1. YAZARLAR

  2. Mehmet Pamak

  3. İnsanlık Serüveninde Tevhidi ve Cahili Gelenek

İnsanlık Serüveninde Tevhidi ve Cahili Gelenek

Mayıs 2007A+A-

İNSANLIK SERÜVENİNDE İŞLEYEN SÜNNETULLAH

İnsanlık serüveni bir peygamberin önderliğinde ve tek bir ümmet olarak başlamıştır. İlk insan toplumu bir peygamberin öncülüğünde oluşturulan tevhid toplumu olarak teşekkül etmiştir. Daha sonra insanlar vahyin gösterdiği istikameti ve peygamberin oluşturduğu sahih geleneği terk etmiş, aralarındaki anlaşmazlıklar yüzünden ayrılığa düşmüşlerdir.

"İnsanlar tek ümmetti, sonra ayrıldılar…"1 "İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; …Ancak kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden onda ayrılığa düştüler..."2

Bütün peygamberlerin davet ettiği tevhid akidesi ortak paydasında tek bir ümmet olan insanlık, bilahare dinlerini parçalayarak ve fırkalara ayrılarak bu tevhidi geleneğe ihanet edip tekrar cahiliyeye sapmışlardır. İşte bu ayrılık ve sapmalar sonucunda insanlık mâruf olanı terk edip, fıtratını bozarak münkere yönelmiş, münker yayılıp kalıcılaştıkça toplumu kuşatmış ve böylece tarihsel süreç içinde cahiliye toplumları ortaya çıkmıştır.

İnsanlar, peygamberlerin davetini müteakip yaşanan bu sapma süreçlerinde, imanlarına zulüm, şirk bulaştırıp, aklı kirleterek, heva, zan ve tahmine dayalı uydurma bilgilere yönelmişler, ilmi (vahyi) ve akletme yetisini terk etmişlerdir. Sonuçta fıtratlarını kirletip, fıtratın doğru yolunu terk ederek ve nefislerdeki fücur eğilimini belirleyici kılarak arzda fesad çıkarıp, ekini ve nesli bozmuşlardır. Bu süreçte, heva ve zanna dayalı yeni durumlarını meşrulaştırmak amacıyla tevhid dinini de tahrif ederek kendilerine uydurma çabası göstermişler, ilk insan ve ilk toplumda kökü olan tevhidi sahih geleneği, muharref geleneğe dönüştürmüşler ve "geleneksel" atalar dinini üretmişlerdir. Her seferinde Allah'ın, peygamberleri öncülüğünde ve örnekliğinde gösterdiği dosdoğru istikameti tekrar bozmuşlar, yüklendikleri emanete ve varis kılındıkları kitaba ihanet etmişlerdir. Uydurdukları bid'at ve hurafeleri tevhid dininin içine katarak, Allah, peygamber, akide, gayb, bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen hükümler alanında cahiliyeye dönüş anlamına gelen muharref anlayışlar ve "cahiliye hükmü"nü üretmişlerdir.

Üretilen bu cahiliye kültürü zamanla Allah'ın dini gibi algılanmış ve kendilerinin bu tercihlerinin, Allah'a şirk koşmalarının, hurafe uydurmalarının bile aslında Allah'ın dilemesiyle olduğunu, Allah'ın böyle istediğini iddia edebilmişlerdir. Rabbimiz ise, onlardan öncekilerin de aynı şekilde zanna ve delilsiz uydurmacılığa tabi olarak yalanladıklarını ifade ederek, tabi oldukları şeyin cahiliye geleneği olduğuna vurgu yapmıştır.

"Müşrikler: Allah dileseydi babalarımız ve biz şirk koşmaz ve hiç bir şeyi de haram kılmazdık, diyecekler. Onlardan öncekiler de, bizim acı azabımızı tadana kadar yalanlamışlardı. De ki: Bize çıkarabileceğiniz bir deliliniz var mı? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve sadece uyduruyorsunuz."3

Rabbimiz, her sapmadan, bozulmadan, peygamberlerin tevhidi geleneğini yok ederek çıkarılan fesaddan sonra yeni bir peygamber ve vahiy göndererek, cahiliye kültürünün, atalar dininin egemenliğinde süren tarihe ve topluma müdahale etmiş, tevhidi geleneğe dönüşü sağlayarak, şirke bulaşmış din anlayışını sahih dinle ıslah etmeye ve fesadı ortadan kaldırmaya yönelik, vahye dayalı yeniden inşa hareketini başlatmıştır. Üretilen cahili gelenek, önceki vahyin mesajını bulandırdığı için, Allah gönderdiği peygamberlerin öncülüğünde yeni vahiyle ıslah çalışmasına zemin hazırlamıştır. Böylece bozulan fıtratın ve kirlenen aklın yeniden vahiyle buluşması temin edilerek, arınmaları ve ıslah olmaları, şirke bulaşmış imanların, zillete sürüklenmiş insani şahsiyetlerin, ayaklar altına alınmış insanlık onurunun ve çürümeye terk edilmiş insani erdemlerin vahiyle yeniden inşası ve yüceltilmesi süreci başlatılmıştır. Peygamberler, vahiyle ilk nesli, öncü kadroyu arındırıp inkılaba uğratacak davet, eğitim ve ıslah çabalarını, vahyin ilk şahitliğini de yaparak, ahlak ve yaşantılarında örnekleyerek sürdürmüşlerdir. İşte bu süreçte oluşturulan öncü kadroların diğer insanlara yapacakları davet ve şahitlikleriyle/örneklikleriyle de bütün toplumu tevhidi bir dönüşüme uğratmayı hedeflemişlerdir.

