” reddederek bulunabileceğini belirttik. Birey ve toplum ilişkisine nasıl bakmamız gerektiğine bu kez yine Pina cabral’in antropolojik bakışından yola çıkarak devam edelim. Ama önce, bu bakışın önemini daha iyi idrak edebilmek için, günümüz akademisindeki bırakın birey ve toplum ilişkisini birbirinden ayırmayan ve birbirine indirgemeyen bir tarzda ele almayı, benlik’i (self, nefs, kendilik) dahi yok sayan egemen yaklaşımı biraz daha hırpalamaya ihtiyacımız var.
John R. Searle’ün “Zihin” kitabında benlik
Searle’ün “Zihin” (alBaraka, 2020) kitabını örnek olarak belirledik çünkü onun bakışı hem günümüz akademisindeki durumu çok iyi özetliyor hem de oldukça sade ve akıcı.
“Descartes’in ünlü sözü ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’daki ‘ben’ neye gönderimde bulunur? Descartes’e göre kesinlikle bedenime değil, daha ziyade zihnime gönderimde bulunur, yani özsel olarak beni oluşturan zihinsel töze. Kartezyen düalizmin zihnin doğasıyla ilgili felsefi olarak kabul edilebilir bir açıklama olamayacağını düşündürtecek sebepleri gördük. Ama düalizmi reddeden bizler için ciddi bir soru kalmış durumda: Benlik tam olarak nedir? Benimle ilgili hangi gerçek beni ben yapar? Birçok çağdaş filozof, ki bunlara yakın zamana kadar ben de dâhildim, David Hume’un bu konuda son sözü söylediğini düşünüyordu. Deneyimlerimden oluşan diziye ve bu deneyimlerin gerçekleştiği bedene ek olarak benlik diye bir şey yoktur. Hume der ki, dikkatimi içime çevirdiğimde ve beni oluşturan özsel bir varlığı keşfetmeye çalıştığımda, tek keşfettiğim tikel deneyimlerimdir; bu deneyimlere ek olarak benlik diye bir şey yoktur” (s.257).[1] Doğrudur; benlikle ilgili cevaplaması hayli müşkül güç sorular vardır. Mesela “Bir kişiyle ilgili hangi gerçek, o kişiyi hayatı süresince geçirdiği farklı değişimler boyunca aynı kişi yapar?”… Mesela “Benim gerçek düşüncelerim ve hislerimin dizisine ve onların gerçekleştiği bedene ek olarak bir şey, bir varlık tüm bu olayların öznesi olan bir ‘ben’ kabul etmek durumunda mıyız; fiziksel bedenim ve beyin süreçlerim dışında varlığını kabul etmemiz gereken bir şey daha var mıdır?”… Mesela “Beni olduğum kişi yapan tam olarak nedir?”… Bunlar, hayli çetin ceviz sorulardır.
