SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Dünden bugüne kalanlar.. Ve, İstanbul Barosu'nda ilginç bir meslekî yarışma..

Önce bir NOT: 1- Siyonist İsrail rejiminin Savunma Bakanı'nın dün yaptığı bir konuşmada Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan'ı ölümle tehdit etmesi, basit bir skandal ve had bilmezlik değil, aklî melekelerini kullanmaktan mahrum olanların dengesizliğinin, 'Eceli gelen köpek...' diye başlayan bir halk deyimini hatırlatacak şekilde, asıl bu azgın katiller güruhunun, -inşallah-, 'ecellerinin geldiğinin yaklaştığı' şeklinde de yorumlanabilir..

Eğer bu yola teşebbüs ve tevessül edilecek olunursa, bunun sonunun nereye varacağını kestirmek zor değildir. İş o noktalara vardırılırsa, Yahudi kavminden olanların kaçacak yerleri ve çarelerini şimdiden düşünmeleri gerekebilir.

*

2- Dünyanın en fakir ülkelerinden birisi olan Yemen'in hele de 60 yıl öncelerdeki lideri olan ve alışılan şekliyle 'Sultan' yerine, 'İmam' diye anılan 'İmam Bedr' ve sülâlesine karşı verilen darbe sonunda ortaya çıkan mücadelelerin hikayesi uzundur..

Önce, Nâsır dönemi Mısır'ının 60 yıl öncelerdeki 'Pan-Arabizm' (bütün arab halklarının ve ülkelerinin birliği) idealini gerçekleştirmek ümid ve hayaliyle müdahaleleri sonunda, Yemen'in Kuzey ve Güney Yemen olarak ikiye bölünmesi ve Güney Yemen'in 40 yılı aşkın bir süre, marksist / komünist güçler eline düşmesi ve amma, sonunda yarım asrı bulan bir iç savaştan sonra birliğin sağlanması ve dünya gündeminden düşmesi noktasına gelinmesi.. Evet, uzun ve acı bir hikayedir..

Osmanlı zamanında da, Yemen'in bir hayli baş ağrıtıcı gelişmelere sahne olduğu bilinir.. (Tarihçi Prof. İhsan Süreyya Sırma hocamızın özellikle de Osmanlı döneminde Yemen İsyanları'nı ele aldığı yazılarını hatırlıyorum, 40 yıl öncelerde..)

Yemen'in 50 yıl öncelerde Güney ve Kuzey Yemen olarak ikiye bölünmesinin 20 sene öncelerde sona erdirilmesiyle geçmişe göre bir hayli sukûnet içinde, dünya gündeminden düşen Yemen, özellikle Hürmüz Boğazı'nı ele geçirmeye çalışan Amerikan emperyalizminin tezgâhladığı yeni strateji planları içinde, özellikle de Kızıl Deniz'i Hind Okyanusu'na bağlayan 'Bâb-ul'Mendeb Boğazı'nın doğu yakasını elinde bulunduran Yemen için, uluslararası bazı emel ve entrikaların yeniden uyanmasına yol açtı, denilebilir.

Suûdî rejiminin nasıl bir 'servet ve lezzet ve hazlar deryası' içinde yüzdüğü ile Yemen'in durumu birlikte göz önüne getirilip hatırlanırsa, meseleyi anlamanın daha bir zorlaştığı daha kolay anlaşılır. Ve, 'Aç midelerden doğar nur topu ihtilaller..' şeklindeki söz de çok yabana atılmamalıdır..

