SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Siyaset, müzmin bir hastalık değil, gerekli olan bir meşgale alanıdır; ancaak..

Tedaviye cevap vermeyen hastalıklar için, tababette, 'müzmin vak'a, müzmin rahatsızlık' vs. ifadeleri kullanılır. Siyasette de böyle müzmin, uzuun süreli vak'alar ve bazı siyasetçiler ve hattâ kendi alanlarında 'lider' denilebilecek' kimseler veya gruplar vardır, ama, onlar, hedefledikleri noktalara bir türlü ulaşamazlar ve amma gibi durumlarda liderlik iddialarıyla ortaya çıkan kişi veya gruplar, başarısızlıklarla dolu geçmişlerine rağmen, ihtiraslarından bir türlü geri adım atmazlar.. İstanbul'daki 'Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastahanesi'nin ünlü müdavim hastalarından Neyzen Tevfik, 100 yıl öncelerde, 'Midemi tıp tepti benim..' derdi.. O, ney üflemesindeki ustalığı mizah yoluyla ve şiir diliyle anlatır ve ' Sanma ciddiyetle sarf ederim san'atımı.. / Ney, elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.. /Bezm-i mey'de (içki meclisinde) süfehânın (içki içenlerin) saz'a meftûn oluşu/ Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir..' derdi.

Neyzen'in hele de siyasetle meşgul olanlar için yazdığı hicivleri, burada tekrarlamak münasip değil.. Ama, siyaset, hele de bizim toplumumuzda, 'entrika çarkı' çevirmek san'atı olarak da anlaşıldıysa, sadece Neyzen Tevfik'in uslûbunu münasip görmemek, yeter mi? Bunun cevabını 'siyaset'i entrika şeklinde anlayanlar düşünmeli değil midirler?

Siyaset, aslında, bir toplumun idaresini yerine getirme, yönetme san'at ve meşgalesidir.. Hattâ, siyaset ile, at bakıcıları için kullanılan 'seyis' kelimesinin de aynı kökten geldiği belirtilir.. (Azerbaycan'ın bağımsızlıktan sonraki ilk C. Başkanı olan Haydar Aliyev (şimdiki başkan İlham Aliyev'in babası), 'Siyaset, ana-ata dinlemez.. Çarkları arasına aldığını ezer geçer..' derdi..)

*

Ülkemizde bu alanda örnek olacak bir muhalefet fırkası / partisi ve daha doğrusu, iktidarı hukuk dışı yollarla bir kez ele geçirip, 1923-1950 arasında kesintisiz 27 yıllık bir süre, iktidara, ülkeye ve milletin iradesine ve hayatına, karşı konulamaz bir takım totaliter düzenlemelerle el koymalar vardır ki, her bir seçimden yenik çıksalar bile, siyasî bünye içindeki statülerinde bir değişiklik yine de olmaz..

*

İsim vermeye gerek yok, kimden söz edildiği hemen anlaşılır.. O mâlum olan siyasî hareketin geçen hafta 103. yıldönümü kutlanmış.. Bu haberi alınca, bulunduğumuz mekânda, '100 seneyi geride bıraktığı ve mevcud sosyo-politik düzenin kurucusu olmakla da övündüğü' halde, hep muhalefette kalmış olan bir hareketin geçmişine dair yığınla gülünç ve acı hatıralar da dile gelir, ister istemez..

*

Ülkemiz açısından hangi siyasî 'fırka'dan/ partiden söz ettiğimizi ayrıca isim vererek ifade etme gerek yok.. İlk lideri, 'ölümünden sonra, 'ebedî liderimiz' diye bağlılık yeminleri edilen ve ikincisine ise, 'millî lider'imiz diye bir basamak yapılarak, ikinciliğe oturtulan bir diğeri..

Ama, itiraf etmek gerekir ki, ikinci lider, kendisinden öncekini, her şeye rağmen yine de bir 'siyasî lider olarak değerlendirmiş ve kendisi de kendi liderliğini ortaya koyan bir çizgi tutturmuştu.. Ama, yeni kurulan rejimin adı, halkın cumhûrunun, ekseriyetinin rey ve iradesiyle belirlenmişlik iddiasıyla 'Cumhuriyet' adını taşıdığından, bu rejimin en üst iktidar makamlarında bulunanlar da 'reis-i cumhûr / cumhurbaşkanı' gibi sıfatlarla anılıyorlardı, ama, halkın isteğinin ne olduğu hakkında objektif işaretler yoktu, elde..

