
Trump yönetimi ve kuralsızlığın normalleşmesi
Ertuğrul Cingil, Trump yönetiminin iç baskı ve dış tehdit eksenli politikalarıyla hem Amerika’yı sertleştirdiğini hem de dünyayı kuralsızlık, kaos ve güvensizlik sarmalına ittiğini ifade ediyor.
Ertuğrul Cingil/Fokusplus
Trump Yorgunu Dünya
ABD Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri, yalnızca dışarıya karşı değil, kendi içine doğru da sertleşen bir ülkeye dönüştü. Sokaklarda, üniversitelerde, mahkemelerde ve eyalet yönetimlerinde hissedilen şey artık sıradan bir siyasi gerilim değil; kurumsal dengeleri aşındıran, toplumsal dokuyu parçalayan bir iç çalkantı hali.
Aynı hafta içinde alınan ve geri çekilen kararlar, yalnızca piyasalarda değil, diplomatik ilişkilerde ve güvenlik mimarisinde de kalıcı bir belirsizlik üretiyor. Bu belirsizlik, artık istisnai bir durum değil; Trump yönetiminin ayırt edici yönetsel pratiği haline gelmiş görünüyor. Dünya, uzun süredir bu kadar kısa sürede bu kadar çok başlıkla sarsılmamıştı. Bir yandan ticaret savaşları başlatılıp durduruluyor diğer yandan müttefikler tehdit ediliyor, yaptırımlar ilan edilip geri çekiliyor, barış söylemleri savaş uçaklarının gürültüsüyle bastırılıyor.
Üniversiteler baskı altında, 100’ün üzerinde ülkeye uygulanan vize yasakları akademik dolaşımı daraltıyor, federal kurumlarda tasfiyeler hızlanıyor, Merkez Bankası siyasi baskıyla karşı karşıya bırakılıyor. Bağımsız olması gereken kurumlar, başkanlık gündeminin uzantısına dönüşmeye zorlanıyor.
Kendi gölgesiyle savaşan ülke
Özellikle Demokratların yönettiği eyaletlerde, federal yönetimle ilişkiler açık bir gerilim alanına dönüşmüş durumda. Göçmen politikaları, eğitim, sağlık ve güvenlik alanlarında eyalet–federal yönetim çatışmaları derinleşiyor. Amerika, uzun süredir görülmemiş ölçekte merkez–yerel gerilimi yaşıyor. Göçmenler, Amerika’yı bugünlere taşıyan kurucu güç olmaktan çıkarılıp birer tehdit unsuru olarak kodlanıyor.
Çeşitlilik zafiyet, çok kültürlülük risk olarak sunuluyor. Bu yaklaşım, Amerika’nın tarihsel kimliğiyle açık bir çelişki yaratıyor. Aşırı sağ ve aşırı sol gruplar arasındaki sürtüşme artıyor. Toplum, kutuplaşmadan yorgun düşmüş bir halde. Kendi içinde de derin bir çalkantı yaşayan ülke, dış düşmanlardan çok kendi gölgesiyle mücadele ediyor.
Trump’ın “sokak ordusu” ve kaotik fırtına
Trump’ın “sokak ordusu” haline gelen Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) güçlerinin şehirlere yönelik müdahalesi, hukukun geri çekildiği, askeri mantığın sivil alanları kontrol etmeye başladığı bir düzene işaret ediyor. ICE’ın sokaklarda estirdiği terör nedeniyle Minneapolis’te 7 Ocak’ta üç çocuk annesi Renee Nicole Good, ardından 24 Ocak’ta hemşire Alex Pretti’yi öldürmesi Amerika’daki gerilimi iyice artırdı. Göçmenlere yönelik sert müdahalelere karşı sivil direniş gösteren her iki isimde 37 yaşında Amerikan vatandaşıydı.
Eyalette yüzlerce protesto düzenlenirken başlarında “Nazi” benzetmesi yapılan Gregory Bovino adında komutanın yer aldığı ICE ekipleri, eyalet otoriteleri ve güvenlik birimlerinden bağımsız şekilde olaylara şiddet kullanarak müdahale ediyor. Hatta ICE ekipleri, 5 yaşındaki Liam Ramos isimli bir ana okulu çocuğunu dahi gözaltına aldı.
