1. YAZARLAR

  2. M. HASİP YOKUŞ

  3. Evet, dünyayı biz kurtaracağız!
M. HASİP YOKUŞ

M. HASİP YOKUŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Evet, dünyayı biz kurtaracağız!

03 Ocak 2026 Cumartesi 18:54A+A-

Evet, dünyayı biz kurtaracağız!

2025 yılını geride bıraktık. Toplumun farklı yaş ve meslek grubundan insanlar, değişik vesilelerle yeni yıla dair beklenti, umut ve heyecanlarını dile getiriyor. Bir takvim yaprağının kapanıp yenisinin açılması, çoğu zaman insanlarda yeni bir başlangıç hissi oluşturuyor. Oysa zaman, doğrusal bir süreklilik içinde akmaya devam eder; her yeni gün, bir öncekinden kopuk değil, onun doğal uzantısı ve devamıdır.

Her ne kadar yıl değişimleri, zamanın bu ontolojik yapısına dair gerçekliği değiştirmese de insanın ve toplumların kendilerini yeniden gözden geçirmeleri, muhasebe yapmaları ve yön tayin etmeleri açısından böyle muayyen zamanlar bütünüyle anlamsız da değildir.

Geleceğe ilişkin beklenti, umut ve heyecanlar; ancak müminin tevhid merkezli prizmasından süzüldüğünde, parçalı ve dağınık arzular olmaktan çıkarak anlamlı, tutarlı ve bütünlüklü bir gelecek tasavvuruna ve sahih bir istikamete dönüşebilir. Zira rabbimiz: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (59/Haşr-18) diye buyurmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında mümin için muhasebe; yalnızca geride kalan bir zaman diliminin bilançosunu çıkarmak değil; aynı zamanda taşıdığı iman sorumluluğun, üstlendiği tarihsel şahitliğin ve içinde yaşadığı dünyaya dair sorumluluğun her daim farkında olmaktır.

Bu farkındalık, ölçüsüz, dağınık ve ayağı yere basmayan hayalciliklerin ötesine geçmeyi; toplumsal adalet, ahlaki inşa ve ümmet bilinciyle örülü uzun soluklu bir yürüyüşü zorunlu kılar. Dolayısıyla asıl muhasebemiz, önceliklerimizin, hedeflerimizin ve yürüyüş istikametimizin ne ölçüde vahyin rehberliğinde şekillendiğiyle ilgilidir. Zira mümin için bu muhasebe; yeryüzünde adaletin ikamesini ve hakikatin şahitliğinin üstlenilmesini içeren bütüncül bir kulluk bilinciyle anlam kazanır. Çünkü iman, yalnızca kalpte taşınan soyut bir inanç değil; dünyaya müdahale eden, tarihi dönüştüren ve insanlığa istikamet gösteren bir eylem çağrısıdır.

İşte bu idrak, bizi kaçınılmaz olarak şu soruyla yüzleştirir: Ne olacak bu dünyanın hali?              

“Dünyayı kurtaracağız” iddiası, kimi zaman çocuksu bir iyimserliğin, kimi zaman da siyasal bir megalomaninin sembolü gibi yansıtılarak karikatürleştirilen ve itibarsızlaştırılan bir söyleme dönüştü. Oysa bu söylem, doğrudan doğruya tevhid inancının ve insanın yeryüzündeki halifeliğine dair yüklediği sorumluluğun doğal bir ifadesidir.

Kur’an, insanı yeryüzünde; adaletle hükmetmek, emaneti yüklenmek ve tarihi dönüştürmekle sorumlu bir halife olarak tanımlar. “Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur.” 6/En’am-165

Bu nedenle Müslümanlar için dünyayı kurtarmak, siyasal bir tahakküm projesi değil; zulme karşı şahitlik, adalete çağrı ve fıtratı savunma yükümlülüğüdür. Nitekim Kur’an, Müslümanları “insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet” olarak tanımlar. (3/Âl-i İmrân-110)

Umutsuzluğa kapı aralamadan doğru bir muhasebe yapabilmek

İslami hareket, kazanımları ve kayıplarıyla bugün dünya ölçeğinde gündem belirlemekte; kapsamlı tartışmalara ve derin sorgulamalara konu olmaktadır.

