Çok garip geldi değil mi? Hiç alışkın değiliz çünkü. Dilimizde sürekli bir “Allah razı olsun” var. Günde belki on kez, belki daha fazla. Bir kapı tutulduğunda, bir yük taşındığında, yolda bir adres tarif edildiğinde. Dua dilimizde o kadar aşınmıştır ki çoğu zaman ne söylediğimizi duymayız bile. Ama dikkat edilirse bu sözün yalnızca bir yönü kalıplaşmıştır: Allah’ın birinden razı olmasını dileriz. Tersini, yani “Ben Allah’tan razıyım” cümlesini kurduğumuzu pek hatırlamıyorum. Dil bir yolu döşemiş, öbürünü ise otlara bırakmış.
Oysa Kur’an’a bakacak olursak bu ilişkiyi tek yönlü anlatmaz:
“...Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu, Rabbinden haşyet duyan kimse içindir.” (Beyyine, 98/8)
Fark ettiniz sanırım, ayette iki yönlü bir ilişki kuruluyor. Bir tarafta Allah’ın kulundan razı olması, diğer tarafta kulun Rabbinden razı olması var. Rıza yalnızca yukarıdan aşağıya inen bir kabul değil; kulun da kendi iradesiyle verdiği bir cevap. Üstelik bu karşılıklılık tek bir ayette kalmıyor, Mâide (5/119), Tevbe (9/100) ve Mücâdele (58/22) surelerinde de aynı ifadeyle tekrar ediliyor. Ayetin son cümlesi ise bu rızanın kime ait olduğunu söylüyor: Rabbinden haşyet duyana. Karşılıklı rıza, saygıyla ve ürpertiyle başlayan bir ilişkinin meyvesidir.
Burada akla bir itiraz gelebilir: Kul Allah’tan razı olunca, sanki O’nu tartıyor, O’na onay veriyormuş gibi olmuyor mu? Olmuyor; çünkü söz konusu olan bir onay değil, bir hoşnutluk ve kabuldür, Allah’tan memnuniyettir. Hepimizin malumu: Allah bizim rızamıza muhtaç değildir, o rıza bize lazımdır. Zümer suresi bunu açıkça söyler:
“Eğer inkâr ederseniz, bilin ki Allah sizden müstağnidir; kullarının inkârına razı olmaz. Eğer şükrederseniz, bundan dolayı sizden razı olur.” (Zümer, 39/7)
Bu ayet sorunun öbür yarısına da cevap veriyor. Allah’ın bizden razı olması neye bağlıdır? Beyyine’nin bir önceki ayeti iman edip salih amel işleyenleri anar; Zümer ise şükrü. Allah’ın razı olmadığı şey nankörlüktür; razı olduğu ise verilenin kıymetini bilen kuldur. Öyleyse asıl soru hemen kendiliğinden beliriyor: Biz Rabbimizden nasıl razı oluruz? Daha da önemlisi, razı mıyız?
Yaratılmış olmaktan razı olmak
Rızanın ilk durağı varlığın kendisidir. Allah insanı yaratmış; ona akıl, irade, imkân ve tercih hakkı vermiştir. Var edilmek, insana sunulan ilk nimettir ve hiçbirimiz bu varoluşu seçerek dünyaya gelmedik. Yaratılmış olmaktan razı olmak, insanın başına gelen her acıyı, eksikliği veya haksızlığı sorgulamadan kabullenmesi demek değildir. Rıza, insanın varlığını bir nimet olarak görebilmesi; karşılaştığı zorluklarla mücadele ederken de yaratılışına ve varoluşuna düşmanlık etmemesidir.
Kur’an bu varlığın nasıl bir varlık olduğunu da söyler: İnsan en güzel biçimde yaratılmıştır (Tîn, 95/4), ona Allah’ın ruhundan üflenmiştir (Hicr, 15/29), Âdemoğulları onurlandırılmış, yaratılanların birçoğundan üstün kılınmıştır (İsrâ, 17/70). Yaratılışta eksiklik yoktur; eksiklik, insanın kendine bakışındadır. Kendisine bahşedilen şerefi görmeyen göz, aynada yalnızca kusur arar. Bu bedenle, bu çağda, bu ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olmaya farkında olmadan itiraz eden insan, başka bir yerde, başka bir zamanda, başka biri olarak doğmuş olmayı ister. Kur’an, hesap gününde varlığının yükünü taşıyamayan insanın “Keşke toprak olsaydım!” diye yakınacağını haber verir (Nebe, 78/40). Var olmaktan razı olmamanın son durağı orasıdır.