Diğer taraftan, peygamberler, kendilerine ulaştırılan vahiyle yeniden inşa çalışması yaparken, daha önceki peygamberlerin örnekliklerine ve tevhidi geleneğe de atıfta bulunarak, aslında bu mesajın köklü, insanlık tarihi kadar eski ve sahih bir geleneğin devamı olduğunun da altını çizmişlerdir. Rabbimiz de, Peygamberimizden, davetin muhataplarına türedi, köksüz bir elçi olmadığını söylemesini istemektedir: "De ki: Ben türedi bir elçi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim."4 Bu ifadeyle Peygamberimiz (s): "Peygamberliği ilk defa ben ortaya atmadım, ya da önceki peygamberlerin hiç söylemediği bir şeyi söyleyen, ortaya bid'atlar atan bir peygamber değilim." demiş olmaktadır. Rabbimiz de Kur'ân'ında, daha önceki peygamberlerin örnek mücadelelerine atıfta bulunarak, yeni peygamberin köksüz bir davanın değil, insanlık tarihiyle yaşıt bir davanın sürdürücüsü olduğunu hatırlatmıştır.

 "Yemin olsun, Nûh'u ve İbrahim'i de resul olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitab'ı bunların soyları arasına koyduk… Sonra onların eserleri (izleri) üzere, resullerimizi art arda gönderdik. Meryem'in oğlu İsa'yı da onların ardınca gönderdik."5

Böylece Rabbimiz, peygamberlerini önceki Peygamberlerin izleri üzere, aynı tevhid dininin mesajını tebliğ etmek üzere ardı ardına gönderdiğini vurgulamak suretiyle, bir yandan peygamberini ve takipçilerini, atalara dayanarak ayakta duran cahiliye davasına karşı güçlendirmiş, desteklemiştir. Diğer yandan da, atalarının dinini sürdürmekte ısrarcı cahiliye toplumuna, akletmedikleri için Allah'ın dininden uzaklaşmış olan atalarının sapkın yolu yerine, insanlık tarihi boyunca var olmuş, tevhid dininin müntesibi ve değişmeyen fıtratın yolunun takipçisi olan atalarının doğru yolunu izlemenin daha akıllıca bir tutum olduğunu göstermiştir.

Rabbimiz, işte bu bağlamda Mekke'deki vahyin ilk muhataplarına, kendilerine Hz. Muhammed (s) tarafından tebliğ edilen dinin "Babanız İbrahim'in dini"yle aynı olduğu vurgusunu yaparak hem tebliği yapanları güçlendirmekte, hem de kendilerini İbrahim (as)'a nispet eden müşrik, Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan cahiliye toplumuna, İbrahim'in muvahhid olduğunu, Müslüman olduğunu, Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerden olmadığını hatırlatmakta ve İbrahim'in yolunda olma iddialarında samimi iseler tevhid dininin tebliğine kulak verip Müslüman olmaları gerektiğine dikkatlerini çekmektedir.6

İnsanlığın, tarihi gerçeklikten kopuk olmayan, tarihte kökleri olan bir davaya çağrılması, insan bilincini fıtratın yoluna döndürmek için, tarihte izleri olan geleneğin imkanlarından yararlanmak bakımından daha sonuç verici olmaktadır. Bu bakımdan Yusuf (as) da, zindan arkadaşlarına tebliği yaparken aynı yöntemi kullanmış ve Allah'ı ve ahiret gününü inkâr eden kavminin dinini (geleneksel cahiliyeyi) terk ederek, ataları İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uyduğunu açıklamıştır. Tevhid dininin tebliğini yaparken, arkasındaki sahih tevhidi geleneğin temsilcisi peygamberlere de atıfta bulunmuştur. Böylece, kendisinin temsil ve tebliğ ettiği tevhid dininin arkasında Allah'ın vahyi ve ilk insan Hz. Adem'e kadar ulaşan peygamberler zincirinin oluşturduğu sahih bir gelenek varken, cahiliye toplumunun tabi olduğu din ve ilahların, geleneksel cahili değerlerin, kendilerinin ve atalarının sonradan uydurduklarından ibaret olduğunu vurgulamıştır.7