ICE’ın göçmen avları, geçmişe dönük dosya taramaları, ani gözaltılar ve sınır dışı operasyonları; yalnızca göçmenleri değil, Amerikan yurttaşlarını da kuşatan bir güvensizlik iklimi yaratıyor. Göçmenlere karşı uygulanan baskılar sonucunda bugüne kadar 30’dan fazla olayda 40’a yakın kişinin hayatını kaybetmesiyle son yirmi yılın en ölümcül dönemi yaşanıyor. Ayrıca 2025 yılında resmi sınır dışı sayısı 527 binin üzerine çıkarken, ABD’den gönüllü ayrılanların sayısı 2 milyonu aşmış durumda. Bu yaklaşım, Amerika’nın tarihsel kimliğiyle açık bir çelişki yaratıyor. Ülke, kendi kuruluş hikâyesini inkâr eden bir savunma refleksi içine giriyor.
Barış söylemi savaş gerçeği
Trump, İran’daki protestolarda “bir kişinin bile hayatı değerlidir” derken; kendi ülkesinde yaşanan adeta iç savaş manzaralarına gözlerini kapatıyor. Aynı Trump, Gazze’deki İsrail soykırımında çoğu çocuk ve kadın 71 binin üzerinde sivilin ölümünde en büyük pay sahibi olmaktan çekinmiyor. Tek karar vericinin kendisi olduğu Barış Kurulu’nu büyük bir diplomasi şovuyla duyuran Trump, İsrail’in ateşkesi binlerce kez delmesi, Filistinli çocukların soğuktan ve açlıktan ölmesi karşısında ise kılını bile kıpırdatmıyor.
Trump kendisini bir “barış mimarı” olarak sunarken, yalnızca bir yıl içinde 9 ülkede 573 hava ve İHA saldırısına imza atan bir yönetim sergiledi. Uyuşturucu bahanesiyle Venezuela’nın seçilmiş devlet başkanı ve eşini hiçbir uluslararası kural tanımadan kaçıran Trump, şimdide ülkenin petrol kaynaklarını kontrol altında tutmaya çalışıyor. Pentagon’un adının “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirilmesi bile, barıştan çok savaşın dilini yansıtan ikiyüzlülüğün sembolü durumunda.
Seçim öncesinde “Amerika’yı dış savaşlardan çekme” vaadinde bulunan bir liderin, dünyanın dört bir yanında askeri baskıyı artırması; barışın değil, kontrollü kaosun tercih edildiğini gösteriyor. Trump’ın “barışı”, yüksek sesli bir reklam; ardındaki gerçek ise çıkara dayalı daha sert, daha pervasız bir güç siyaseti.
Diplomasinin fast food hali
Grönland krizi ise Trump’ın kural tanımazlığının en çarpıcı örneği olarak öne çıkıyor. Ulusal güvenlik gerekçesiyle kendi müttefiklerini bile hedef alan Trump, adaya askeri seçenekten bahsetmesi ve Avrupa’yı tariflerle tehdit etmesi gerilimi iyice yükseltti. Tehdit açıklamalarının ardından finans dünyasında yaşanan dalgalanma, sadece ekonomik değil, siyasi bir etki oluşturdu. Avrupa Birliği liderleri acil diplomatik temaslara yönelirken, aylar süren ticaret müzakereleri askıya alındı. Ardından gelen geri adım, piyasaları geçici olarak rahatlattı; ancak Amerika’ya karşı kaybolan güven geri gelmiyor. Çünkü sorun tek bir kriz değil; kriz üretme biçiminin kendisi.

Ukrayna’da barış arayışından, Grönland’da kriz tırmandırıcılığına, Avrupa’ya ekonomik tehditten Çin’e yaptırımdan rekabette savrulmaya birçok kritik başlık aynı dönemde peş peşe gündeme gelebiliyor. Trump yönetimi Rusya’ya yaptırım tehdidinden Putin’i Gazze barış kuruluna davette, en yakın müttefiki Kanada’yı 51. eyalet olarak görmeye çok hızlı politika değiştirebiliyor. Venezuela’nın ardından Küba’dan Kolombiya’ya, İran’dan Meksika’ya sürekli değişen hedef listeleri açıklanıyor.