(Bu vesileyle ekleyelim: Yemenliler arasında Gat denilen bir ağacının meyvalarının ağızda uzun uzun bekletilip sonra da çiğnenmesinin tuhaf hikayelerinden söz edilir. O kadar ki, bu 'Gat çiğneme' alışkanlığı yüzünden, yanaklarda, ağızda sanki bir kestane veya ceviz büyüklüğünü hatırlatan yüz bozulmalarının şişkinlikler halinde kalıcı izler bırakmasının hikayeleri bir çok Arab yazarlarının yazılarında da, inanılması bile zor olan mizahî şekillerde ele alınmıştır. Hattâ, hapsedilmiş eski bir Yemen liderinin, -sanırım, A. Rahman el'İryanî idi ve diğer siyasî mahpuslarının, askerlerin 'Gat çiğneme saati'ni fırsat bilerek bir hapishaneden kaçışlarının mizah tadındaki hikayesini, Cemâl Abdunnâsır döneminin gözde yazar ve aşırı laik siyasetçilerinden Mısır'lı Haseneyn Heykel kitaplarında anlatmıştır. Hattâ o kadar ki, bir gün Yemen'li bir devlet adamı Kahire'ye gelir ve şehir içinde heyet halinde bir parkta gezinilirken Yemenli devlet adamının bir anda, bir ağaca tırmandığı anlatılır. Meğer o parktaki ağaçlar arasında Kahire'dekilerin pek bilmediği Gat ağacı da varmış ve o Yemenli devlet adamı da, Mısır resmî heyetinin şaşkın bakışları arasında Gat ağacına tırmanıp, ağzına aldığı 'gat' meyvalarını avurtlarını şişire-şişire, yemeye çalışmış.. Bu âdet, gelenek halinde yine de vardır mıdır, bilmiyorum.. Ama, asırların geleneği olan bir davranışın terkedilmesinin zor olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.. Ki, bu hususta yazılanlara inanmak, hele de bu 'Gat çiğneme gelenek veya alışkanlıkları'ndan habersiz olan bizler için zor olabilir..)

*

Yemen, bizim kültürümüzde, hele de isyanlarının sonucunda ninelerimizin hıçkırarak okudukları ağıtlar Anadolu halkına da yansımıştır.

'Bura Yemendir, gülü çemendir/ Giden gelmiyor, aceb nedendir../

Burası Hûs'tur.. Yolu yokuştur.. Giden gelmiyor, aceb ne iştir..' gibi ağıtları oğullarını oralarda toprağa vermiş olan ninelerimizden dinlerdik.. (Bu günlerde Yemen iç savaşındaki güç odaklarından olan ve Suûdî rejiminin de başını ağrıtan Hûsî kabilesinin merkezinin bu Hûs şehri oluğu anlaşılıyor. Bizde Hûs bölgesi bilinmediğinden, halk türkülerinde Hûs yerine Muş denildiği de hatırlanmalıdır.)

Bu vesileyle ekleyelim: Denilir ki, Yemen'de bir isyan çıktığında bu isyanı batırmak üzere, Sadrâzam Paşa, Padişah'ın fermanı gereği, İstanbul'dan yola çıkar ve yol üzerinde Haleb'e varınca, orada bir türbe yapıldığını görür ve bu türbeyi, selefi olan Sadrâzam'ın kendisi için yaptırdığını öğrenince, 'Ben Yemen'den dönüşte, buraya bir domuz yavrusu gömdüreyim de o da yatsın bakayım..' der. Paşa, Yemen'e gider ama, başarılı da olamaz ve perişan olur..

Dönüşte, Haleb civarında vefat eder ve Sadrâzam Paşa'nın cenazesinin nereye gömüleceği tartışılırken, hasmı da olan eski Sadrâzam'ın kendisi için yaptırdığı türbenin hazır ve boş olduğu belirtilir ve orada defnedilir. O eski Sadrâzam da onun söylediği sözü bildiği için oraya defnine izin verir ve kendisinin de başka bir yere defnedilmesini vasiyet eder..'

*

Bu konuya bu kadar değindikten sonra, düne ait bir kongreden de sahneler aktaralım..

Bilindiği üzere, birçok mesleklerde çalışanların sadece meslek birliğinden değil, o mesleğin mensubu olmaktan dolayı yaşanan bir takım sıkıntıların bertaraf olunması, mahrum olunan bazı haklara kavuşabilmek veya bazı olumsuzlukları bertaraf edebilmek için, aynı mesleği icra edenler arasında dayanışma çabaları hemen her meslekte görülmektedir.

Bilindiği üzere bu cümleden olmak üzere, meslek kuruluşları vardır.. Tabipler Odası, Hukukçular Birliği vs. gibi... Bu meslek kuruluşları, kendi taleplerinin tanınması mücadelesini de vermeye çalışırlar ve hattâ, aykırı davranan üyelerinin meslekten ihraca kadar varabilen disiplin cezaları uygularlar..

Bu kuruluşlardan birisi de 'BARO' diye isimlendirilen ve avukatlık mesleği mensuplarının bir meslek teşekkülüdür. Bazı büyük illerdeki avukat kuruluşlarında ideolojik zıtlaşmalar yüzünden, bazı meslek kuruluşlarında tek dernek veya cemiyet halinde olmayı gerektiren kanunî düzenlemelerin önündeki tıkanma, aynı şehirde ikinci bir meslek kuruluşunun olabilmesi yolu da kanunen mümkün hale gelmiştir, son 15-20 sene içinde..

