1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Rusya’nın Suriye’de bıraktığı kirli miras 
Rusya’nın Suriye’de bıraktığı kirli miras 

Rusya’nın Suriye’de bıraktığı kirli miras 

Mehmed Mazlum Çelik, Rusya’nın Suriye’de Baas rejimi üzerinden kurduğu askeri varlığın ardındaki kanlı mirası inceliyor.

31 Ocak 2026 Cumartesi 12:29A+A-

Kan, Kül ve Üsler: Rusya’nın Suriye’de Bıraktığı Kirli Miras 

Mehmed Mazlum Çelik /  Fokus+


 

Suriye Devlet Başkanı Ahmed el- Şara, Rusya’yı ziyaret ederek Putin ile bir araya geldi. Suriye’de doğrudan ya da dolaylı Rus varlığını görmezden gelerek atılacak her adım eksik kalacaktır; ancak bu gerçek, Rusların bölgede kan ve külden ibaret geçmişini unutmamıza engel değildir.  

Ruslar, 1917’de gerçekleştirdikleri devrimden sonra Orta Doğu coğrafyasına ve bilhassa Arap devletlerine uzun süre küçümseyici bir bakışla yaklaştı. Bölge halklarını, henüz sınıf bilincine ulaşması mümkün olmayan yığınlar olarak değerlendirdiler.  

Oysa söz konusu devrimden hemen sonra Lenin’in attığı ilk adımlardan biri, Orta Doğu’nun İngiltere, Fransa ve Rusya arasında gizli anlaşmalarla nasıl paylaştırıldığını dünyaya ilan etmek olmuştu. Bu durum, idealler ile reel siyaset arasındaki çelişkinin erken bir göstergesiydi.  

Hitler sonrası Ruslar gözlerini açıp emperyal düşünmek ve görmek zorunda kaldılar.   

Bu anlamda dünyadaki her süper güç için kaçınılmaz olarak Orta Doğu’ya yöneldiler. Tam bu noktada Rusları çölde bir vaha gibi “Baas” ideolojisi karşılayacaktı.   

Baas Rejiminin Rus politikasını dönüştürmesi  

Osmanlı Devleti gibi bir imparatorluğun hemen ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletini en yakından izleyen uluslar düşündüğümüzün aksine Avrupalılar değildi. Türkiye’deki dönüşüm bilhassa Arap aydınlarının ilgisini çekiyor ve yakından takip ediliyordu.   

Nihayet Kemalizm ideolojisinin Türklük üst kimliği altında seküler, devletçi ve azınlığın çoğunluğa tahakküm ettiği anlayış, Arap aydınlarına ilham olacak ve tek bir farkla hayata geçirilecekti: Sosyalizm.  

Saddam Hüseyin ile Mişel Eflak

 

Baas ideolojisini coğrafyanın başına bela eden düşünür ise Mişel Eflak’tır. Saddam Hüseyin gibi fenomen liderlerin yere göğe sığdıramadığı bu sosyolog, Ebu Cehil’i Arap Milli Kahramanı görecek kadar işi ileri boyutlara götürmüştü.  

Bu yönüyle ülkemizde Abdullah Cevdet’in farklı bir fraksiyonu olarak Suriye’de vücut bulmuş ve itibar görmüştü. Hatırlanacağı üzere ülkemizde en deni ırkçılığı meşrulaştıran Abdullah Cevdet, aslen bir Kürt’tü, hatta bizzat Ziya Gökalp’in iddiasına göre Kürtçü idi. Bu anlamda Mişel Eflak da en deni Arapçılığı ileri sürerken bir Hıristiyan olması tarihin bir cilvesi olsa gerek.  

Hizb el-Arabi el-İştiraki (BAAS Hareketi), 1943 senesinde Suriye’de kurulurken bu gelişmeleri Moskova dikkatle takip ediyordu.  

Baas ideolojisi Mısır, Suriye, Irak ve Lübnan’da kök salacak ve iktidarı ele geçirecekti. Ayrıca Baas ideolojisine göre hareket eden ve Rusları, Orta Doğu’ya davet eden ilk lider Cemal Abdül Nasır olacaktı.   

Nasır, Baas ideolojisi içinde aranan bir figürdür. Savaş kahramanı, karizmatik bir lider olarak ortaya çıksa da Ruslarla kurulan ittifak Arap halklarına kan ve külden başka bir şey getirmeyecekti. Nasır’ın Suriye-Mısır’ı birleştirme projesi başarısız olmasına rağmen bu teşebbüs Rusya’nın Suriye’ye olan ilgisini kurumsallaştıran hadise olarak değerlendirilebilir.  

Hafız Esad, Baas ideolojisine bağlılığını sürdürmekle birlikte, Suriye üzerindeki Mısır etkisini tamamen ortadan kaldırmak amacıyla Mişel Eflak çizgisini tasfiye ederek Suriye Baas’ını yeniden yorumladı.  

Hafız için Baas ideolojisi içerisinde vazgeçilmez düstur laiklik anlayışıydı; çünkü Suriye, Sultan Abdülhamit’ten bu yanı koyu Sünni bir İslamcı anlayışın hâkim olduğu coğrafyaların başını çekiyordu. Oysa Esad ailesi Nusayri (Alevi) mezhebine bağlıydı ve ülkede azınlık denecek bir kitleye tekabül ediyordu.  