İran Devrimi’yle başlayan; Afganistan, Bosna ve Çeçenistan gibi coğrafyalardaki cihad tecrübeleriyle ivme kazanan ve 1980’li yılların ilk yarısında neredeyse bütün İslam coğrafyasına yayılan coşkulu iyimserlik hâli, zamanla yerini karamsar ruh haline bıraktı. İran’ın mezhebi bir taassuba savrulması, söz konusu coğrafyalardaki cihad hareketlerinin hedeflenen sonuçları üretememesi, Türkiye’de 28 Şubat süreci benzeri baskı uygulamaları, İslami mücadele yürüten küçük ya da büyük ölçekli yapıların kendi içlerinde yaşadıkları çelişki ve tıkanıklıklar ile Ortadoğu intifadalarının küresel güçler eliyle karşı-devrimci müdahalelerle bastırılması; bu karamsar ruh halini besleyen önemli faktörlerdi.

Dar zaman aralıklarına sıkışmış, yüzeysel bakış ve okumalarla sağlıklı bir muhasebe yapmak mümkün değildir. Bu coğrafyada Müslümanların yaklaşık son iki-üç asırdır yaşadıkları sürecin doğru tahlil edilmemesi abartılı ve yanlış değerlendirmelere sebebiyet vermektedir. İçerisine düştükleri acz ve zafiyet neticesinde toprakları fiili olarak işgale uğramış; akabinde işgal edilen bu coğrafya masa başında çizilen sınırlarla oluşturulan bu devletçiklerde yerli işbirlikçiler eliyle vesayet rejimleri kurulmuştur. Bugünümüze bakarken böyle bir tarihsel ar kaplanı göz ardı edersek; sağlıklı bir değerlendirme ve muhasebe yapmak mümkün olmayacaktır.

Ayağı yere basmayan iyimserlik kadar, bezgin ve umutsuz ruh hali de yıkıcıdır. Bu iki uç arasında savrulan zihinler, dün sağlıksız beklentilerle hayal kırıklığı yaşadıkları gibi, bugün de gerçekçi olmayan bir karamsarlıkla mücadele ruhunu öldürmektedir.

Hendek Savaşı’nda Müslümanlar kuşatma altındayken, Resulullah’ın (sav) Bizans ve İran’ın fethedileceğini müjdelemesi, içinde bulunulan şartları mutlaklaştırmayan bir ufku temsil eder.

Aynı şekilde Kur’an, Uhud yenilgisi sonrası müminlere, “Bu musibet kendi ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir” (3/Âl-i İmrân- 165) diyerek sorumluluk bilincini hatırlatır.

Bugün Müslümanlar arasındaki belirgin sorunlardan biri, kayıplara aşırı odaklanılması ve kazanımların sistematik biçimde görmezden gelinmesidir. Oysa son çeyrek asırlık döneme dahi bakıldığında, Müslümanların mütemadiyen yeni mevziler elde ettiği, yeni toplumsal zeminler oluşturduğu açıkça görülmektedir. Ne var ki negatifliklere angaje olmuş bir psikoloji, bu kazanımları ya küçümsemekte ya da tamamen inkâr etmektedir.

Açıkça ifade etmek gerekir ki; bu yılgın ve toksik ruh haline mukabil; Türkiye’yi etnik temizliğe tabi tutma hayali kuran ırkçıların, Suriye’de sınırlı bir alanda elde ettikleri bir teritoryal bölgeyi ‘bütün Ortadoğu’yu aydınlatacak devrim’ diye pazarlayanların, Türkiye’nin küçücük bir ilçesinde bir belediyenin ‘kommütatif nohut tarlası projesi’ üzerinden sosyalizmin aydınlık yarınlarına dem vuranların, sistematik işkence ve infaz mekanizmaları kuran Baas rejimi sempatizanlarının motivasyonlarına, özgüvenlerine ve geleceğe dair umutlarına hayret etmemek elde değil.

Müslümanlar, sahip oldukları tarihsel tecrübeleriyle, toplumsal hafızalarıyla, siyasal etki üretme kapasiteleriyle, köklü medeniyet birikimleriyle, dayandıkları ontolojik zeminleriyle, sosyolojik tabanlarıyla ve ahiret merkezli hayat tasavvurlarıyla en avantajlı konumdadırlar. Bu imkânlar, Müslümanlara şikayet etme değil; inşa etme, yön verme ve geleceği kurma sorumluluğu yüklemektedir.

