Kudüs’ü sevdiğini söyleyen çok insan tanıdım. Hepsinin aynı şehirden söz ettiğinden hiçbir zaman emin olamadım. Aynı adı anıyor, aynı altın kubbenin fotoğrafını paylaşıyoruz; ama birimizin içinde yaşayan Kudüs ötekininkine pek benzemiyor. Bir şehir, onu sevenlerin sayısı kadar çoğalabiliyor ve her çoğalışında biraz daha az kendisine, biraz daha çok sevenine ait oluyor.
Bu Kudüsleri tek tek saymaya kalksam, işe inananlardan başlamam gerekir; çünkü şehrin en eski sevgilileri onlardır. Ama inananların Kudüs’ü bile tek değil. Aynı sabah Ağlama Duvarı’nın taşları arasına dua kâğıdı sıkıştıran bir Yahudi, Kutsal Kabir Kilisesi’nin loş taşına alnını dayayan bir Hristiyan ve Mescid-i Aksa’nın avlusuna doğru yürüyen bir Müslüman, birkaç yüz metre arayla üç ayrı Kudüs’te uyanır. Müslüman için orası ilk kıbledir; Kur’an’ın, Peygamber’in gece yolculuğunu anlatırken “çevresini bereketli kıldığımız” diye andığı mescittir (İsrâ 17/1). Oraya bağlanmak, insanın kendi inancının hafızasına sahip çıkması demektir. Bu yüzden şehrin başına gelen her şey, haritadaki bir noktanın değil, insanın kendi köklerinin başına gelmiş gibi yaşanır.
Şehrin bir de hesap defterindeki hâli var. Turizm şirketleri tur düzenler, oteller dolar, Eski Şehir’in dükkânlarında zeytin ağacından tespihler, haçlar ve menoralar aynı rafta yan yana durur. Emlakçı için Kudüs bir arsadır, diplomat için pazarlık kozu, stratejist için haritada yerinden oynatılması zor bir taş. Bu işlerin içinde emek de var, samimiyet de; insanları Kudüs’le tanıştıranları küçümsemek haksızlık olur. Yine de bir bağın ne kadar sağlam olduğu, işler yolunda giderken anlaşılmıyor. Sınır kapandığında, uçuşlar iptal edildiğinde, kazanç kesildiğinde geriye ne kaldığına bakmak gerekir. Çoğu zaman ancak o an görülür ki sevilen şehrin kendisi değil, getirdiğiymiş.
Fotoğrafçıların Kudüs’ünü anlatırken kendimi dışarıda tutamam. O şehre çok kez gittim. Kubbetü’s-Sahra’nın akşam ışığında altından bakıra döndüğü anı, Eski Şehir’in daracık sokaklarında taşa düşüp kaybolan gölgeyi ben de kovaladım. Güzel kare peşindeki gözün sinsi bir tuzağı var: şehri dekora çevirmek. Kemerler, kubbeler, taş merdivenlere süzülen ışık o kadar cömerttir ki insanlar kadraja girdiklerinde bile figürana dönüşebiliyor; bir kapı eşiğinde oturan yaşlı kadın, kompozisyonu tamamlayan koyu bir leke olarak kalabiliyor. Sonra bir gün bir yüz vizörün içinden size geri bakıyor. O bakışta ne poz var ne rica; yalnızca görüldüğünü bildiğini söyleyen bir sessizlik. Elinizdeki şey o an manzara olmaktan çıkıyor. Fotoğraf sizi bir hikâyeye götürüyor, hikâye bir isme, isim bir sorumluluğa. Kimin kapısının önünde durduğunuzu, kimin sabrını kadrajınıza aldığınızı sormaya başlıyorsunuz. Benim Kudüs’üm böyle değişti: taştan insana doğru. Ama bu dönüşüm bir anda olmadı; deklanşöre her basışımda biraz ilerledi, bazen de geri gitti. Çünkü göz, sorumluluktan çok güzelliğe alışkındır ve güzellik, insanı bakmaya çağırdığı kadar görmekten de alıkoyabilir.

