1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Çocuk değil hırs yetiştiren anne babaların eseri
Çocuk değil hırs yetiştiren anne babaların eseri

Çocuk değil hırs yetiştiren anne babaların eseri

Celalettin Vatandaş, çocuklarını şahsiyet ve ahlak üzere yetiştirmek yerine başarı için yetiştiren ebeveyn anlayışının toplumsal çürümenin doğrudan failleri olduğunu ifade ediyor.

16 Nisan 2026 Perşembe 11:58A+A-

Celalettin Vatandaş / Yarış atlarına dair


Şiddetin sıradanlaştığı, sorumsuzluğun karaktere dönüştüğü, teşhirciliğin utanmayı boğduğu, bencilliğin erdem diye pazarlandığı ve değer yoksunluğunun neredeyse toplumun tabiî iklimi hâline getirildiği bir vasatta yaşıyoruz. Bu büyük çürümede siyasetçinin de payı var, eğitimcinin de; hukukçunun da mesuliyeti var, bürokratın da; sivil toplumun da kusuru var, kanaat önderinin de… tüm bunların yanında ve ötesinde olmak üzere medyanın doğrudan veya dolaylı payı tahminlerin bile ötesinde olacak kadar büyük. Fakat tüm bunlara rağmen daha başka bir husus hep atlanıyor; hemen hiç kimse üzerine sorumluluk almak istemiyor. Hakikati eğip bükmeden söylemek gerekirse, bu ağır vebalin belki en büyük yükü veya en büyük yüklerinden biri anne ve babaların omuzlarındadır. Çünkü bu çocuklar, hayata bir emanet, bir şahsiyet, bir ahlak öznesi olarak değil; anne ve babalarının hırslarını, korkularını, sınıf atlama arzularını ve dünyevî beklentilerini taşıyan birer kariyer projesi olarak sürüldüler.

Çocuklar çocuk olmaktan çıkarıldılar. Oyun çağındaki bedenlere rekabetin zırhı giydirildi, ruhlarına performans kamçısı indirildi, kalplere “başarı” putu dikildi. Çocuklara hayat değil, yarış telkin edildi; terbiye değil, performans dayatıldı; şahsiyet değil, skor öğretildi. Dershaneler, özel dersler, etütler, deneme sınavları, yardımcı kaynaklar ve bitmek bilmeyen akademik ajandalar arasında çocukluk boğuldu; merhamet, vakar, edep, vicdan ve sorumluluk ise bu hengâmede sessizce gözden çıkarıldı. Anne ve babalar çocuklarını önceden çizilmiş bir parkurda koşturulan yarış atlarına çevirdiler.

Üstelik bunu fedakârlık adına yaptılar. Babalar “ceketlerini sattı”, anneler “saçlarını süpürge etti”; evlerin düzeni, ailelerin bütçesi, yılların emeği çocukların geleceği için seferber edildi. Fakat asıl mesele hiç düşünülmedi. Burada sorulması gereken esas soru şudur: Bütün bunlar hangi gelecek için yapıldı? İyi, ahlaklı, sağlam karakterli, hakkı gözeten, vicdan sahibi bir insan olsun diye mi? Hayır. Büyük ölçüde daha yüksek maaş alsın, itibarlı bir meslek edinsin, sınıfsal olarak yukarı tırmansın, hayatta “kazananlar” safında yer alsın diye. Anne-babalar çocuklarının doktor, mühendis, akademisyen, öğretmen olmalarını istediler ama nasıl bir doktor, nasıl bir mühendis, nasıl bir akademisyen, nasıl bir öğretmen olacaklarını dert edinmediler. Rüşvet yiyen bir mühendis mi olacak, para için hayatı hiçe sayan bir doktor mu olacak, hakikati menfaati için satan bir akademisyen mi olacak, şahsiyetini makam uğruna harcayan bir öğretmen mi olacak; bunlar tali mesele sayıldı. Unvan yeterli görüldü; insanlık ise tali dipnot muamelesi gördü.

İşte felaket tam da burada başladı. Çünkü başarıyı baştan yanlış tanımlayanlar, sonunda başarının kendisini de bir ahlak yıkımına çevirdiler. Başarı, çocuğun dürüstlüğüyle ölçülmedi; vicdanıyla, iffetiyle, merhametiyle, iradesiyle, adalet duygusuyla da ölçülmedi. Başarı, sınavlardaki doğru cevap sayısına indirgendi. Sınavda yaptığı yanlışlar büyütüldü, hayatta yaptığı yanlışlar küçültüldü. Testteki bir hata felaket sayıldı; karakterdeki bozulma, dildeki hoyratlık, kalpteki katılık, davranıştaki nobranlık, ilişkilerdeki çıkarcılık, ruhtaki çürüme ise çoğu zaman ya görülmedi ya da başarı sarhoşluğu içinde bilerek önemsizleştirildi. Çocuğun netleri için titreyenler, vicdanı için aynı kaygıyı taşımadılar. Puanına yatırım yapanlar, şahsiyetine emek vermediler. Diploma büyütüldü, insan küçültüldü.

Sonra ne oldu? Sonra, bugün karşısında dehşete düşülen manzara ortaya çıkmaya başladı. Korkarım ki bunlar “iyi günlerimiz”. Bencilliği hayatın tabii ilkesi sayan, sorumluluğu yük gören, hazcılığı yaşam felsefesine dönüştüren, şiddeti bir ifade biçimi gibi kullanabilen, teşhirciliği görünür olmanın doğal yolu sanan, değerleri ise yalnızca nutuklarda hatırlayan bir kuşak bakalım daha nasıl bir dünya inşa edecek. Ve şimdi herkes şaşkınlık içinde. Herkes yakınmakta, hayıflanmakta, “Bu çocuklara ne oldu?” diye soruluyor. Oysa asıl soru bu değil. Asıl soru şudur: Bu çocuklara ne yaptık?

Çocukları hakikatle değil rekabetle büyüttük. Sınır öğretmek yerine hırs aşıladık. Kanaat vermek yerine tatminsizlik ürettik. Edep kazandırmak yerine vitrinde parlamayı öğrettik. İyiliği sevdirmek yerine kazanmayı kutsadık. İnsan olmayı değil, öne geçmeyi telkin ettik. Ve şimdi ortaya çıkan netice karşısında hayret ediyoruz. Oysa burada şaşılacak hiçbir şey yok. Çünkü mahsul, tohumun tabiatına sadıktır. Ne ektiysek onu biçeriz. Hırs eken, merhamet biçemez. Menfaat eken, fazilet devşiremez. Rekabeti putlaştıran, kardeşlik üretemez. Ahlakı ihmal eden, sağlam bir nesil bekleyemez.

Bugün karşımızda duran tablo bir kazanın, bir sapmanın, bir anlık bozulmanın ürünü değildir; uzun yıllar boyunca alkışlanmış tercihlerin, bilinçli ihmallerin ve kutsanmış yanlışların doğal neticesidir. Çocuklarını yalnızca sınava hazırlayan; ama hayata, hakikate, sorumluluğa, merhamete ve ahlaka hazırlamayan bir toplumun sonunda şiddetten, bencillikten, hazcılıktan ve çürümeden şikâyet etmesi, kendi eliyle ateşe odun atıp sonra çıkan dumanı hayretle seyretmesine benzer.

HABERE YORUM KAT