1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Trumpizm ve kuralsızlık: ABD uluslararası hukuku nasıl terk ediyor?
Trumpizm ve kuralsızlık: ABD uluslararası hukuku nasıl terk ediyor?

Trumpizm ve kuralsızlık: ABD uluslararası hukuku nasıl terk ediyor?

“Trump yönetiminin Venezuela, Gazze ve uluslararası kurumlar bağlamında attığı adımlar, bizi yeni bir döneme taşımaktadır: Cezasızlığın kurumsallaştığı bir döneme.”

10 Ocak 2026 Cumartesi 12:34A+A-

Trumpizm ve Kuralsızlık: ABD Uluslararası Hukuku Nasıl Terk Ediyor?

Mehmet Rakipoğlu / Kritik Bakış


 

Trump yönetiminin Venezuela, Gazze ve uluslararası kurumlar bağlamında attığı adımlar, bizi yeni bir döneme taşımaktadır: Cezasızlığın kurumsallaştığı bir döneme. İsrail gibi ABD de hukuksuz politikaların örüntü halinde sürmesi ve kurumsal olarak benimsenmesine rağmen herhangi bir cezai yaptırıma maruz kalmamakta; bu durumdan güç alarak saldırganlığını farklı alanlara savurmaktadır. Böylelikle hukuk, ihlal edilmekten ziyade anlamsızlaştırılmakta; normlar, güçlü aktörlerin tercihleri karşısında erimektedir.

Devletleri terör örgütlerinden ayıran temel nokta şiddet tekelini meşru biçimde kullanmaları ve şiddet kullanımında sınırlayıcı güç mekanizmalarına riayet etmeleridir. Uluslararası hukuk bu mekanizmaların küresel boyutunu temsil etmesine rağmen tarihsel olarak incelendiğinde hiçbir zaman güçlü devletleri mutlak biçimde sınırlayan bir mekanizma olmamıştır. Ancak 1945 sonrası kurulan düzen, en azından güç kullanımını gerekçelendirme, meşrulaştırma ve kurumsal çerçeveye oturtma ihtiyacını dayatmıştır. Birleşmiş Milletler Şartı, Güvenlik Konseyi kararları, çok taraflı anlaşmalar ve uluslararası mahkemeler, büyük güçlerin eylemlerini tamamen durdurmasa bile onları hukuki bir anlatı üretmeye zorlayan araçlar işlevi görmüştür. Bugün gelinen noktada ise bu zorunluluk dahi ortadan kalkmış görünmektedir. Nitekim Donald Trump yönetiminin Venezuela ve Gazze bağlamında attığı adımlar, yalnızca uluslararası hukukun ihlali anlamına gelmemekte; aynı zamanda hukukun artık gerekli bile görülmediği yeni bir evreye işaret etmektedir. Bu evrede güç, hukuku ihlal etmekle yetinmemekte; hukuku açıklama, yorumlama ya da araçsallaştırma ihtiyacını da terk etmektedir.

Venezuela Örneği

3 Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya yönelik hukuksuz saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun eşiyle birlikte zorla ABD’ye götürülmesi, uluslararası hukukun en temel ilkelerine açık bir meydan okumadır. Bir devletin, başka bir egemen devletin başkentini bombalaması ve görevdeki devlet başkanını kaçırması, BM Şartı’nın 2(4). maddesinde yer alan kuvvet kullanma yasağının en çıplak ihlalidir. Ancak bu olayın asıl çarpıcı yönü, ihlalin kendisinden çok, ihlalin nasıl yapıldığıdır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, benzer müdahaleleri çoğu zaman uzun diplomatik hazırlıklarla, Güvenlik Konseyi’nde karar arayışlarıyla veya en azından “insani müdahale”, “terörle mücadele” gibi söylemsel çerçevelerle gerekçelendiriyordu. Irak işgali bu açıdan oldukça öğretici bir örnek olarak görülebilir. Hukuki zemin zayıf hatta tamamen sorunlu olsa dahi, Irak işgali sürecinde ABD ve ABD peşine takılan Batılı aktörlerin meşrulaştırıcı bir hukuk üretme çabası vardı. Venezuela örneğinde ise bu çaba dahi terk edilmiştir. ABD, bu operasyonu ne meşru müdafaa kapsamında savunmuş ne de BM kararı gibi uluslararası bir yetkilendirme/meşrulaştırma arayışına girmiştir. Bunun yerine ABD iç hukuku, uluslararası hukukun yerine ikame edilerek doğrudan güç kullanımı tercih edilmiş ve bir ülkenin devlet başkanı kaçırılmıştır. Bu durum, hukukun ihlal edilmesinden ziyade hukukun işlevsizleştirilmesi anlamına gelmektedir. Zira ihlal, hukukun hâlâ referans alındığı bir zeminde gerçekleşir; oysa burada hukuk, tamamen görmezden gelinmiştir. Devlet başkanlarının dokunulmazlığı, egemen eşitlik ilkesi ve keyfi gözaltı yasağı gibi normlar, artık tartışmaya bile açılmadan geçersiz sayılmaktadır. Bu da uluslararası sistemde “istisna”nın kural hâline geldiğini göstermektedir. Diğer bir ifade ile ABD artık uluslararası hukuku işgale uyumlu kılmak yerine tamamen görmezden gelmekte, yeni tip Amerikan istisnacılığı üretmektedir.