Bakmakla görmek arasındaki bu mesafe, gündemin Kudüs’ünde daha da açılıyor. Şehri ancak ortalık kızışınca hatırlayanlar var. Bir görüntü yayılır, paylaşımlar çoğalır, herkes bir şey söyler; ekranlar bir hafta boyunca aynı kubbeyle dolar, sonra başka bir felakete döner. Bu ilgi çoğu zaman kişinin kendi merakından değil, kalabalığın uğultusundan doğar ve kalabalık dağılınca o da söner. Yine de başkasının araladığı bir kapıdan girip kendi yolunu bulanları da gördüm. Sonradan kimse kapıyı kimin açtığını sormuyor; içeride ne yaptığınıza bakılıyor.
Kimileri ise Kudüs’ü içinde taşır. Dedesinden dinlediği hikâyeleri, sandığın dibinden çıkan sararmış bir tapuyu, hiç görmediği bir evin paslı anahtarını miras alanlar, şehrin kaybını kendi ailelerinin kaybı gibi yaşar. Oraya hiç gidemeyecek olanlar zihinlerinde taş sokaklardan, akşam ezanından, eski kapılardan bir şehir kurar; o Kudüs’ün ne kadarının taştan, ne kadarının kendi ruhlarından yapıldığını belki hiç öğrenemeyecekler. Her namazın ardından onu duaya katanlar var. Elinden başka bir şey gelmeyenin duası küçümsenmez. Ne var ki dua, yapılabilecek olanı yapmamanın mazeretine dönüştüğünde başka bir şey olur; göğe açılan el, yeryüzündeki işten çekilmiş olur. Kimi içinse Kudüs kapanmamış bir yaradır. Her haber eski acıyı yeniden kanatır; kimi öfkelenir, kimi ağlar, kimi hiç konuşamaz. Bazı acılar dile yerleşmiyor, susmaya yerleşiyor.
Hayalin taşa ağır bastığı yerde bazen insanın kendisi de kaybolur. Psikiyatri buna “Kudüs sendromu” diyor. Çoğu Hristiyan olan bazı ziyaretçiler, şehre ayak bastıktan kısa süre sonra kendilerini Kutsal Kitap’tan çıkmış bir figür sanmaya başlar; otel çarşaflarından cübbeler diker, sokak başlarında vaaz verir, peygamberlerin ağzından konuşur. Şehirdeki bir ruh sağlığı hastanesi yıllardır bu misafirlere alışkın. Çoğu birkaç gün içinde kendine gelir ve evine döner; kimi yaşadıklarını konuşmak bile istemez. Bu insanlara gülmek kolay. Oysa onlarınki, bu yazıda saydığım Kudüslerin en uç hâlinden başka bir şey değil: şehri o kadar yoğun sevmek ki şehrin kendisini görmeyi bırakmak. Onlar kendilerini geçmişin bir sahnesine yerleştirdiler. Biz ise çoğu zaman bugünün sahnesini boş bırakıyoruz ve hangisinin daha derin bir gerçeklik kaybı olduğundan pek emin değilim.
Bir de Kudüs’ü romantizme dönüştürenler var. Kudüs aşkını birbirlerine ilan ediyor, onun için yazılmış şiirleri gözleri dolarak dinliyor, kalabalık salonlarda aynı sözleri hep birlikte tekrarlıyorlar. İçlerinden bazıları bu aşkla yola çıkıp şehre gerçekten gidiyor; Mescid-i Aksa’nın avlusunda ağlıyor, döndüğünde artık başka biri olduğunu anlatıyor. Değiştikleri doğrudur. Ama değişim çoğu zaman duygunun eşiğinde durup kalıyor. Romantizm, sevginin kendi kendini tükettiği hâlidir; hissedilen şey o kadar yoğundur ki bir şey yapma ihtiyacının yerine geçer. Aşk ilan edilir, alkışlanır, paylaşılır ve ertesi sabah hayat kaldığı yerden devam eder. Böyle bir sevgide Kudüs sevilen olmaktan çok, insanın kendi hassasiyetini seyrettiği bir sahneye dönüşüyor. Duygu kötü bir başlangıç değildir; yalnızca kötü bir son duraktır.
Yazanların Kudüs’ü de ayrı bir şehir. Şairler kapılara, duvarlara, taşlara anlam yükler; şehri bir iç yolculuğun durağına, bazen de hiç varılamayan bir menzile çevirir. Bu yazı da o kervana katılıyor ve aynı tehlikeyi taşıyor: Kudüs’ü anlatırken insanın kendi yalnızlığını, kendi özlemini onun duvarlarına yazması. Duvar sabırlıdır, üzerine yazılan her şeyi taşır; ama taşıması, yazılanın doğru olduğu anlamına gelmez.