  Ayrıca Kur'an'da, bütün peygamberlerin aynı tevhid dininin peygamberleri olduğu ve aynı sahih geleneği sürdürdükleri ve İslam'dan başka dinin Allah nezdinde kabul görmeyeceği vurgusu yapılır. "De ki: 'Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a,  Yakub'a, torunlarına indirilmiş olana, Mûsa'ya, İsa'ya ve diğer nebilere Rablerinden verilmiş bulunana inandık. Onlardan hiçbirini ötekinden ayırmayız. Biz O'na teslim olanlarız.' Kim İslam'dan gayri bir din ararsa artık o, ondan asla kabul edilmeyecektir. Ve o, âhirette hüsrana düşenlerdendir."8

Artık bundan sonra, peygamber ve vahiy gelmeyeceğine göre, son peygamberi takip eden uzun süreçte üretilen geleneksel cahiliyeden kurtaracak davet ve şahitliği; korunmuş son vahyin yer aldığı Kur'an'ı rehber edinerek ve son peygamberin şahitliğini, güzel örnekliğini esas alarak, aynı yolu ve yöntemi takip ederek gerçekleştirecek olanlar, bugünkü cahiliye toplumları içinde hidayete ulaşan mü'minlerdir. Bugün de yapılacak şey peygamberlerin yolunu takip etmek, Kur'an'da yer alan vahyin hayata ve tarihe müdahale etmesine ve toplumun yeniden tevhidi istikamete doğru inkılaba uğramasına vesile olmaktır. Toplumu ve ümmeti vahiyle yeniden inşa edecek daveti ve eğitimi yaygınlaştırarak ve vahyin güzel bir biçimde hayata taşınmasını sağlamak suretiyle örnek Müslümanların sayısını artırarak vahyin şahitliğini yapmaktır. İşte bu büyük kulluk görevi ve toplumsal sorumluluk biz mü'minlerin omuzlarındadır.

GELENEK, GELENEKSELLİK, CAHİLİYE VE CAHİLİYE TOPLUMU

Sözlüklerde gelenek; "bir toplulukta, zaman içinde meydana gelen kültür birikiminin neticesi olan her şey, an'ane", gelenekçilik de; "gelenek yoluyla elde edilen, aktarılan ve kazanılan alışkanlıklara ve uygulamalara bağlılık şeklinde beliren anlayış, inanç ve fikir sistemi" olarak tanımlanmaktadır.9 Topluluk halinde yaşayan insanlar, tarihten kendilerine intikal eden mirası koruyarak nesilden nesile aktararak sürdürürler. İşte içinde olumlu olumsuz her türlü kültürel birikimin yer aldığı bu mirasa genel anlamda gelenek denilmektedir. Geleneğin içinde, şirke dayalı geleneksel değerler bulunduğu gibi, "ma'ruf" olarak nitelenen meşru değerler de bulunmaktadır.

İşte gelenek, kısaca bütün bir tarihsel birikimi, özellikle modern dışı her türlü oluşumu ifade eder. Böylesi bir oluşum ise ne bütünüyle olumlu ne de olumsuzdur. Çünkü kabaca belirtmek gerekirse tevhidi bir çizginin verileri de paganizmin kabulleri de bu birikimin içinde yer almaktadır… Bundan dolayı İslâm, geleneğin doğasına değil, meşru kurucu değerini (tevhidi özünü) yitirmiş, belli konjonktürel şartlarda oluşmuş biçimsel bir geleneğe (bir başka değişle gelenekçiliğe) karşıdır. Bu noktada İslâm-gelenek ilişkisi çerçevesinde birbirinden farklı iki oluşumdan söz edilebilir. İlki İslâmî gelenek veya İslâm geleneği olarak tarif edilebilirken, ikincisi geleneksel İslâm veya gelenek İslâm'ı olarak ele alınmalıdır… İslâmî gelenek insanlığın başından beri vardır. Bu bir tevhid çizgisidir; İbrahimî yoldur… Buna karşılık geleneksel İslâm (veya gelenek İslâm'ı), İslâm üzerinden oluşmuş geleneksel bir yapıdır.10 Bütün bu tanımlarıyla da ister geleneksel İslâm, isterse modern İslâm tanımları olsunlar birer modern olgulardır/tanımlamalardır ve bizce de ed-Din anlamında İslâm'ı karşılamamaktadırlar. Farklı bir ifadelendirmeyle de şunu söyleyebiliriz: İslâm geleneğine, maruf, örf karşılık gelirken geleneksel İslâm'a, atalar yolu yakın düşmektedir.11 Bu sebeple bugün sürdürülecek İslami mücadele ve ihya, ıslah çalışmaları bir bütün olarak geleneğe değil, tarihsel süreçte üretilmiş bid'at ve hurafelerin, vahye aykırı olarak heva ve zanna dayanmak suretiyle üretilen uydurma bilgilerin içine katılması suretiyle ortaya konan, dinleştirilen ve taassupla bağlanılan muharref geleneğe ve geleneksel yapılanmaya, gelenekçi bağnazlığa karşı çıkmak durumundadır.