Israrla tedavüle sokulan, bir tespitten çok bir temenniyi andıran “Müslümanlardan adam olmaz” ve “bu ümmetten hayır gelmez” türü söylemler; Müslümanları mücadele iradesinden koparmayı, özgüvenlerini tahrip etmeyi ve onları edilgen bir kaderciliğe mahkûm etmeyi hedefleyen zihinsel bir operasyon işlevi görmektedir.

Geçilen safhaların, yapılan tercihlerin ve ertelenen sorumlulukların doğru biçimde hesaplanmadığı her durumda; hem kendimize hem de karşı karşıya olduğumuz vakaya dair algımız bulanıklaşmaktadır. Bu bulanıklık, yalnızca teorik bir sorun değil; sahada çözümsüzlük, yılgınlık ve dağınıklık olarak karşımıza çıkan ağır bir bedel üretmektedir.

Dünyayı kurtarmak İmani bir sorumluluktur

Mekke’de inen ayetlerle Medine’de kurulan toplum arasındaki süreklilik, bize şunu öğretir: Hakikat, aceleyle veya biz istediğimiz zaman değil; bedel ödenerek, emek verilerek ve sabırla gerçekleşir. Bugün Gazze’nin ortaya koyduğu direniş, bütün bu hakikati yeniden hatırlatmakla kalmamış; Batı’nın demokrasi, insan hakları, özgürlük ve birlikte yaşama gibi kavramlar üzerinden inşa ettiği sahte ahlaki üstünlüğünü hem düşünsel düzlemde hem de sahadaki gerçeklik üzerinden ifşa etmiştir.

Modern dünyanın ürettiği sorunlar, bu sorunların kaynağını besleyen yapısal çelişkilerden bağımsız değildir. Bugün dünyanın içine sürüklendiği ahlaki çöküş, anlam boşluğu ve küresel adaletsizlik gibi çok katmanlı krizler; İslam’ın adalet ve merhamet eksenli medeniyet anlayışına duyulan ihtiyacı her geçen gün daha belirgin hale getirmektedir. Aynı zamanda İslam’ın yalnızca bir inanç değil, insanlığın tamamı için fıtrata dayalı bir kurtuluş perspektifi,  bütüncül bir varoluş ve düzen teklifi olduğunu hatırlatmaktadır.

Kur’an’ın vaadi açıktır: “Allah, içinizden iman eden ve salih amel işleyenlere yeryüzünde mutlaka iktidar vereceğini vaat etmiştir” (24/Nûr- 55) Bu vaat, sabırlı, uzun soluklu ve bilinçli bir mücadelenin neticesidir. Umutsuzluğa kapılmadan ve Rabbimizin yardımına güvenerek yürümek ise bu yolun vazgeçilmez şartıdır. Zira Mümin, sonucu değil sorumluluğu merkeze alır; çünkü bilir ki tarihin yönünü tayin ve takdir eden, âlemlerin Rabbidir.

Sonuç olarak, bir aşağılama ve mantıksızlık yergisi yüklenerek ifade edilen ve kabaca 'dünyayı kurtarmak' şeklinde karikatürize edilen tutumun hiç de zannedildiği gibi terkedilmesi gereken bir saplantı olmadığını tekraren vurgulamak gerekiyor. Şurası net olarak anlaşılmalı ki, sahip olduğumuz inanç bize 'dünyayı kurtarma' sorumluluğunu zorunlu olarak yüklüyor. Ve zaten 'kendimizi kurtarmak' da ancak dünyayı kurtarma perspektifine sahip olmaktan ve bu hedef doğrultusunda çaba göstermekten geçiyor. Yani sonuçta kendini kurtaranlar ancak dünyayı kurtarmayı hedefleyenler olacaktır.[1]

 

[1]Rıdvan Kaya: Haksöz Dergisi Sayı: 115 - Ekim 2000 Kaynak: Muhasebe Gerekli, Ama Nasıl Yapmalı?

 

YAZIYA YORUM KAT

7 Yorum