Searle, bu zor soruları sorduktan sonra, benlik ile ilgili düşünmelerine ünlü Thesus’un gemisi örneğini vererek devam eder. Tahtadan yapılmış bir gemi, aynı mürettebatla denizde seyrini sürdürürken aşama aşama tamamen yeniden inşa edilir; orijinal hiçbir parça kalmayana kadar tüm parçalar birer birer değiştirilir. Bu gemi, hala aynı gemi midir? Bu bir yana, diyelim ki çıkarılan parçaları, bir başkası toplayarak önceki gemiyi yeni baştan inşa etsin. Şimdi bu iki gemiden hangisi gerçek orijinal gemidir; işlevin devamlılığına sahip olan mı yoksa parçaların devamlılığına sahip olan mı? Searle, bu soruları hatalı bulur. Ona göre orijinal geminin hangisi olduğunu söylemek tamamen bize kalmış bir durumdur. Kimimiz geminin sahibinin kim olduğuna, kimimiz vergi ödemekle yükümlü olan kimseye, kimimiz geminin hangi limana giriş hakkı olduğuna göre karar ver(ebil)iriz. Kişisel özdeşlikle ilgili sorular da Theseus’un Gemisi örneğine benzer ama yine de onu aşar. Beyin nakli, ikizlik örnekleriyle Searle, insan için işlerin daha da karışık olduğunu anlatmaya çalışır. Şöyle der: “Bizim kavramlarımızın tipik bir özelliği, onların gerçek dünyaya uygulanmalarının belirli türden düzenlilikleri varsaymasıdır. Bu gemi, ağaç, araba ya da köpek kavramları için doğru olduğu kadar kişisel özdeşlik gibi havalı kavramlar için de geçerlidir… İnsanların gündelik konuşmada bugün hangi kişinin geçmişteki hangi kişiyle özdeş olduğuna karar verirken kullandığı kriterlere gerçekten bakacak olursak, bizim kişisel özdeşlik kavrayışımızı oluşturan en az dört kriterin olduğunu fark ederiz “(s.261-262). Bu kriterler a) Bedenin uzay-zamansal devamlılığı, b) Yapının göreli zamansal devamlılığı (yaşlanma gibi değişimlerin de belirli türden yapısal düzenlilikler boyunca ilerlemesi), c) Hafıza (herhangi bir anda geçmişteki bilinçli deneyimleri hatırlama kapasitesi), d) Kişiliğin devamlılığıdır[2].
Searle, bu dört özelliğin, tikel psikolojik durumlara ve huylara ek olarak ayrıca bir benlik kavramına ihtiyaç bulunduğu konusunda yeterince ikna edici olmadığı fikrindedir. Ama o, sonradan tek bir noktayı unuttuğunu söyleyerek Hume’a itiraz eder. O tek nokta, bedenlerimizden ve deneyimlerimizden ayrı bir benlik kavramına alan açar ve onu gerekli kılar. “Biz yalnızca düzensiz deneyimlere sahip olmayız; daha ziyade, herhangi bir andaki tüm deneyimlerimizi tek, birleşmiş bir bilinçli alanın parçası olarak deneyimleriz… Beni en azından biçimsel bir benlik anlayışını kabul etmemiz gerektiğine ikna eden argümanlar, rasyonalite, özgür seçim, karar verme ve sebepler kavramlarıyla ilgilidir… Deneyimler dizisine ve bu deneyimlerin gerçekleştiği bedene ek olarak, bizi bir şeyin daha var olduğunu kabul etmeye yönelten şey, özgür hareketin, açıklamanın, sorumluluğun ve sebebin birleşimidir… Bunların hepsine sahipseniz, bir benliğe sahipsiniz demektir” (s.268-272). Benliğinizin var olduğunu kabul ediyorsanız artık “sorumluluk” kavramını ve rasyonel canlıların zaman ile kurduğu özgün ilişkileri açıklamanız kolaydır. “Hareketler gerçekleştirdiğimde sorumluluk alırım ve böylece hak etme, suç, ödül, adalet, takdir ve ayıplanma, başka türlü sahip olamayacakları şekilde anlamlı olurlar… Zamanı organize edebilirim, gelecek için plan yapabilirim, çünkü planları yapan benliğin aynısı gelecekte de var olup o planları gerçekleştirecektir” (s.272).
Cabral’in zaten “benlik”in varlığını kabul eden, bireye antropolojik bakışı, adeta meseleyi sanki Searle’ün bıraktığı yerden ele alıyor. Cabral, sadece “benlik” diye bir olgu olduğunu kabul etmekle yetinmiyor, özcü bir anlayışı reddediyor ama “birey”i, tüm kültürel ve tarihsel farklılıklara, rağmen insanlığın temeli olarak görüyor. “İnsan her şeyden önce bireyden doğar, her birimiz kaçınılmaz olarak bireyizdir. İnsanların türlerinin tarihi boyunca dünyada bıraktıkları tüm şaşırtıcı izlerin kökenini bulmamız bireylere bağlıdır… İnsan toplumsallığının kökeni, içgözlemsel düşünme yeteneğine sahip bireylerin eylemlerine dayanmaktadır. Bireyler, insan toplumsallığı içinde boy göstermiş varlıklardır” (s.157-158).