Cahiliye kavramına gelince: "Cehl" kökünden türetilmiş olan bu kelimeye, sözlüklerde ilmin zıttı olarak anlam verilmiştir.12 Ayrıca, adaleti, eminliği, yumuşaklığı içeren, duygularını frenlemenin ve akıl gücünün işareti olarak kabul edilen "hilm"in zıttı olarak tanımlanan "cehl"in, taassup, barbarlık, şiddet, kin ve nefret anlamına geldiği ifade edilmiştir.

Cahiliye kavramı Kur'an'da; "Allah'a karşı câhiliyye zannı gibi haksız bir zanda bulunuyorlar."13 ya da "İlk cahiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın."14 ayetlerinde olduğu gibi vahyi ilkelere sırt çevirmiş gayri İslami zihniyeti içeren geniş bir anlam kazanmaktadır. Fetih Suresi'nde ise "cahiliye hamiyeti" kavramı kullanılarak, cahiliye taassubuna, kabilecilik, kavmiyetçilik asabiyetine dikkat çekilerek, bu kavramın yine İslam dışı bir zihniyet olarak, kör şiddet, kin, nefret ve barbarlık boyutuna dikkat çekilmiştir.

Bir Yahudinin geçmiş savaşları hatırlatarak tahrik etmesi sonucu Evs ve Hazrec kabilelerine müntesip Müslüman gençler arasında başlamak üzere olan çatışmaya müdahale eden Resulullah (s)'ın sözleri de cahiliyenin bu boyutuna vurgu yapmaktadır: "Ey Müslüman topluluk, Allah'tan korkun! Ben aranızda bulunuyorken, Allah sizi İslam'a kavuşturmuş, onunla müşerref kılmış, cahiliye zihniyetinden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve sizi birbirinize veli kılmışken, nasıl oluyor da yine cahiliye davasıyla birbirinize düşebiliyorsunuz!"15

Yine Hz. Peygamber (s), bir tartışma sırasında Bilâl-i Habeşî'ye "kara kadının oğlu" diye hakaret eden Ebû Zer el-Gıfâri'ye hitaben, "Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki, sen kendisinde hâlâ cahiliye kalıntısı kalmış bir kimsesin." demiştir.16 Bütün bunlar göstermektedir ki, cahiliye, İslam dışı bir ahlak ve zihniyet tarzının ifadesidir.

 Rabbimiz Kur'an'da, geçmiş kavimlerin Peygamberler karşısında takındıkları inkarcı tutumu ve tevhid dinine karşı mücadelelerini anlatırken de sık sık bu kavramı kullanmıştır. İnsanlar ilimden (vahiyden) uzaklaştıkça, heva ve zanna dayalı cahili değerlere tabi olmakta ve hayatlarına yön veren bu cahili geleneğe sarılarak tevhid dininin kurtarıcı ve aydınlatıcı mesajına karşı direnmektedirler. Bu bakımdan cahiliye; bilgiden yoksun olmaktan çok, vahye dayalı sahih bilginin yerine heva ve zanna dayalı uydurma, muharref bilgileri; tevhid dininin ölçü ve ilkeleri yerine eklektik atalar dininin uyduruk ölçü ve ilkelerini ikame etmektir. Kur'an da, cahiliye hükmünü esas alanların, bilgisizlikten çok, heva, zan ve tahmine, sonuçta da kesin delili olmayan yalana dayalı muharref, yanlış bilgileri en mükemmel ve kesin delile dayalı sahih dinin, doğru bilginin yerine ikame ettiklerini vurgulamaktadır. Bu bakımdan cahiliye, "bilgiye karşı bilgisizliği", "dine karşı dinsizliği" değil, ilme karşı ilimsizliği, tevhid dinine karşı şirk dinini; "hilm"e (adalet, eminlik, merhamet ve yumuşaklığa) karşı barbarlığı, kör şiddeti, saldırganlığı, taassubu, bağnazlığı, yobazlığı; sahih ve doğru bilgiye karşı da heva, zan ve tahmine dayalı yanlış bilgiyi temsil etmektedir. Cahiliye, akıl ve ilmi terk ederek, heva, zan ve şeytanın etkili olduğu "keşf ve ilham" alanında üretilen uydurma ve yalan bilgilerin esas alınmasıdır.17