Böyle olunca da, meselâ İstanbul Barosu avukatları da, yaklaşık son 15 yıldır, 1 ve 2 numaralı Baro halinde icra'yı faaliyet etmektedir. Çünkü meslek kuruluşunda çöreklenmiş ideolojik kadrolaşmalar yüzünden, kendilerine uzak olanların dışlanması ve engellenmesi gibi durumlar söz konusu olabiliyordu.

*

Dün, İstanbul Üniversitesi'nin 2500-3 bin kadar insanı alabilen ve sinema salonlarını hatırlatan büyük salonlarından birisinde, İstanbul 2 No.lu BARO'sunun kongresi vardı.. Kongrenin düne kadarki son başkanı Av. Yâsin Şamlu idi.

Dünkü kongrede, 3 bine yakın avukatların çok canlı bir katılımı vardı.. (Bu satırların sahibi de 1973 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, 1974 yılında da avukatlık stajını tamamladığı halde, bu mesleğe fiilî olarak intisab etmemişti. Çünkü o zaman İstanbul'da tek BARO vardı ve o da genel olarak marksistlerin, kamalistlerin ve onlara yakın diğer grupların tekelindeydi. Ama, AK Parti zamanında, üye sayıları kanunen öngörülen belli rakamları bulan başka Baro'ların kurulması yolu açılınca, kendimi daha çok İstanbul'daki 2. BARO'ya yakın hissediyordum..)

Çünkü halkımızın aslî hayat değerlerine uzak olmayan, o değerlere karşı mücadele vermeyenlerden oluşuyordu bu grup.. İstanbul'un 2.BARO'sunun düne kadarki başkanı olan Av. Yâsin Şamlu kardeşimizin isteğiyle, 2 ay kadar öncelerde, 2. BARO'ya üye kaydedilmiştim. (Ama, işlemler tamamlanmadığı için, Adalet Bakanlığı'ndan teyit edilmesi gereken yeni avukatların yazısı, henüz gelmediğinden, içinde benim ismim olmadığından dünkü kongrede oy kullanma hakkım henüz yoktu.)

Dünkü kongreyi iki gün boyunca takip etmeye çalıştım.. Diyebilirim ki, yapılan konuşmalarda, nezahet ve nezaket sınırlarını zorlayan gelişmelerin yaşanmaması alkışlanacak boyutlardaydı..

Dernek kongrelerinde sıkça görülen kavgalı, hakaretli manzaralardan haber yoktu.. Ve dün yapılan seçimlerde, Rıza Saka isimli avukat arkadaş, yeni başkan olarak seçildi. Karşısındaki arkadaş da, 2 bine yakın oydan, sadece 6 oy noksan farkıyla seçilememiş oldu. Buna rağmen, bu gibi kongrelerde ve hattâ siyasî parti kongrelerinde bile kavgalar olurken, 2. BARO'nun önceki ve yeni yöneticileri de ağırbaşlılık içinde yapılan seçimlerle belirlenmiş oldu ve taraflar, 'Hayırlı olsun' diye samimî tebrikleşmelerde bulundular.

*

Ancak, şahsen sıhhatine inanmadığım bir iddiaya da bu vesileyle değinmeliyim.. Güya, Başkan Erdoğan , filanca kişi veya grubu işaret etmişti.. Hattâ bazı yerlerden 'C. Başkanı Erdoğan'ın tercihi filandır..' şeklinde telefon müdahalelerinin olduğu iddiası hoş değildi.. Elbette ben de kendime göre aday olan taraflardan birisini tercih edebilirim.. Bu gayet tabiîdir, ama, bu konulara, Başkan Erdoğan'ın net bir tavrı ve sözü yokken, onun adına diyerek bir takım iddiaların fısıltı ile yayılmak istenmesi ve seçim sonunda da, bazı medya kuruluşlarının, 'Erdoğan'ın istediği kişi seçilemedi' gibi iddiaların yazılması ayıbın ötesinde bir durumdur. Ki, seçilme ihtimali olan adaylardan 2 ismin arasındaki oy farkının sadece 6 rakamında kalması bile, bu iddiayı geçeriz kılacak mahiyettedir.. Çünkü, 2 güçlü adayın arasındaki oylamanın başa baş olacağı taa baştan tahmin ediliyordu ve öyle de oldu..

Oylama sonuçlarının açıklanması sonunda tarafların birbirlerini tebrik etmeleri, 'hayırlı olsun' temennilerini dile getirmeleri de güzeldi..

*

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL Arşivi