Gazze ve Filistin

Venezuela’da yaşananlar, uluslararası hukuktan müstakil bir sapmadan ziyade devam eden kopuşun bir devamı olarak görülebilir. ABD’nin Venezuela’daki haydutluğu, Gazze ve Filistin bağlamında uzun süredir inşa edilen bir pratiğin devamı olarak ifade edilebilir. Trump yönetimi, İsrail’in Gazze soykırımına verdiği koşulsuz destekle, uluslararası insancıl hukukun en temel prensiplerini fiilen askıya almıştır. Sivil hedeflerin vurulması, altyapının sistematik biçimde tahrip edilmesi ve toplu cezalandırma pratikleri karşısında ABD, yalnızca sessiz kalmamış; diplomatik ve askeri düzeyde bu politikaların arkasında durmuştur. Bu tutum, uluslararası hukukun evrensel uygulanmadığını; aksine güç hiyerarşisine göre işletildiğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Aynı dönemde “insan hakları ihlalleri” gerekçesiyle başka ülkelerin liderleri hedef alınabilirken, Gazze’deki soykırım karşısında benzer bir hukuki refleksin devreye sokulmaması, hukukun normatif niteliğini aşındırmaktadır. Hukuk, artık evrensel bir çerçeve olmaktan ziyade, seçici bir siyasi enstrümana dönüşmektedir. Bu bağlamda Filistin meselesi, yalnızca bir insani kriz değil; uluslararası hukukun meşruiyet krizi hâline gelmiştir. Hukukun en ağır suçları önlemek üzere inşa edilmiş mekanizmaları, burada bilinçli olarak devre dışı bırakılmaktadır. Bu durum, hukukun varlığını değil; kimin için var olduğunu sorgulatmaktadır.

ABD’nin Çok Taraflılıktan Çekilişi

Trump yönetiminin Venezuela ve Gazze’de izlediği uluslararası hukuktan uzak çizgi, yalnızca sahadaki askeri ve siyasi hamlelerle sınırlı değildir. Aynı zamanda kurumsal düzeyde de uluslararası düzenin altı oyulmaktadır. Ocak 2026 itibarıyla ABD’nin 66 uluslararası kurumdan çekilme kararı, bu dönüşümün yapısal boyutunu gözler önüne sermektedir. Birleşmiş Milletler sistemiyle bağlantılı çok sayıda kuruluş — iklim değişikliği, nüfus, kadın hakları, kalkınma ve insan hakları alanlarında faaliyet gösteren yapılar — ABD tarafından “egemenliğe tehdit”, “israf” veya “ulusal çıkarlara aykırı” olarak tanımlanmıştır. Bu gerekçeler, ilk bakışta ideolojik görünse de daha derin bir stratejik tercihi yansıtmaktadır: ABD, artık uluslararası kurumlar üzerinden meşruiyet üretme ihtiyacı duymamaktadır. Geçmişte bu kurumlar, ABD hegemonyasının yumuşak güç ayaklarıydı. Normlar, standartlar ve hukuki çerçeveler aracılığıyla Amerikan çıkarları evrensel değerler olarak sunulabiliyordu. Bugün ise bu dolaylı meşruiyet mekanizmalarına gerek kalmadığı düşünülmektedir. Güç, artık doğrudan ve filtresiz biçimde kullanılmaktadır. Bu çekilme, uluslararası hukukun “işe yaramadığı” için değil; artık gerekli görülmediği için gerçekleşmektedir. Venezuela örneğinde görüldüğü üzere, bir ülkeyi işgal etmeye, uzun süreli askeri varlık tesis etmeye veya BM kararları üretmeye gerek kalmadan hedefe ulaşılabilmektedir. Nokta atışı operasyonlar, lider kaçırmalar ve fiili durum yaratma stratejileri, hukuki sürecin yerini almıştır.

Sonuç olarak Trump yönetiminin Venezuela, Gazze ve uluslararası kurumlar bağlamında attığı adımlar, bizi yeni bir döneme taşımaktadır: cezasızlığın kurumsallaştığı bir döneme. İsrail gibi ABD’de hukuksuz politikaların örüntü halinde sürmesi ve kurumsal olarak benimsenmesine rağmen herhangi bir cezai yaptırıma maruz kalmamakta; bu durumdan güç alarak saldırganlığını farklı alanlara savurmaktadır. Böylelikle hukuk, ihlal edilmekten ziyade anlamsızlaştırılmakta; normlar, güçlü aktörlerin tercihleri karşısında erimektedir.

Bu tablo, yalnızca hedef alınan ülkeler için değil, tüm uluslararası sistem için ciddi riskler barındırmaktadır. Zira hukukun bağlayıcılığı ortadan kalktığında, güvenlik de istisnaya dönüşür. Bugün Venezuela veya Gazze’de yaşananlar, yarın başka coğrafyalarda tekrar edebilir. Kuralsızlık, bir kez meşrulaştığında seçici olmaz. Son tahlilde mesele, uluslararası hukukun kusurlu olup olmadığı değil; artık bilerek terk edilip edilmediğidir. Mevcut gelişmeler, bu soruya giderek daha net bir yanıt vermektedir. Dünya, hukukun sınır çizdiği bir düzenden, gücün sınır tanımadığı bir düzene doğru ilerlemektedir. Bu da dünyayı, yalnızca daha adaletsiz değil, aynı zamanda daha istikrarsız bir uluslararası sisteme sürüklemektedir.

 

HABERE YORUM KAT