Kur'an'da, bir yandan, vahyin belirleyiciliğinde peygamberlerin ve onların yolundan yürüyen muvahhid ihya ve ıslahçıların temsil ettiği tevhidi gelenek tabi olunması gereken hak yol olarak ortaya konmaktadır. Aynı zamanda, insanlık tarihi boyunca, adalet, merhamet, güzellik ve iyilik adına ne yapılmışsa hep bu tevhid temsilcilerinin gayretleriyle ortaya konduğu, bozulma süreçlerinde rastlanan kimi iyilik ve adalet yansımalarının bile yine bu tevhidi gelenekten kalan izler ve vahyin kırıntıları sebebiyle ya da tam anlamıyla bozulmamış fıtrattaki kevni ayetlerin yönlendirmesiyle tezahür eden mevzii iyilikler olduğu anlaşılmaktadır. Diğer yandan, ilimsizliğin, zanna ve saçmalamaya dayanan, delilsiz, yanlış bilginin ürünü olan cahiliyenin de kendinden önceki sapkınların, ekini ve nesli bozan, adaletsizliği, kötülüğü, fahşa ve münkeri egemen kılan cahiliye geleneğini sürdürdüğüne atıfta bulunulmakta18 ve tıpkı onlar gibi hüsrana uğrayacaklarına dikkat çekilmektedir. İşte insanlığın, yeryüzünde gezildiğinde hâlâ izleri görülecek olan böyle bir acı akıbete düçar olmamaları için, her topluma, cahiliyeden ve cahiliyenin ilahlaştırdığı tağutlardan kaçınıp sadece Allah'a ibadet ve kulluk yapmalarına dair mesajı ulaştırmaları için mutlaka bir peygamber gönderildiği de ifade edilmektedir.19

Cahiliyeye yönelen toplumlar, Allah'tan başka ilahlar edinerek, heva ve zanna dayalı uydurma bilgileri esas alıp hevalarını ilahlaştırarak arzda fesad çıkarıp ekini ve nesli bozan cahili uygulamaları esas almış, vahyi ölçüleri ve ilmi terk ederek ya da tahrif ederek insani, fıtri ve ahlaki değerler alanında yozlaşan toplumlardır.

"Dediler: Sen bizi, tanrılarımızdan yüz geri etmek için mi geldin? Eğer doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir. Dedi: İlim, ancak Allah katındadır. Ben size, bana vahyedileni tebliğ ediyorum. Fakat sizin, cahillik edip duran bir toplum olduğunuzu görüyorum."20 "Siz, şehvetinizi tatmin için kadınları bırakıp da erkeklere mi gidiyorsunuz? Doğrusu siz cehalete saplanmış bir topluluksunuz."21 "De ki: Bana, Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz, ey cahiller."22

Mevdudi Tefhimu'l-Kur'an'da, cahiliyenin İslam'ın zıddını, İslam'ın yolundan ayrılışı ve İslam'a karşı çıkışı ifade ettiğini açıklar. İslam öncesi döneme, halkın yaşama yollarını zan ve hevaya dayanarak kendilerinin icad etmiş olması anlamında "cahiliye" dönemi dendiğini beyan etmektedir. Ve ilahi bilgiyi, vahyin hükümlerini hiçe sayarak, cüz'i bilginin yardımıyla oluşturulmuş, hayale, zanna, tahmine dayalı tüm hayat sistemlerinin cahili sistemler olduğunu vurgular.23

Seyyid Kutub da cahiliye toplumunu şöyle tanımlar: "Cahiliye toplumu, Allah'ın her şeyde üstünlüğünü (hakimiyetini) tanımayan ve cahiliye asabiyeti üzerine kurulan toplumdur. İslam'ın esaslarını (Allah'ın hükümlerini) tanımayan ve onunla kendisini bağımlı saymayan toplumdur." "Günümüzde bütün çağdaş toplumlar, komünist, kapitalist, Yahudi, Hıristiyan ve sözde Müslüman geçinen bazı toplumlar bir tür cahiliye toplumunu teşkil etmektedirler."24 Görüldüğü üzere, S. Kutub, Kur'an'ın temel ölçülerinden hareketle, kendisini Müslüman sayan bir toplumun bile, itikadi ilkelerini, ibadet çerçevesine giren tutum, davranış ve eylemlerini, hukuki düzenini ve hayat sistemini, yalnızca Allah'a kulluk esası üzerine oturtmuyorsa, o topluma haklı olarak cahiliye toplumu ismini vermektedir. Ona göre toplum, fertler topluluğu olmaktan öte bir anlam taşıyordu ki o, fertleri bir araya getiren ve bağlayan hukuki düzendir.25 Ancak S. Kutub, cahili toplum içinde yer alan herkesi tekfir etmemekte, içinde Müslümanların da varolduğunu ifade etmektedir. Aslında onun hedef aldığı, dışladığı müfsid küfür güçleri ve cahili değerlerle bezenmiş, cahili kurallarla örgütlenmiş olan toplumun tüzel kişiliğidir. Organize cahiliye toplumuna karşı olanların da örgütlenmesi gerektiğine, organik cahiliye toplumunun içinde teorik imanlarıyla tek tek fertler halinde yaşayanların bu organik yapı tarafından kendi amaçları istikametinde kullanılacağına, ona uymaya mecbur kalacaklarına dikkat çekerek, İslami nazari temellerin de pratiğe dönük ve organik bir toplumda temsil edilmesi ve dönüştürülmesi amaçlanan cahili topluma, hem bireysel hem de İslami yapı olarak vahyin şahitliğinin yapılması gerekliliğinin altını çizmiştir.26 Böylece İslam toplumunu oluşturabilmek için, İslami uyanışı başlatacak, oluşturacağı şahidlik ve davet zemininde toplumsal dönüşümü sağlayacak akidevi temelli bir Müslüman cemaatin zaruretini ve öncülüğünü gündeme getirmiştir. Seyyid Kutub, cahiliye olarak nitelendirdiği toplumlardan ise kendimizi tamamen soyutlamamızı değil, sadece zihinsel düzeyde bir hicreti gerçekleştirmemiz gerektiğini, cahili topluma ve cahili değerlerine karşı tevhidi bir yapılanma ve pratiği de yine toplumsal zeminde ortaya çıkararak, cahiliye toplumuna, cemaat planında da vahyin şahidliğinin yapılması gerektiğini ifade etmektedir.