İnsan, dünyayla yönelimsel bir ilişki içindedir, dikkati hep dünyanın bir yönüne doğrudur; bu aynı zamanda insan türünün üyeleri arasında iletişimi yani toplumsallığı mümkün kılar. Yönelimsellik, zihinle veya bilinçle özdeş bir hal değil varoluşsal bir niteliktir. Kaldı ki insana özgü de değildir; tüm hayvan hayatının bir özelliğidir. Diğer türler arasında da toplumsallık ve bilgi paylaşımı (iletişim) biçimlerinden biridir. Joel Kovel’in “Tarih ve Tin”de (Ayrıntı yayınları, 2020) dediği gibi insan, grup-varlık olarak yaşayan canlı türlerindendir. Ancak elbette insanın yönelimselliği ve toplumsallığı diğer canlılardan farklıdır. Bu farkı Cabral’e göre “içgözlemsel-önermesel düşünme” yeteneği oluşturur. Cabral, tüm hayvanlarda ortak olan yönelimselliğe “temel zihin” der ama insanda ayrıca önermesellikten oluşan (ki onun da temelinde insanın sembolik bir dil, bir hayal gücü- imgelem- potansiyeline sahip olması bulunur) bir de “iskeleli zihin” bulunduğunu söyler (s.162). “İnsan zihni, zihinsel işlemlerin beyin içine kapalı olmamasından dolayı genişler.” Dünya nasıl insan zihnine katılıyorsa, insanın bilişi de bedenlendiği ölçüde dünyaya sızar. Bu sızma yalnızca modernitenin protezleri olan cep telefonu, bilgisayar gibi aygıtlarla olmaz kişisel ontojenimizin parçası olan tüm alanlarda ortaya çıkar. Dünya anlam yükledikçe yalnızca “dünyayı birey ele almaz, dünya da bireyi ele almaya başlar… İnsanlar, diğer türlerin aksine, diğer hayvanlardan daha fazlasını yapar; dünyayı şekillendirir” (s.213).
Dikkatli bakılırsa Cabral’in “içgözlemsel-önermesel düşünme” dediği insan has olgunun, Searle’ün “benlik” için saydığı özelliklerin bir birleşiminden ibaret olduğu görülür. “İnsan toplumsallığının diğer tüm toplumsallık biçimleriyle pek çok ortak yönü vardır, ancak şu açıdan ayırt edicidir: İnsan toplumsallığındaki çocuklar, dünyayla ortak bir ilişkiden yola çıkarak önermesel düşünme geliştirmeye yatkındır… Bir birey olmak için, başka bireyler tarafından bireyliğe çağrılmalıyız… Anlaşılırlık her zaman benden önce gelir. Düşüncemin nihai kaynağı ben değilim, çünkü düşüncem, benim ortaya çıkardığım anlatının içinden gelir” (s.161) diyerek Cabral, Anselmus’ın daha önce “İnanç nedir?” başlıklı yazımızda ele aldığımız inanç ve akılla ilgili görüşlerini antropolojiye aktarır. Böylece birey ve toplum arasında hem ikisini de kabul eden hem de onları birbirine indirgemeyen bir anlayış mümkün hale gelir.