Fakat yaratılmış olmak ile Allah’ın ahlaki anlamda bizden razı olması aynı şey değildir. Yaratma, insanın önüne bir hayat imkânı koymaktır; o imkânın nasıl değerlendirileceği ise insana bırakılmıştır. Şems suresi bu özgürlüğü ve sorumluluğu yemin cümleleriyle anlatır:
“Nefse ve onu düzenleyene, ona fücurunu ve takvasını ilham edene andolsun ki, onu arındıran kurtuluşa ermiş, onu örtüp gömen ise kaybetmiştir.” (Şems, 91/7-10)
İnsan hem fücura hem takvaya açık yaratılmıştır. Kötülüğe de iyiliğe de uzanabilecek bir el verilmiştir ona. Bu yüzden insan yalnızca yaratılmış bir varlık değil, tercihleriyle kendini inşa eden, nefsini ya arındıran ya da örtüp gömen bir varlıktır. Allah yolu göstermiştir; o yolda yürümek insana kalmıştır.
Ama bu şeref, korunması gereken bir emanettir. Tîn suresi insanı en güzel kıvamda yarattığını söyledikten hemen sonra, aynı nefeste düşüşü de haber verir:
“Biz insanı en güzel kıvamda yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik. Ancak iman edip salih amel işleyenler başka; onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.” (Tîn, 95/4-6)
Beyyine suresi de karşılıklı rızayı anmadan hemen önce insanları ikiye ayırır: İnkâr edenler yaratılmışların en kötüsüdür, iman edip salih amel işleyenler ise yaratılmışların en hayırlısı (Beyyine, 98/6-7). Geleneğin “eşref-i mahlûkat” diye andığı yüksekliği Kur’an bir unvan olarak değil, bir yürüyüşün sonucu olarak anar ve onu rızanın tam eşiğine koyar. Yaratılıştaki şeref herkesindir; o şerefe layık yaşamak ise bir tercihtir.
Hayvan yolunu şaşırmaz, çünkü seçemez. Kur’an’ın, kalpleri olup kavramayan, gözleri olup görmeyen, kulakları olup işitmeyenler için “hayvanlar gibi, hatta daha da şaşkın” demesi bundandır (A’râf, 7/179). Aşağıya düşebilmek, ancak yükselebilecek olana mümkündür. Düşüşün kendisi bile insana verilen şerefin bir işaretidir.
Allah’tan razı olmak ne demektir?
Rızanın iki boyutu vardır. Biri Allah'ın takdirine bakar: Başa geleni, imtihanı, kaybı ve gecikmeyi Allah'ın hikmetine güvenerek karşılamak. Diğeri Allah'ın gösterdiği istikamete bakar: Koyduğu ölçüleri, belirlediği değerleri ve hayat için bildirdiği ilkeleri gönülden benimsemek. İlkinde insan, iradesi dışında karşılaştığı hayatla; ikincisinde ise kendi iradesiyle seçmesi gereken yolla ilişki kurar.
Rıza denince çoğumuzun aklına ilki gelir; oysa ikincisi olmadan ilki de eksik kalır. Hidayeti yeterli bulmak, helal ve haramı hayatın ölçüsü saymak, kendi arzusunu ilahî ölçünün önüne geçirmemek, Allah’tan razı olmanın en sağlam göstergesidir.
Fücur yolunu seçen insanın durumu bunun tam tersidir. Fücur yalnızca günah işlemek değil; Allah’ın koyduğu sınırları aşmak, hakikatin ölçüsü yerine kendi arzusunu ölçü yapmaktır. Ancak burada bir ayrım yapmak gerekir: Her günah işleyen insanın Allah'ın koyduğu ölçülerden razı olmadığı söylenemez. İnsan zaafına yenilebilir, hata yapabilir ve pişmanlık duyabilir. Asıl mesele, günahı bir zaaf olmaktan çıkarıp bir tercih, hatta bir hak gibi savunmaktır. Rızasızlık işte orada başlar.
Kudret helvasından soğana, sarımsağa
Rızasızlığın en sinsi hâli ise çoğu zaman harama yönelmek değildir. Verileni küçümsemektir mesela. Bakara suresinde anlatılan İsrailoğulları kıssası bunu bütün çıplaklığıyla gösterir. Allah onları Firavun’un zulmünden kurtarmış, çölde yalnız bırakmamıştır. Üzerlerine bulutu gölgelik yapmış, kudret helvası ve bıldırcın indirmiş, “Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin” buyurmuştur (Bakara, 2/57). İhtiyaçları karşılanmış, alın teri dökmeden nimet önlerine gelmiştir. Fakat gün gelir Musa’ya şöyle derler:
“Ey Musa! Biz bir tek yemeğe asla katlanamayız. Bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiklerinden; sebzesinden, acurundan, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından bize çıkarsın.” Musa dedi ki: “Daha iyi olanı daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz?” (Bakara, 2/61)
İstedikleri şeylerin hiçbiri haram değildi. Soğan da sarımsak da mercimek de helal nimetlerdi. Musa’nın itirazı yemeklere değil, bir tercihe yönelikti: Daha iyi olanı daha aşağı olanla değiştirmek. Allah’ın kendileri için seçtiğini bırakıp kendi alışkanlıklarının, kendi damak tadlarının, kendi beklentilerinin peşine düşmek.