Bu kaos iklimi, yalnızca politik değil; medyatik bir bombardıman. Aynı gün onlarca başlık, birbirini boğan açıklamalar, sürekli değişen gündem… Hızın gerçeğin önüne geçtiği bir düzende gürültü, anlamı boğuyor. Trump yönetiminin hiçbir uluslararası kuralı tanımadan sahnelediği dış politikası; fast food tarzı diplomasi gösterisine dönmüş durumda. Derinlik, kurumsal akıl ve uzun vadeli hesap yok. Onun yerine çıkar, hız, sadakat ve kişisel ilişkiler var. Dünya yoruluyor. Diplomatlar, piyasalar, toplumlar… Trump yorgunu bir dünya ortaya çıkıyor.
Kritik eşik 3 Kasım seçimleri
BM’yi hedef haline getiren Trump’ın 66 uluslararası kuruluştan çekilme kararı, sadece Amerika’nın dış politikasını değil, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan tüm çok taraflı sistemi zayıflaması anlamına geliyor. ABD’nin geri çekildiği alanlarda Pekin’in ekonomik ve diplomatik etkisinin arttığı, Avrupa ve Orta Ölçekli Güçler tarafından açıkça dile getiriliyor. Avrupa Komisyonu’nun “stratejik özerklik” vurgusu, Kanada’nın Asya merkezli yeni ticaret arayışları ve küresel Güney ülkelerinin alternatif ortaklıklara yönelmesi, bu sürecin somut sonuçları arasında yer alıyor. ABD’nin güvenilirliğinin aşınması, yalnızca Washington’ın değil, küresel düzenin bütününün istikrarını etkiliyor.
Orman kanunlarının geçerli olmaya başladığı bu kaos ortamında birçok ülke “masada olmazsak menüde oluruz” gerçeğiyle yüzleşiyor. Giderek dünya gündemini karadelik gibi içine çeken bu çalkantının dengelenmesi için 3 Kasım ara seçimleri yalnızca ABD iç siyaseti için değil, küresel sistem açısından da kritik bir eşik olarak görülüyor. Temsilciler Meclisinin tamamının yenileneceği senatonun 35 üyesinin seçileceği seçimlerde Trump gücünü korur ya da artırırsa dünya daha kaotik, daha öngörülemez, daha güvensiz bir döneme girebilir. Ancak Trump yönetimi Kongre’de gücünü kaybederse; saha dengeli, içe odaklı, frenlenmiş bir süreç mümkün olabilir.
Amerika 250. yaşına belirsizliklerle giriyor
Trump fırtınası yalnızca bugünü değil, insanlığın geleceğini rehin alıyor. Kuralsızlık, öngörülemezlik ve güç siyaseti normalleştirildikçe; barış, hukuk ve iş birliği zemin kaybediyor. İçeride ICE korkusu, dışarıda kriz diplomasisi… Bu bir yönetim tarzı değil; küresel bir yorgunluk rejimi. Bugün gelinen noktada küresel düzen sarsılmış durumda; ancak yerine ikame edilebilecek yeni bir mimari henüz görünür değil. Dünya, bir geçiş döneminde sıkışmış durumda. Trump dönemi, bu geçiş sürecini hızlandırdı fakat yönünü netleştirmedi. Ortaya çıkan şey, bir stratejiden çok belirsizliğin yönetimi.
Dünya, bu belirsizlikle yaşamayı öğrenmek zorunda kalıyor. Ancak bunun bedeli, artan güvensizlik, zayıflayan kurumlar ve daha kırılgan bir uluslararası sistem oluyor. Bu arada “Trump’ın Amerikası” 250. yaşına gidiyor. Ama olgunlaşarak değil; sertleşerek, birlik sağlayarak değil, ayrışmanın vitrinine dönüşerek. Demokrasi artık bir değer değil, bir engel gibi görülüyor. Bu yıl Amerika’nın yönünü tayin edeceği bir dönem olacak. Ya özgürlükler gerilemeye, baskılar artmaya, kurumlar zayıflamaya devam edecek ya da daha dengeli bir döneme geçiş yapılacak. Ve bu durum sadece Amerika’yı değil, dünyayı da etkileyecek.








HABERE YORUM KAT