Amerikan Askerlerinin Irak’tan Çekilmesi: Milisler, İran ve Bağdat’taki Güç Dengesi
Sercan Çalışkan / ORSAM
30 Eylül 2026 itibarıyla ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun Irak’taki DEAŞ’la mücadele misyonu sona erdi ve Amerikan askerleri ile koalisyon güçlerinin ülkeden çekilme süreci tamamlandı. Ancak aynı tarih, Irak’taki milis grupların silahlarını teslim etmesi ve devlet yapısına entegre olması için de kritik bir eşik olarak belirlenmişti. Çekilme takvimi uygulanırken milis grupların silahsızlandırılması tamamlanmadı ve sürecin Haziran 2027’ye uzatıldığı belirtildi. Bu tablo, gelişmenin sadece askerî bir çekilme olarak değil, Bağdat’taki güç dengeleri, ABD’nin Irak’taki caydırıcılık kapasitesi, İran’a yakın aktörlerin hareket alanı ve Zeydi hükûmetinin devlet otoritesini ne ölçüde güçlendirebileceği üzerinden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle çekilmenin Irak siyaseti açısından anlamını, milislerin silahsızlandırılması süreci ve ülkenin bundan sonraki güvenlik kapasitesiyle birlikte ele almak doğru olacaktır.
Askerî Çekilmeden Milislerin Silahsızlandırılmasına
ABD’nin Irak’taki son dönem askerî varlığı, geçmiş dönemlerle kıyaslandığında zaten daha sınırlı bir işleve sahipti. Özellikle 2020 sonrası süreçte Irak’taki Amerikan askeri sayısı kademeli biçimde 2.500’e kadar düşürüldü. Son kalan birliklerin görevi büyük ölçüde eğitim, danışmanlık, istihbarat paylaşımı ve DEAŞ tehdidine karşı Irak güvenlik güçlerinin desteklenmesine dayanıyordu. Bu nedenle çekilmenin doğrudan askerî dengeler üzerinde yaratacağı değişim sınırlı görülebilir. Ancak çekilmenin siyasi anlamı bundan daha önemlidir. Çünkü 30 Eylül, yalnızca koalisyon güçlerinin ayrılması için değil, Irak’taki milis grupların silahlarını teslim etmesi açısından da kritik bir tarih olarak öne çıkmıştı. Dolayısıyla 30 Eylül tarihi geldiğinde, sadece Amerikan askerleri ve koalisyon güçlerinin çekilmesi değil aynı zamanda Irak’taki milis grupların silahsızlanma sürecinin de sona ermesi kararlaştırılmıştı.
Zeydi hükûmeti, milis grupların silahlarını bırakmasını ve devlet yapısına tam olarak entegre olmasını hedeflerken ABD de bu sürece güçlü destek verdi. Ancak 30 Eylül geldiğinde iki sürecin aynı sonucu üretmediği görüldü. ABD ve koalisyon güçleri çekilirken İran’a yakın silahlı grupların önemli bir bölümü silahlarını teslim etmedi. Hatta bazı gruplar ABD’nin çekilmesini kendi mücadelelerinin bir sonucu ve siyasi zafer olarak sunmaya başladı. Öyle ki milis grupların silahsızlandırılması noktasında direnç gösteren grupların başında gelen Ketaib Hizbullah bir açıklama yayınlayarak Irak’taki milis grupları “şartları düşmana kabul ettiren ve kazanan taraf” olarak nitelendirmiştir. Irak İslami Direnişi tarafından yapılan açıklamada ise “Direnişin silahlarını elinde bulundurmaya devam edeceği” vurgulandı. Diğer yandan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun (BMGK) 81. oturumu kapsamında New York’ta düzenlenen görüşmeler neticesinde milislerin silahsızlandırılması için hedef tarihin 30 Haziran 2027’ye uzatılması da 30 Eylül’ün beklenen kırılmayı yaratamadığını gösteriyor. Dolayısıyla hem milis grupların açıklamaları hem de 30 Eylül takviminin yalnızca koalisyon güçleri ile Amerikan askerlerinin çekilmesi bakımından uygulanmış olması, Irak’taki silahlı yapıların silahsızlanma baskısını zamana yayma stratejisinde belirli bir başarı elde ettiğini ortaya koymaktadır.