En gürültülü Kudüs ise siyasetinkidir. Herkes şehri kendi dünya görüşünün bayrağına dönüştürür. Kimi, iki devletli bir çözümde iki halkın da güven içinde yaşayabileceğini savunur; kimi bambaşka bir gelecek hayal eder. Bunlar tartışılmaya değer fikirler. Ama tartışma çabucak slogana dönüyor ve slogan, insanı en kısa yoldan kaybettiren dildir. Bir çocuğun gece uykusunu bölen korku, bir annenin sofrasında boş kalan sandalye, bir babanın enkaz başındaki sessizliği, kürsüden kürsüye fırlatılan delillere dönüşüyor; acı, haklılığın mühimmatı oluyor. Oysa o insanların hayatı kimsenin haklılığını kanıtlamak için yaşanmıyor. Bir kayıp, ne kadar yüksek sesle anılırsa anılsın, sahibinin olmaktan çıkmaz.
Kudüs’ü kimliğinin ayrılmaz bir parçası sayanlar da başka bir tehlikeye yakın durur: sevginin, fark edilmeden sahiplenmeye dönüştüğü o ince eşiğe. Şehri savunmak kendini savunmakla özdeşleştiğinde güçlü bir bağ doğar; ama aynı bağ, başka türlü sevenlerin sesini duymayı zorlaştırır. Kudüs hakkında söylenen her söz kişinin kendisine söylenmiş, her farklı yorum bir saldırı gibi işitilmeye başlar. Kendi sevgisinin biçimini tek doğru biçim sanan, insanları bir araya getirmesi gereken bir şehrin etrafına, farkında olmadan, yeni duvarlar örer. Oysa Kudüs’ün zaten yeterince duvarı var.
Rachel Corrie’nin hikâyesi tam bu noktada hatırlanmalı. Ne Filistinliydi ne Müslüman. Kudüs’le arasında ne bir inanç bağı vardı ne bir kimlik bağı. Washington eyaletinin Olympia kentinden gelmiş, yirmi üç yaşında bir barış aktivistiydi. 16 Mart 2003’te Gazze’nin Refah kentinde, Filistinli bir ailenin evinin yıkılmasını engellemek için bir İsrail askerî buldozerinin önünde durdu ve orada öldü; öldürüldü desek daha political correct olacak. Onun hikâyesi Kudüs’te geçmiyor; ama Kudüs üzerine sorulabilecek en çıplak soruyu soruyor: Kendinden olmayanın evi yıkılırken sen ne yaparsın? Onu oraya ne bir kutsal metin götürdü ne ortak bir tarih. Bir başkasının evinin yıkılmasına katlanamayan vicdanı götürdü. Kudüs’ü sevdiğini söyleyen pek çoğumuzun bu soruya verdiği cevap onunkinden çok daha sessiz; sessiz olmadığı zamanlarda bile onunki kadar net değil. Biz cevabımızı cümlelerle veriyoruz, o bedeniyle verdi.
Bu satırları yazarken bir şey fark ettim. İnananları, tüccarları, fotoğrafçıları, hayaline kapılanları, âşıkları, şairleri, siyasetçileri saydım; Kudüs’ü uzaktan ya da yakından seven herkese bir paragraf ayırdım. Listede tek bir kişi yoktu: Kudüslü. Sabah kontrol noktasından geçip okula giden çocuk, Eski Şehir’de kepengini kaldıran esnaf, evinin tapusunu mahkeme koridorlarında savunan yaşlı adam, kalmakla gitmek arasında gidip gelen genç. Onların Kudüs’ü ne bir sembol ne bir hayal; ekmek alınan fırın, sıra beklenen kapı, kaybedilmesinden korkulan evdir.
Bazıları için Kudüs, içinde yaşarken bile ulaşılamayan bir yer. Kudüs’te doğmuş, kimlik kartında o şehrin adı yazan bir adam Mescid-i Aksa’nın kapısından geri çevrilebiliyor; yaşı tutmadığı için, hakkında verilmiş bir uzaklaştırma kararı yüzünden ya da sadece o gün kapılar kapatıldığı için. Kimi günler Eski Şehir’in surlarından içeri adım atmasına bile izin verilmiyor. Kendi şehrinde kendi mabedine yabancı kalmak, Kudüs’ü uzaktan sevenlerin pek bilmediği bir acı.