Hafız, Rusya’nın ipine sıkı sıkı sarılıyor  

Hafız Esad, Baas içindeki kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirdiğinde, bölgedeki Baas rejimleri arasında en kırılgan halkaydı. Örneğin Saddam kendi kanıyla Kur’an-ı Kerim yazdıracak kadar sadist eylemler yaparken Nasır gibi liderler İsrail karşıtlığını Sünni bir diskurla tüm Müslümanların ortak sorunu olarak pazarlayabildiğini görüyoruz.  

Hafız Esad

 

Hafız ve ailesinin Rusya dışında tutunabileceği hiçbir dal yoktu ki 1970’li yılların ortasında İran gibi siyaseten kendisini yakın konumlandıracağı Şii ülkeler ABD’ni Orta Doğu’daki ileri karakolu gibi hareket etmekteydi. Nihayet Sovyetler 1979” yılında Afganistan’a saldırdığında Ruslara destek veren tek Müslüman ülke Suriye olacaktı. Bu destek aslında Suriye Rejiminin Ruslara verdiği bir mesajdı ve Moskova’ya her türlü tavizi vererek birlikte çalışmaya hazır olduklarının en mücessem göstergesiydi.   

Hafız Esad’ın bu koşulsuz desteği Ruslarca 1982 ve 1984’te ödüllendirilecekti. Tarihe kara bir leke olarak geçen 1982 Hama Katliamı sırasında rejime en büyük desteği Sovyetler vermişti. Birleşmiş Milletlerin sert yaptırımlarına karşı rejimi ayakta tutan Moskova olacaktı. Hafız Esad dünyanın tüm tepkisine rağmen rejimini korumayı başarmış ve Rus gücüne olan inancı daha da güçlenmiştir.  

Hafız’ın koşulsuz Rusya müttefikliği 1984’te daha da keskinleşecekti. Hama Kasabı olarak bilinen kardeşi Rifat bu tarihte bir askeri darbe teşebbüsünde bulunacaktı; fakat Moskova’nın Hafız’dan yana tavır alması bu darbe girişiminin en büyük talihsizliğidir. Hafız, kardeşini sürgüne gönderirken Ruslar Suriye’deki gücünü artıracaktı.  

Bu yakınlaşma Tartus Deniz Üssü ile taçlanacaktı.  

ABD’nin 6. Filosuna karşı Tartus Deniz Üssü  

Yazının başında Şara’nın Moskova ziyaretinden söz etmiştik. Bugün dahi Rusya’nın kontrolünde bulunan Tartus Deniz Üssü’nü anlamak, Suriye’deki Rus varlığını kavramak açısından hayati önemdedir.  

Hafız Esad, Tartus Deniz Üssünü Moskova’ya ABD’nin meşhur 6. Filosunu dengelemesi için verdi.  

Rusya’nın tarihinin hiçbir döneminde sıcak denizlerde böylesi bir askeri üssü olmamıştır. 2017 yılında Esad’ın üssün Ruslara olan devrini 49 sene daha uzattığı anlaşmayla Rusları hukuken yakın zamanda çıkarmak pek mümkün değil.  

Tartus Deniz Üssü aynı anda 11 Savaş gemisine ev sahipliği yaptığı gibi Rusların kendi ülkelerinin dışında nükleer güç bulundurduğu nadir bölgelerden birisi olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin envanterine aldığı için ağır yaptırımlara maruz kaldığı S-400 ve S-300 gibi füze sistemleri tam teşekkül bir şekilde bu üsse konuşlandırılmıştır.  

Şu anda Ahmed el-Şara iktidarında da Ruslar Tartus üssünü aktif bir biçimde kullanmakta ve cümle insanlık biliyor ki iç savaş sırasında Rusya’nın tüm bu acımasız katliamlara ortak olmasının biricik nedeni Tartus Deniz Üssünü kaybetmemekti.  

Lazkiye ve Rus mirası  

Şara, Moskova’ya gitmeden kısa bir süre önce Ruslar, Lazkiye gibi kentlerde bulunan askeri üslerindeki son süprüntüleri toplaması dikkat çekiciydi. Özellikle Lazkiye bu bağlamda önemlidir; zira 2011’de burada kurulan Rus üssü, sivil katliamların planlandığı merkezlerden biri olmuştur.   

Esad rejimine destek vererek başta İdlip, Hama ve Halep’e karşı gerçekleştirdiği katliamlar Lazkiye’den kalkan uçaklarla gerçekleştirilmişti.  

Ruslar Ukrayna’da ve İranlılar Lübnan-Irak hattında askeri angajmanlara saplanmamış olsalardı bugün bir Suriye Devriminden bahsedemiyor olacaktık. Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ülkesinin geleceği için bugün Moskova’ya gittiği gibi yarın Tahran’a da gidebilir. Bunların siyasi hayatın gerçekleri ve gereklilikleri ama ne Rusya ne İran ve ne de İsrail’in bu ülkedeki kanlı mirasını unutmamamız gerekir.  

 

HABERE YORUM KAT