“Bu ortak yönelimsellik, bize eskiden söylendiği gibi zihinsel veya ruhsal bir yatkınlık değil, filogenetik olarak gelişen bedenleşmiş bir yatkınlıktır… Ortak yönelimsellik, insanların dünyada bir araya gelmelerine, hiç uğraşmadan birbirlerinin ritmini bulmalarına, birbirlerinin ihtiyaçlarını hissetmelerine olanak sağlayan şeydir. Bu, karatede ne kadar önemliyse, aşkta da önemlidir” (s.163)… “Bu nedenle ‘dünyada var olmak, Heidegger’in veciz ifadesiyle söyleyecek olursak, kaçınılmaz olarak ‘başkalarıyla birlikte var olmak’tır” (s.164). Biz dünyaya geldiğimizde de başkalarıyla birlikte varızdır (birincil özneler arasılık); ancak kişisel ontojenimiz hayat boyu sürer, önermesel düşünce üretmeye, dil öğrenmeye başladığımız andan (kabaca bir yaşından) itibaren ikinci öznelerarasılık başlar, artık diğer bireylerle niyetlerle ve eylemlerin bağlamı ışığında bir araya gelerek bir dünyalılaşırız.
“Öznelerarasılık bir tercih değildir; kendiliğinden gerçekleşir. Bir bebek, insanlar arasında olduğunda ve insan türünün talep ettiği uzun olgunlaşma döneminde bakımı yapıldığında, öznelerarasılık kaçınılmazdır (s.167)… Dünya, her birimizin mevcudiyet ve eylem arenası ölüme yenik düştüğü anda yok olur. Bununla birlikte, dünyam yok olurken, ben dünyadan yok olmam, çünkü mevcudiyetim ve eylem kapasitem, çevremdeki diğer katılımlara yazıldıkları ölçüde varlığını sürdürmeye devam eder” (s.238)… “İnsanın bu varoluşsal grup-varlık olma özelliği, onu başkalarıyla birlikte yaşamaya ve onların dünyalarını paylaşmaya mecbur kılar. Quine’nin “yorumlayıcı hayırseverlik” adını verdiği, başkalarını da hesaba katmaya, onları düşünmeye, iyilik yapmaya da zorunlu bir varoluş biçimidir bu (s.169). İnsan toplumun içindedir, onunla birlikte nefes alıp verir ama aynı zamanda bireydir. Birey olmak ve toplum içinde yaşamak mevcudiyetimizin aralarında gidip geldiğimiz kale direkleridir. “Özgür irade paradoksu üzerinde düşünme artık o kadar zor değil; bu paradoks, mevcudiyetin iki kale direği arasında açılan aşkın boşluğun, soncu her zaman belirsiz müzakeresi haline gelir” (s.229).
İnsan ve toplum ilişkisi böyledir lakin insan deyip geçtiğimize bakmayın, insan, insanlığını sadece toplum içinde değil fakat bir cinsiyet kimliği içinde, kadın ya da erkek olarak da yaşar. “Cinsiyet, kendini en baştan itibaren ontojeni sahnesinde bir faktör olarak sunar ve bir daha asla o sahneden ayrılmaz “(s.174).
[1] Bizim insan tekinin benliğini ve iradesini yok saydığı için şiddetle reddettiğimiz bu bakış açısı Searle’ün de haklı olarak belirttiği gibi kaynağını Hume’dan alırken son dönemde Hinduizm ve Budizm gibi doğu düşüncelerinin de bu bakışa fevkalade bir katkısı söz konusudur. Benlik’in reddine dair bu bakışın toplu halde görülebilmesi için Richard Sorabi’nin “Benlik: Bireysellik, Yaşam ve Ölüme Dair Antik ve Modern Görüşler” (alBaraka Yayınları) çalışmasını, hatta bu bakış açısının modern dönem İslam düşüncesine sızmasına bir örnek olarak Aykut Alper Yılmaz’ın “İnsan Nedir? Teistik Materyalizmin İmkânı” (alBaraka Yayınları) kitabını salık veririz.
[2] Bu son madde “kişilik” konusunda yeterli bir bakışa sahip olmayanlar tarafından tuhaf karşılanabilir. Kişilik ve karakter, huy ve mizaç gibi bizi biz yapan özellikler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Bizim, Murat Beyazyüz ile birlikte yazdığımız “Geçimsizler: Kişilikler Tanıma ve Geçinmeyi Kolaylaştırma” (Kapı Yayınları) kitabını öneririm.







HABERE YORUM KAT