KUR'AN'DA, CAHİLİYEDEN AYRIŞMA VE ARINMA ZORUNLULUĞU

Kur'an, Mekke cahiliye toplumu içinde tevhid eksenli bir Kur'an neslini inşa sürecinde, şirkten tevhide, cahiliyeden İslam'a doğru zihinsel bir hicreti önceliyordu. "Pislikten (puta tapıcılıktan ve her türlü şirkten) uzaklaş (fehcur)"27 "Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzellikle (düşünce ve eylem bakımından ilkeli bir tutumla) kopup ayrıl (vehcurhum hecran cemila)"28 "Onları doğru yola çağırsanız sizi işitmezler. Onları sana bakar görürsün fakat onlar görmezler. Af yolunu tut, ma'rufu emret, cahillerden uzak dur (yüz çevir)!"29 ayetleriyle Rabbimiz öncelikle zihni planda ilkeli bir duruş sergilenmesini ve cahiliyeden ayrılarak tevhid akıdesinin belirleyiciliğinde Allah'a hicret edilmesini, cahiliye ve İslam arasında tam bir ayrışmanın yaşanmasını istemektedir. İbrahim (as) ile görüşmesinden sonra Lut (as)'ın ifadesi Kur'an'da şöyle nakledilir: "O'na Lût iman etti. Ve dedi: Ben Rabbime hicret edeceğim. Kuşkusuz, O, mutlak Azîz, mutlak Hakîm'dir."30 Bütün bu ayetlerde görüldüğü üzere imanın ilk gereği şirkten tevhide, cahiliyeye ait olandan Allah'a hicret etmektir. Cahiliyenin tüm kirlerinden arınmaktır.

Kur'an'da, vahyi değer yargılarına bağlı olan Müslümanların, hatta kimi peygamberlerin insani zaaflar sebebiyle ortaya koydukları kimi hatalı tutumlar da "cehl" kavramıyla ifade edilmiştir. Ragıp el-İsfehani, "cehl" kavramına anlam verirken, üç anlamı öne çıkarmıştır. İlk ikisi ilim sahibi olmamak ve hakkın dışında bir şeye inanmaktır. Üçüncü anlam olarak da, itikadı doğru veya yanlış olsun "gerekenin, hak olanın tersini yapma" şeklinde tanımlamıştır.31 Demek ki, itikadi durumu sağlam olmakla beraber, zaaf göstererek hakkın dışında davranışlar sergilemek de "cehl" kavramı ile ifade edilebilmektedir. Nitekim aşağıdaki ayetlerde, kavram bu anlamıyla kullanılmış, ancak bu tür cahili tavırlara eğilim gösteren peygamberlerin bile "cahillerden" olmamaları için uyarıldığı, tevbe edip hatalarından dönmeleri gerektiği, ibret almamız, ders çıkarmamız gereken örnek olaylar olarak nakledilmiştir.32

Nuh (as)'ın baba şefkatiyle, akide bağı yerine kan bağına dayanarak akidevi sapma içindeki oğlunu "O benim ehlimdendi." diyerek sahiplenmesi Rabbimizce "cahili bir tutum" olarak nitelendirilip uyarı konusu yapılmıştır. "Bu arada Nûh, Rabbine yakardı da dedi ki: Rabbim, oğlum benim ailemdendi! Senin vaadin elbette haktır. Sen hâkimlerin, hükmü en güzel verenisin. Allah buyurdu: Ey Nûh! O, senin ailenden değildi. Yaptığı, iyi olmayan bir işti. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaman hususunda seni uyarırım."33 Bunun üzerine Nuh (as) hatasını anlamış ve hemen tevbe edip, davranışını ıslah etmiş ve bu yanlış tutumundan dolayı af dilemiştir. "Nûh dedi: Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana acımazsan hüsrana uğrayanlardan olurum."34

Resulullah (s) da Allah'ın cahili olarak nitelediği bir tutumundan dolayı uyarılmıştır: "Eğer yüz çevirip gitmeleri sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa, yerin içinde bir delik yahut gökte bir merdiven ara da onlara bir mucize getir. Allah dileseydi onları doğru ve güzelde birleştirirdi. Artık cahillerden olma."35

Yusuf (as) da cahili bir davranışa meyletmemesi için Allah'tan yardım dilemiştir:

"Yûsuf dedi: Rabbim! Zindan benim için bunların beni çağırdığı şeyden daha sevimlidir. Eğer onların oyununu benden uzak tutmazsan onlara meyleder de cahillerden olurum."36

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, peygamberlerin kimi hatalı davranışları bile "cahili tutum" olarak nitelenip, onlardan tevbe edip dönmeleri ve davranışlarını ıslah etmeleri beklenmiş, bu tevbe ve ıslah çabası ise bize güzel bir örnek olarak gösterilmiştir. Ancak mü'minlerin ortaya koyabilecekleri ve "cahili tutum" olarak nitelenen bu tür hatalı davranışlarda ısrar edilip süreklilik kazandırılırsa, bunlar kalıcı alışkanlıklar haline getirilir ve zamanla kurumsallaşıp gelenekselleştirilerek başka nesillere de sirayet eden bir inanç boyutu kazanırsa, işte o zaman "cahiliye inancı" ya da "geleneksel cahiliye" olarak nitelenen "atalar dini" hüviyeti kazanır.

Bu tür cahili tutumlara eğilim gösteren peygamberlerin bile tevbe edip kendilerini düzeltmelerinin Kur'an'da örnek olarak sunulmasından hareketle, tamamen cahiliye değer yargılarına tabi olanların, hayatlarında kimi vahyi motiflere de yer verseler, cahiliye inancına savrulmuş bulunanların, iman ve amellerini genelde geleneksel cahili ölçülere göre düzenleyenlerin durumu ise, şüphesiz ki çok daha fazlasıyla ve köklü bir biçimde cahiliyeden ayrışma ve arınma zorunluluğunu gerektirmektedir. İşte Allah, rahmeti gereği, bu tür sapmaların yoğunlaştığı her tarihsel süreçte, tarihe ve topluma yeniden müdahale ederek, gönderdiği vahiyle insanların hallerini ıslah etmelerine imkan tanımıştır.

Cahiliyeye her dönüşün ardından vahyin ve peygamberlerin gönderiliş sebebi, tarihsel süreçte oluşan geleneksel cahiliye tortularıyla kuşatılmış insanlığı, bu cahiliye kuşatmasından kurtarmaktır. Hurafelerle örülü, taassup duvarlarıyla çevrilmiş, çeşitli zindanların karanlıklarına gömülmüş insanlığın Kur'an'la aydınlığa çıkarılmasına vesile olmak, zulumattan nura, zulümden adalete dönüşümünü sağlamaktır. Her topluma gönderilen peygamberler, heva ve zanna dayalı cahiliye inancının ürettiği uydurma ilahlardan kurtulmaya ve sadece Allah'ı ilah ve rab tanıyarak sadece O'na kulluk ve ibadet yapmaya davet etmişlerdir. Peygamberler, tüm insanlığı, cahiliye kültürünün, geleneksel din anlayışının ürettiği sapkın anlayışlardan, Allah'tan gayri otoriteleri veli ve ilah edinmekten kaçınmaya, arınmaya, Allah'ın kullarına tahakküm etmeye çalışan, onlara yeni hükümler, hudutlar koyan tağutları reddetmeye, bu tağutlara ve cahiliye inancının kutsallaştırdığı dini önderlere itaat etmekten kaçınarak sadece Allah'a itaat ve ibadet yapmaya çağırmışlardır.

"Senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki ona: 'Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana kulluk edin!' diye vahyetmiş olmayalım."37 "Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının, diye her topluma bir resul gönderdik. Böylece, onların içinden kendilerine Allah'ın yol gösterdiği de vardır. Sapıklığı hak edenler de vardır. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir bakın!"38

Kur'an ve Peygamber, istikametini kaybeden, tevhid inancından sapan, fıtratın yolundan uzaklaşan ve bu sebeple yolunu şaşırıp zillete, şirkin, ifsadın karanlıklarına sürüklenen insanlığa, insani onurunu tekrar kazandıracak ve insanlığı fıtratın yoluna, tevhidin aydınlığına çıkaracak mesajı, ilk şahidliğini de yaparak, cahiliye toplumuna ulaştırmak amacıyla gönderilmiştir.

Daha sonra da, cahiliye kirlenmesinden arınılması uyarısı ve tevhidi davetin yaygınlaştırılması sonucunda davete icabet edecek olanlarla cahiliye toplumuna alternatif özgün İslami yapının oluşturulması ve bu Kur'an nesli nüvesinin öncülüğünde tüm toplumu tevhidi istikamette dönüştürme mücadelesi verilmesi gerekmektedir.