30 Eylül süresinin uzatılması, ABD’nin Zeydi hükûmetine daha fazla zaman tanıyan pragmatik bir tercih olarak değerlendirilebilir. Ancak ortaya çıkan tablo aynı zamanda ABD’nin Irak’ta sahip olduğu güç araçlarını siyasi sonuca dönüştürme kapasitesini sorgulanır hâle getirebilir. ABD’nin bölgedeki askerî kapasitesi, yaptırım gücü ve Irak’ın uluslararası finans sistemine erişimi üzerinde Amerikan yönetiminin ciddi bir etkisinden söz etmek mümkün. Özellikle Irak’ın petrol gelirlerinin Bağdat’a ulaşmadan önce New York’taki Irak Merkez Bankası hesabına aktarılması ve ardından ABD üzerinden Irak’a transfer edilmesi Bağdat açısından önemli bir kırılganlık oluşturuyor. Buna rağmen ABD’nin sahip olduğu bu geniş caydırıcılık kapasitesini Bağdat’taki siyasi denklemi istediği ölçüde şekillendirecek somut sonuçlara dönüştürmekte zorlandığı görülmektedir.
ABD’nin Caydırıcılığı ile Siyasi Sonuç Arasındaki Mesafe
ABD’nin sahip olduğu askerî, ekonomik ve finansal araçları Bağdat siyasetinde istediği ölçüde sonuca dönüştürememesi, yakın dönemde yaşanan iki gelişmeyle daha belirgin hâle geldi. Bunlardan ilki, Ali Zeydi’nin başbakanlığa gelmesi sürecinde Şii Koordinasyon Çerçevesinin hükûmet kurma denklemindeki ağırlığını koruması oldu. Amerikan yönetiminin Irak siyasetindeki İran’a yakın aktörlerin etkisini sınırlama yönündeki beklentilerine rağmen, Şii siyasi grupların başbakan belirleme sürecindeki belirleyici rolü devam etti. Önce Nuri Maliki gibi İran’a yakınlığıyla bilinen ve geçmişi tartışmalı bir isim Şii Koordinasyon Çerçevesi tarafından başbakan adayı olarak öne çıkarıldı. Bir ayı aşkın süre devam eden ABD baskısının ardından Maliki’nin adaylığı geri çekildi ve Vaşington’un tercih edeceği daha ABD yanlısı bir isim yerine, ABD ile İran arasında denge gözetebilecek Ali Zeydi üzerinde uzlaşılabildi.
İkinci önemli gelişme ise milis grupların silahsızlandırılması sürecinde ortaya çıktı. ABD’nin Zeydi hükûmetine verdiği desteğe ve bu yöndeki siyasi baskısına rağmen, İran’a yakın silahlı grupların direnci 30 Eylül’e kadar kırılamadı ve silahsızlanma takvimi Haziran 2027’ye uzatıldı. Irak’taki Şii siyaset kendi içerisinde önemli görüş ayrılıkları barındırsa da bu ayrışmalar, Amerikan yönetiminin İran’a yakın siyasi ve silahlı yapıların etkisini istediği ölçüde sınırlandırmasına henüz yeterli olmuyor. Dolayısıyla ABD’nin Irak politikasındaki temel mesele, caydırıcılık kapasitesinin eksikliğinden çok, mevcut kapasitenin Bağdat’taki siyasi karar alma süreçlerinde istenen sonucu üretecek ölçüde kullanılamaması olarak öne çıkmaktadır.
Bu durumun İran açısından önemli bir avantaj ürettiği söylenebilir. Tahran’ın Irak politikasındaki temel hedeflerinden biri, bölgesel baskı arttıkça kendi siyasi ve silahlı ağlarının mümkün olduğunca az kayıpla varlığını sürdürmesini sağlamaktır. Silahsızlanma sürecinin Haziran 2027’ye uzaması, bu açıdan İran’ın tercih ettiği zamana yayma politikasına uygun bir tablo ortaya çıkarıyor. İran’a yakın ancak doğrudan çatışmadan kaçınan Iraklı siyasi aktörlerin de mevcut düzen içerisindeki siyasi ve ekonomik kazanımlarını korumaya çalışması, Bağdat’ın Vaşington ile Tahran arasında denge politikası izlemesini kolaylaştırmaktadır.