Ve ancak, İkinci Dünya Savaşı'nın B. Amerika liderliğindeki dünya tarafından kazanılmasından sonra, ABD, 'yönettikleri halkların rey ve iradeleriyle desteklendikleri'ne dair 'objektif' işaretler bulunmayan liderlerin yönettiği ülkelerle irtibatlarımız, demokrat ülkelerle olandan daha düşük seviyeli bir statüde olacaktır..' işaretini verince.. Bir çok ülkelerde olduğu gibi, bizde de 1923-1950 arasındaki 27 yıllık tek parti ve tek şefli parti yönetiminin sonunun geldiğine kanaat getirilince.. Hemen bir çözüm yolu bulunmuş ve 'ebedî' diye nitelenen İlk Şef'in yanıbaşında taa baştan beri sadakatle bulunmuş, bir çok 'Bakan'lıklara getirilmiş ve sonunda da Başvekil bile olmuş ve İlk Şef'in ölümü üzerine, hemen İkinci Şef olarak ilan edilen İkinci Paşa; ilk Şef'in son döneminde başvekillik yapan Celâl Bayar'ın Başvekilliği'ni devam ettirmişti.. O kadar ki, C. Bayar, 1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti'nin cumhurbaşkanlığına seçilmiş, 10 yıl C. Başkanlığı yapmış ve Genel Başkanı da olduğu parti, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan bir Kemalist askerî darbe ile, 10 yıl boyunca Başbakanlık yapan Adnan Menderes ve ekibi, iktidardan ve ülkenin her kademedeki yönetiminden kovulmuş ve Başvekil Adnan Menderes'le birlikte 2 'Bakan'ı, Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdî Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idâm edilmişler ve o suçlanan dönemin en üst sorumlusu olan C. Başkanı olan C. Bayar ise, sırf, ilk Şef'in son başvekili oluşunun hatırına hayatı bağışlanmıştı.. Daha doğrusu, '(Ey (filan..) seni sevmek bir millî ibadettir..' diyen ve bu sözü, bütün kamu kuruluşlarında, hemen hemen bütün kamu binalarında, çerçevelenip milletin gözüne sokulurcasına teşhir olunduğundan, ünlü Yassıada Yargılamaları'nda bu lider tapıcılığı anlayışındaki samimiyetinden dolayı, resmî ideolojinin o lider tapıcılığının himayesine lâyık görülmüştü.

*

Yeni rejim kurulurken, eski saltanat sisteminin bütün uygulamaları devam ettiriliyordu.. Hattâ, ilk Şef'in, bazı konuları imzalamakta tereddüt eden yakın çalışma arkadaşlarına, 'İmzala!. Yoksa, rahatını bozarım!.' tehdidiyle imza attırdığı örnekler, o döneme aid hatıra kırıntıları arasından nanik yaparcasına karşımıza çıkıyor..

Evet, temeli böyle atılmış bir hareket.. Öncesindeki saltanat rejiminde en azından, 'cezalandırılması' düşünülen kimseler sözkonusu olunca, 'şer'i şerif'e, mukaddes İslam şeriati'nin ölçülerine, kanunlarına uygunluk, en azından şeklen aranıyor, bulunuyordu. Cumhuriyet rejiminde ise, uygulama açısından saltanatla yeni rejim arasındaki fark, denilebilir ki, sadece telaffuz farkları olan iki kelimeden ibarettir; ama, uygulama aynıdır.. Hattâ kadar ki, ilk 15 yılın C. Halk Fırkası'nın 1939 öncesine aid gizli kararlarının açıklanmasını yasaklayan kanun düzenlemeleri hâlâ da yürürlüktedir.. Ki, en önemli hukukî kaynağın temeli kabul edilen bir kanunun Başlangıç kısmında kullanılan, 'Hukukun kaynağı olarak, ... (filan) ilke ve inkılapları esas alan büyük Türk milletinin hazırlamış olduğu bu anayasa..' şeklindeki takdim cümlesi bu açıdan çok şeyi ifade etmektedir..

Yani, hukukun kaynağı neymiş, 'milletin inanç ve iradesi' değil, 'filan) 'ilke ve inkılaplar!.'

Bu konular, evet, amma, siyasî hayatımızın hele de son bir asrındaki uygulama örnekleri ve dayandırıldıkları kanun veya hukuk temelleri açısından aynıdır; farklı olan sadece telaffuz şeklidir.

Hele de son 150-200 yıllık hayatımızda.. Bizde siyasetin normal zeminine üzerinde yerleşmeye başladığının tarihi, son 100 yıllık zaman dilimin son çeyreğinde oluşturulmaya çalışılıyor denilirse, bu, abartı sanılmamalıdır..

Şimdi İslamî kimlikleri, dünya görüşleri bilinen bir lider ve kadrosunun işinin ne kadar çetin olduğunu bir daha düşünmenin ve onun verdiği mücadelenin hayırlı olduğuna inananların köstek değil, destek olmalarının daha bir zamanıdır..

STAR

YAZIYA YORUM KAT
1 Yorum
Önceki ve Sonraki Yazılar
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL Arşivi