Bu kıssa bugünün insanına hiç de yabancı değil. Haram olduğu için değil, sıradan geldiği için gözümüzde değerini yitiren ne çok nimet var. Allah’ın verdiği ömrü, sağlığı, aileyi, rızkı, hatta imanı “bir tek yemek” gibi görmeye başlarız; tekdüze bulur, yetersiz görürüz. Elimizdekilerin kıymetini unutup sahip olmadıklarımızın peşinde koşarken, nimetle aramızdaki şükür ilişkisini de kaybederiz. Gözümüz başkalarının sofrasında, başka hayatlarda, başka imkânlardadır. Sonra yavaş yavaş ölçünün kendisini de dar bulmaya başlarız: Kendi arzumuza uygun bir din, kendi beklentimize göre biçilmiş bir hayat isteriz.
Sorun soğanda, sarımsakta değildir. Sorun, insanın verileni küçümseyip kendi arzusunu ilahî tercihin üzerine çıkarmasıdır. Zümer suresinin diliyle söylersek: Şükrün yerine nankörlüğü koymasıdır.
Rıza, teslimiyetin öbür yüzü
Teslimiyet, Allah’ın gösterdiği istikamete yönelmektir; rıza ise o istikameti gönülden benimsemek. Biri ayağın işidir, öbürü kalbin.
İnsan bazen emre uyar ama gönlünde başka bir hayatın özlemini taşır. Namazını eda eder, orucunu tutar, fakat içten içe elinden bir şeylerin alındığını düşünür. Bazen de başına gelen bir imtihanı, Allah’ın kendisini terk ettiği şeklinde okur. Oysa Allah’tan razı olmak, her şeyin istediğimiz gibi gitmesi değildir; her şey istediğimiz gibi gitmediğinde de O’nun hikmetine güvenebilmektir. Talâk suresindeki söz bu güvenin adresini gösterir:
“Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talâk, 65/3)
Tevekkül, sonucu Allah’a bırakmaktır. Ama sonucu gönül rahatlığıyla bırakabilen, ancak O’nun gösterdiği yolun insan için en doğru yol olduğuna inanmış olandır. Rıza ile tevekkül bu yüzden birbirini besler; biri olmadan öbürü ayakta durmaz.
Asıl soru
İnsan sürekli Allah’ın kendisinden razı olup olmadığını merak eder. İbadetlerini, davranışlarını, iyiliklerini bu terazide tartar. Bu elbette kıymetli bir arayıştır. Ama terazinin öbür kefesine de bakmak gerekir.
Allah’ın bize verdiği ömürden razı mıyız? Onun koyduğu helal ve haram sınırlarından razı mıyız? Bize gösterdiği adalet, merhamet ve sorumluluk yolunu yeterli buluyor muyuz? Yoksa Allah’ın bizden istediği hayatın yerine kendi istediğimiz hayatı mı koyuyoruz?
İnsan Allah’ın merhametini ister, sınırlarını istemez. Rızkını ister, o rızkın nasıl kazanılacağına dair ölçüleri önemsemez. Affedilmeyi ister, affetmeyi ise üstlenmez. Oysa Kur’an, uğradığı bir haksızlık yüzünden iyiliğini kesmeye yemin edenlere affetmeyi ve hoş görmeyi öğütler, ardından şunu sorar: “Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (Nûr, 24/22).
İnsanın en derin çelişkisi burada ortaya çıkar: Allah’ın kendisinden razı olmasını ister, ama Allah’ın istediği bir kul olmaya razı gelmez.
Beyyine’deki karşılıklı rıza, insanın önüne bundan çok daha derin bir hedef koyar. Mesele yalnızca Allah’ın bizden razı olmasını beklemek değil, O’nun belirlediği hayatı gönülden benimseyebilmektir. Kur’an bu yolculuğun nasıl bittiğini de haber verir:
“Ey huzura ermiş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına katıl ve cennetime gir.” (Fecr, 89/27-30)
Beyyine’de önce Allah’ın rızası anılıyordu; Fecr’de önce kulunki. İlişki bir daire gibi kapanıyor: Allah’ın rızasıyla başlayan yol, kulun rızasıyla tamamlanıyor.
Bundan sonra birine “Allah razı olsun” derken, içimizden şunu da soralım: Rabbimin benden razı olmasını isterken, ben O’ndan razı mıyım? Çünkü Allah’tan razı olmak dilde taşınan bir söz değil, hayatla verilen bir cevaptır.