Biraz ötede, Batı Şeria’da yaşayan bir Filistinli için Kudüs hem daha yakın hem daha uzak. Ebu Dis’te bir evin damından, duvarın ardındaki altın kubbe seçilebiliyor. Oraya gitmek içinse izin belgesi gerekiyor ve o belge çoğu zaman çıkmıyor. Ömrü boyunca Mescid-i Aksa’da tek bir namaz kılamamış, onu yalnızca fotoğraflardan ve ekrandan tanıyan nice insan, birkaç kilometre ötedeki şehri hayal ederek yaşlanıyor. Ben Almanya’dan kalkıp o şehre gidebilirim. Benim pasaportum bu kapıları açabilir iken, onların doğum yeri maalesef kapıları kapatıyor. Kudüs’ü en çok özleyenler, belki de ona en yakın yaşayanlardır.
Kudüs’ü sevenlerin çoğu gibi ben de bütün bu insanları arka plana itmişim. Bir şehrin tarihini ezbere bilip o taşların gölgesinde bugün yaşayanları merak etmemek, sevginin en yaygın ve en az fark edilen kusuru olsa gerek.
Bu kusurun bir de evdeki yüzü var. Kudüs için gözyaşı döken, ama kapı komşusunun adını bilmeyen; merdivende selamı esirgeyen, kapısı çalındığında açmaya üşenen, yeni taşınan aileyi karşılamaktan çekinen insanlar tanıyorum. Zaman zaman onlardan biri olmadığımı da söyleyemem. Uzak bir şehri sevmek, yakındaki bir insanı sevmekten kolaydır, çünkü uzaklık bizden bir şey istemez. Kudüs bizden bir selam, bir tabak yemek, gecenin bir saatinde çalınan kapıya bir cevap beklemiyor; komşumuz bekliyor. Uzak olan sorumluluk getirmez sanıyoruz. Oysa sorumluluk mesafeyle azalmıyor, yalnızca gözden kayboluyor. Kur’an iyiliği emrederken yakını da uzağı da aynı cümlenin içine alır:
“Anne babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve elinizin altındakilere iyilik edin.” (Nisâ 4/36)
Bu sıralamada uzak komşu yakın komşunun yerine geçmiyor, onun yanına ekleniyor. Komşusunun kapısını çalmayanın Kudüs’ün kapıları hakkında söyledikleri bir yerde içi boş kalıyor. Gerçek sevgi önce kendi eşiğinde sınanır; şehrin surlarına giden yol, bizim kapımızın önünden geçer.
Elbette bu Kudüslerin arasında duvar olması gerekmiyor. İnsan şehri hem inancıyla hem vicdanıyla sevebilir; dua ederken araştırabilir, araştırırken itiraz edebilir. Hangi gerekçeyle sevdiğimiz o kadar da belirleyici değil zaten. Belirleyici olan, bu sevginin bizi kime dönüştürdüğü. Kudüs’ü sevmek bizi daha adil kılıyor mu? Kendi tarafımız bir haksızlık yaptığında da sesimizi çıkarabiliyor muyuz? Yoksa şehri, zaten inandığımız şeyleri onaylatmak için mi kullanıyoruz? Bir şehri sevmek kolay. Adını anmak, fotoğrafını paylaşmak, hakkında konuşmak daha da kolay. Zor olan, o sevginin omzumuza yüklediği ağırlığı taşımak.
Herkesin bir Kudüs’ü var; kiminin inancında, kiminin hafızasında, kiminin hesabında, kiminin de sustuğu yerde. Şehir bunların hepsini taşıyor, binlerce yıldır taşıdığı gibi; ama taşıması, hepsini kabul ettiği anlamına gelmiyor. Bir gün içimizde taşıdığımız şehre dönüp dürüstçe bakmamız gerekecek. Güneşte parlayan bir kubbeye uzun süre bakan insan, bir noktada orada kendi yüzünü görmeye başlar. Asıl mesele, o yüzü gördüğümüzde bakışımızı kubbenin gölgesinde yaşayan insanlara indirebilecek miyiz?
Bizim sevdiğimiz gerçekten Kudüs mü, yoksa Kudüs’te bulduğumuz kendimiz mi?