Bilhassa Amerikan askerleri ve koalisyon güçlerinin çekilmesiyle birlikte Zeydi hükûmeti üzerindeki siyasi baskının belirli ölçüde hafifleyeceği değerlendirilebilir. İran’a yakın milis gruplar uzun süredir silahsızlanma meselesini Amerikan askerleri ve koalisyon güçlerinin Irak’tan tamamen çekilmesi şartına bağlamaktaydı. Bu şartın gerçekleşmiş olması, hükûmetin milis grupların silah bırakmasına yönelik politikasını daha güçlü bir zeminde sürdürmesine imkân sağlayabilir. Ancak burada temel mesele, Zeydi hükûmetinin oluşan bu yeni zemini ne ölçüde kullanabileceği ve milis grupların üzerine ne kadar güçlü biçimde gidebileceğidir. Nitekim ABD yönetiminin de askerî çekilmenin ardından Zeydi hükûmetinden milis gruplara dönük daha somut adımlar beklemesi muhtemeldir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Zeydi’nin hem milis grupların direncini aşma kapasitesi hem de ABD ile İran arasında sürdürmeye çalıştığı denge politikasının sınırları daha belirgin hâle gelebilir.
ABD askerleri ile koalisyon güçlerinin Irak’tan çekilmesi, Irak hükûmetinin DEAŞ başta olmak üzere güvenlik tehditleriyle ne ölçüde mücadele edebileceği sorusunu daha önemli hâle getirecektir. Irak’ın yakın geçmişte terör örgütleriyle yaşadığı ağır tecrübenin toplumsal hafızadaki etkisi hâlen mevcut. Bu nedenle Irak hükûmeti, ABD destekli uluslararası koalisyonun sahadaki varlığı olmadan ülkenin tamamında güvenliği sağlama konusunda önemli bir sınav verecektir. Sınır güvenliğinin korunması, Irak içerisindeki terör hücrelerinin etkisiz hâle getirilmesi ve daha da önemlisi, bölgesel krizlerin Irak’ı yeni bir çatışma alanına dönüştürerek terör örgütleri için güvenlik boşlukları yaratmasının önlenmesi, önümüzdeki dönemin başlıca sınayıcı başlıkları olarak öne çıkacaktır.
Gelinen aşamada ABD ve koalisyon güçlerinin Irak’tan çekilmesi, askerî varlığın sona ermesinden çok Bağdat’taki siyasi ve güvenlik dengelerinin yeni bir aşamaya geçtiğini göstermesi bakımından önemlidir. 30 Eylül takviminin yalnızca Amerikan askerleri ve koalisyon güçlerinin çekilmesi bakımından uygulanabilmesi, buna karşılık milis grupların silahsızlandırılması sürecinin Haziran 2027’ye ertelenmesi ABD’nin sahip olduğu askerî ve ekonomik baskı araçlarını Bağdat siyasetinde istediği ölçüde somut sonuca dönüştürmekte zorlandığını ortaya koymaktadır. Bu durumun İran açısından, kendisine yakın silahlı aktörlerin mevcut konumlarını koruyabilmesi ve bu aktörlerin silahsızlanması sürecinin zamana yayılması bakımından avantajlı bir tablo oluşturduğu söylenebilir. Bununla birlikte Amerikan askerleri ve koalisyon güçlerinin çekilmesi, milis grupların uzun süredir öne sürdüğü temel gerekçelerden birini de ortadan kaldırarak Zeydi hükûmetinin silahların devlet tekelinde toplanmasına yönelik politikasını daha güçlü bir zeminde sürdürmesine imkân sağlayabilir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemin temel sınavı, Zeydi hükûmetinin bu yeni zemini milis grupların direncini aşmak için ne ölçüde kullanabileceği, ABD ile İran arasındaki denge politikasını ne kadar sürdürebileceği ve aynı zamanda koalisyonun sahadaki varlığı olmadan DEAŞ başta olmak üzere güvenlik tehditlerini ne ölçüde yönetebileceği olacaktır.