Yaratılış gayemiz olan "yalnız Allah'a ibadet etmek" emrinin gereği, hayatımızın bütün alanlarını düzenlerken, sadece -hiç kimsenin kendisinden daha güzel hüküm koyması mümkün olmayan- Allah'ın hükümlerini esas almak, her konuda onu belirleyici kılmaktır. Allah bu durumu, başka renklere itibar etmeyerek Allah'ın rengiyle boyanmak olarak da ifade etmektedir. "Allah'ın boyasına (boyanın). Allah'tan daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin)."39

Rabbimizin bu ayetinden anlaşıldığı üzere, bu din, aynı zamanda Allah'ın verdiği bir renktir. Kim Allah'tan daha iyi, daha güzel bir renk verebilir ki? Allah'ın rengini ise, O'nun Kur'an'da vazettiği hükümleri belirlemektedir. Bu hükümlere iman edip gereğince amel eden, onlara tam bir teslimiyetle tabi olan Allah'ın rengiyle boyanmış olmaktadır. Bu hal, sadece Allah'a ibadet ve kulluk yapmak demektir. Kendi rengi ile boyanmamızı emreden ve kendisinden daha güzel rengi vermeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini beyan eden Rabbimiz, aynı hususu bir başka ayette şu şekilde ifade etmektedir;  "Sen de aralarında, Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Onların hevalarına uyma. Dikkat et de Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni uzaklaştırıp fitneye düşürmesinler. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah onları bazı günahları yüzünden belaya çarptırmak istiyor. Zaten insanların birçokları doğru yoldan iyice sapmış bulunuyorlar. Yoksa onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?"40

Bir yanda insanların heva ve zanna dayanarak ürettikleri cahiliye hükmü ve bu hükmün hayata hakim kılınması ile ortaya çıkacak kötü cahiliye rengi, diğer yanda ise hiç kimsenin kendisinden daha güzel hüküm vazetmesi mümkün olmayan Allah'ın hükmü ve bu en güzel hükümlere dayanarak düzenlenecek hayata ve topluma yansıyacak olan Allah'ın güzel rengi. İşte bu akıdevi tercih yapılarak, cahiliyenin hükümlerinden bütün boyutları ve yansımalarıyla ayrışmak ve hayatın bütün alanlarına Allah'ın hükümlerini egemen kılarak Allah'ın rengiyle boyanmak gerekmektedir. Özetle, mü'min şahsiyetlerin omuzlarına yüklenmiş büyük sorumluluk, ilk insan ve ilk peygamberden bu yana süregelen tevhidi geleneğe sahip çıkarak, son peygamberin güzel örnekliğinde Kur'an'ın hükümlerini belirleyici kılarak, onu iman ve amel bütünlüğünde hayata hakim kılmak, böylece insanlığı, fıtratı, ekini ve nesli bozup çürüten cahiliye geleneğinden ayrışmak ve arınmaktır.

Dipnotlar:

1- Yunus, 10/19

2- Bakara Suresi, 2/213;  En'am, 6/159;  Rum, 30/31-32

3- En'am, 6/148; Nahl, 16/35; Zuhruf, 43/20

4- Ahkaf, 46/9

5- Hadid, 57/26-27

6- Al-i İmran Suresi, 3/67

7- Yusuf, 12/37-40

8- Al-i İmran, 3/84-85

9- D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Yeni Şafak Yayını, Sh. 404

10- Mustafa Aydın, Modern Dönemde Gelenek, Din ve İslam, Tezkire Dergisi, S: 40, Sh: 60-63

11- Ramazan Yazçiçek, Modernizm ile Gelenekçilik Arasında İnsan ya da İki Cehennemi Yaşamak, Haksöz Dergisi, S: 182-183, Sh. 42-51; Mustafa Aydın, a.g.m., Tezkire Dergisi, S: 40, Sh. 50-67)

12- Lisânü'l-Arab, "chl" md.; Tâcu'l-Arus, "chl" md. (TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 7, Cahiliye md.)

13- Al-i İmran, 3/154

14- Ahzap, 33/33

15- İbn Hişâm, I, 555-556 (TDV İ. A. Cahiliye md.)

16- Buhari, "İman", 22

17- Zuhruf, 43/20; En'am, 6/148-149; Fetih, 48/26

18- A'raf, 7/28-29

19- Nahl, 16/35-36; Zuhruf, 43/45

20- Ahkaf, 46/22-23

21- Neml, 27/55

22- Zümer, 39/64

23- Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'an, c. 1, Sh. 490

24- Prof. İbrahim Sarmış, "Bir Düşünür Olarak Şehid Seyyid Kutub", Fecr Yay., Sh. 119–120.

25- Hamza Türkmen, Seyyid Kutub Anlaşılabildi mi? Haksöz Dergisi, Ağustos 1995, S: 53, Sh. 9

26- Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Sh. 32-33

27- Müddessir, 74/5

28- Müzzemmil, 73/10

29- A'raf, 7/198-199

30- Ankebut, 29/26

31- El-Müfredat, "chl" md. (TDV İ. A. Cahiliye md.)

32- Hülya Koç, Toplum Değerlendirilmesinde Cahiliye Kavramı, Haksöz Dergisi, S: 46-47, Ocak-Şubat 1995, Sh. 56

33- Hud, 11/45-46

34- Hud, 11/47

35- En'am, 6/35

36- Yusuf, 12/33

37- Enbiya, 21/25

38- Nahl, 16/36

39- Bakara, 2/138

40- Mâide, 5/49-50

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR