1. YAZARLAR

  2. Ali Değirmenci

  3. Dünyevi İhtiyaçlara Dengeli Yaklaşım

Dünyevi İhtiyaçlara Dengeli Yaklaşım

Ağustos 1997A+A-

"Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" (2/Bakara, 201)

Giriş

Müslüman olmak, hayatın her alanını, her boyutunu kuşatan bir bilinçlilik ve sorumluluk halidir.

Tevhidi zindeliği pratize etmenin, imtihan ve ahiret bilincini yaşamlaştırmanın merkezinde de, söylediklerimizle eylediklerimizi tutarlı kılacak bir şekilde, "Allah'ı razı etme" gayret ve cehdinin bulunması gerekmektedir.

İmtihan yerinin kendisi de bir imtihan vesilesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alanda varlığını idame ettirmesi için insanın birtakım ihtiyaçlarının karşılanması gerekliliği tezahür etmektedir. Yeme-içme, beslenme, barınma, giyinme, uyuma, dinlenme, öğrenme, çoğalma, çalışma, korunma gibi ihtiyaç ve olgular, bizatihi insan oluşun ve toplumsal hayatın unsurları olarak tarih boyunca önemli bir yer tutmuşlardır. İhtiyaçların mahiyeti ve sayısı; yaşanan zaman ve zemine, toplumsal ve kültürel şartlara, bilinç ve sorumluluk düzeyine, estetik beğeni ve gelişmişlik anlayışına, mensup olunan inanç ve öğretinin ilke ve hedeflerine, eğitim-öğretim seviyesine, ahlâk ve terbiye telâkkisine göre çeşitlilik, zenginlik ve farklılık gösterebilmektedir. Nitekim bazıları göreceli olsa da ihtiyaçların tabii (zorunlu), kültürel ve lüks ihtiyaçlar gibi kategorilere ayrılması, bu hususla ilgilidir. Müslümanlar için bu bağlamda ehemmiyet arzeden nokta tarih boyunca olduğu gibi, ihtiyaçların tanımlanması, karşılanması (tatmin edilmesi) ve anlamlandırılması hususunda vahyin kılavuzluğuna ulaşmak, sınanma bilinci içerisinde hareket edebilmektir.

Allah Tealâ, çok sayıda âyet-i kerimede vurgulandığı üzere, insanlar için birtakım dünyevi nimet ve imkânlar varetmiş, maddî ve manevî ihtiyaçlarımızın karşılanması amacına matuf helâl rızık, araç, değer, imkân ve birtakım güçleri insanlığın hizmetine sunmuştur. Ancak bunlara bakış ve yaklaşım, kimi zaman sapma, kırılma ve yozlaşmalara neden olabilecek bir mahiyet ve çekicilik kazanabilmektedir. İşte "sınanma" dediğimiz olgunun önemli bir bölümünü de bu alandaki bilinç, tavır ve yaklaşım tarzımız oluşturmaktadır.

Dünya hayatımızda karşımıza çıkan nimet, imkân ve güçlerin, bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarımızı karşılamalarının yanı sıra, insanoğlunu etki altına alma ve cazibe merkezi olma gibi özellikleri ihtiva ettikleri de bir gerçektir. İlkeli yaklaşılıp anlamlandırılamadığında çeşitli olumsuzlukları gündeme getiren bu çekicilik aslında, dünya nimetlerinin, insanın yaratılıştan gelen kimi ihtiyaçlarına cevap verici, onları karşılayıcı olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle 'dünyevî nimetler' bizatihi kötü ve olumsuz değildirler. Onlara yaklaşım ve onları üretme, edinme/kullanma, paylaşma tarzı tahrif ve tahrip olmadıkça kötülüğe, sapmaya yönlendirici bir kabiliyet ve içeriğe sahip değildirler. Bu noktada öne çıkan husus, inanç ve ahlâkî ilkelere bağlılık ile bu alandaki potansiyel insanî özgürlüğün kullanılış şeklidir. Sahip olunan ölçü ve ilkelerdir. Varoluş ve dünyada bulunuşumuzla ilgili olarak sorduğumuz/soracağımız sorulara verdiğimiz/vereceğimiz cevaplarla ilgilidir. Yoksa "araçların "amaç" haline dönüşmesi tehlikesi her alanda mevcuttur ve İslâmi anlamda Yaratıcı'ya hakkıyla kulluk etmekten imtina edenler, yaratılanlara kulluk etme handikabıyla sürekli karşı karşıyadırlar.

Dünya Nimetlerine Yaklaşımda Dengelilik

İnsan yaratılışı gereği birtakım potansiyel güç, kabiliyet ve melekelere sahiptir. Aynı zamanda duygu ve düşünce (geniş anlamıyla düşünülmesi gereken kalp ve akıl) gibi imkânlar da insanoğluna verilen çok büyük ve aslî nimetlerdendir. Bunların kullanılması da büyük bir önem arz etmekte ve sonuçta hesabı gerektirmektedir. Ayrıca peygamberler vasıtasıyla iletilen ilâhi bildirimler de insan hayatının anlamlandırılması ve düzenlenmesine ilişkin hükümleri de içermişlerdir. Bu noktada; "vahiy", "akıl" ve "dünyevî rızık ve imkânlar" gibi nimetlerin uyumlu, ölçülü ve Allah'ın razı olacağı şekilde değerlendirilmesi, insanoğlunun bizatihi imtihan alanına tekabül etmektedir. Başka bir söyleyişle; enfüsî ve âfâkî âyetlere yaklaşımla, beşerî ve tabii ihtiyaçların karşılanışı ve tanzimi, "kendisinde/doğruluğunda şüphe olmayan" vahiyle, Kitab'ın âyetleriyle test edilerek belirginleşmelidir.

Bu durumda, dünyevî ihtiyaçlar hususunda, Allah'a teslim olmuş bir insandan beklenen, dünya nimetinin, süslerinin, beşerî kazanımların cazibesine râm olup, onları bir amaç/yaşayış ve mücadele hedefi haline getirmekten uzak durmaktır. Aksine bunlara, ilâhi ölçüler eşliğinde, yaşayışını idame ettirmek ve kulluk görevini yerine getirmek amacıyla kendisine sunulmuş araçlar olarak değer atfetmektir. Bu noktada ifrat ve tefritlere düşmemektir. Yani dünya nimetlerine karşı tamamıyla olumsuz bir tavır takınmak, onlardan tiksinip uzaklaşmak da doğru değildir. Önemli olan Kur'an'ın getirdiği ölçü ve sınırlamalar eşliğinde hareket edebilmektir.

Allah Tealâ insanlar için helâl kıldığı ziynet ve temiz rızıkların 'haramlaştırılmasını' kınamaktadır:

"De ki: 'Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz azıkları kim haram kılmıştır?' De ki: 'Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır'. Bilen bir topluluk için âyetleri böyle birer birer açıklarız" (7/A'raf, 32).

Kendisine musahhar kılınan bu nimetler karşılığında insanoğlu Allah'a hamdetmeli, Yaratıcı'ya olan şükür ve bağlılığını kuvvetlendirmeli, istiğna, bencillik ve kibirden uzak durmalıdır. Rahman sûresinde bir soru formunda defalarca vurgulanan; "Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?" ifadesinin gerçekliğinde Allah'ın gücü, rahmet ve merhameti sürekli hatırda tutulmalı, rızkın Allah'tan geldiği ve buna nankörlük edilmemesi gerektiği hususu diri ve güncel kılınmalıdır. Bu durumun olumsuz yönüyle ilgili olarak, "bahçe sahipleri" ve "Karun" kıssalara göz önünde bulundurulmalıdır. Gene Kur'an'ın daha ilk inzal olan âyetlerinden itibaren, mal ve evlât çokluğuyla, sahip olduğu dünyevî bazı güç ve imkânlarla böbürlenen, kendini müstağni gören ve böylece insanları sindirip ezen egemen müstekbirlerin Allah tarafından kınandıklarını, azabla tehdit edildiklerini zikretmek gerekmektedir. "Biz refah içinde şımaran nice toplumları/şehirleri helak ettik" (28/Kasas, 58) âyetinin ifade ettiği gerçeklik de bu anlayışa tekabül etmektedir.

Allah Tealâ, Zâriyat sûresi 56. âyette dile getirildiği üzere insanları yalnızca kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır. Bu bakımdan İslâmi yöneliş ve yaşayışımız; bilinçli bir tercih ve sorumluluk esasına dayanmalıdır. Gevşek, ciddiyetsiz ve zaaflarla malul yaklaşımlar, "hevâ ve heves"in egemenliğini getirecek, nefsimizin kötü yanının palazlanmasına sebebiyet verecektir.

"Dinlerini bir oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandık/arıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır" (6/En'am, 70).

Yüce Allah, yarattığı insanlardan, imtihan ve âhiret bilinci içerisinde "dengeli" bir anlayış ve yaklaşıma sahip olmalarını istemektedir. Bu nedenle ölümü ve âhireti unuturcasına dünyaya düşkünlük de, "bir lokma, bir hırka" anlayışı doğrultusunda dünyadan tamamen el etek çekmek de yanlıştır. Aynı şekilde müslümanların ekonomik bağımsızlık adına zamanla kendilerini kaybetmeleri de, tam tersine teknik düşmanlığı yapıp ilkel bir zihin yapısına, mistik yaşayış tarzına yönelmeleri de bu alandaki savrulmalarla ilgili olarak temayüz etmektedir.

"Para Mâbud, Bankalar Mâbed..."

Günümüz itibariyle gerçekten paranın mâbud, bankaların mâbed haline geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Ekonomik anlayış ve işleyişin müthiş bir şekilde kirlenmesi; insanları sürekli maddeye ve menfaate endeksli bir hayat sürme anlayışına sürüklüyor. Bu durum bireysel ve toplumsal alanda hırslı ve tamahkâr olmayı, hevâ ve hevesin eğilimlerine kapılmayı kamçılıyor. Böylece, -amiyane tabiriyle- yemekhane, yatakhane, abdesthane arasındaki bir 'hortum' gibi yaşayan, bunu modern bir hayat telâkkisi haline getiren insanların sayısı artıyor. Bu arada dostluk, dayanışma, paylaşma, yardımlaşma gibi duygular hayatın dışına itiliyor; güvensizlik, ayakta kalabilme endişesi, geçim sıkıntısı, daha ötede ekonomik güce sahip olma anlayışı insan teklerinde bir davranış kalıbı haline gelmeye başlıyor. Bu sapkın anlayış, çoklukla övünme güdüsüyle birlikte, risalet döneminde Tekâsür sûresinde de yankı bulduğu üzere ölüme, mezara girinceye kadar insanı sarıp kuşatan bir tutku haline dönüşebiliyor:

"(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi 'tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi'. Öyle ki (bu), mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü. Hayır ileride bileceksiniz. Yine hayır; ileride bileceksiniz. Hayır; eğer siz kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız, andolsun, o çılgınca yanan ateşi de elbette görecektiniz. Sonra onu, gerçekten yakın gözüyle görmüş olacaksınız. Sonra o gün, nimetten sorguya çekileceksiniz" (102/Tekâsür, 1-8).

Dünyevî ihtiyaçların giderilmesi, ekonomik işleyişe katılım ve dünya hayatının anlamlandırılması noktasında ne yazık ki müslümanların da olumsuz yaklaşım ve tavırlar sergileyebildiklerine şahit olmaktayız. Bu durum kimi zaman vahyin öngördüğü ölçülerin dışına taşarak "dünyaya düşkünlüğü ve ölümden korkmayı" da getirebilmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de insanın bu yönüyle ilgili çok sayıda âyet-i kerime bulunmaktadır. Dünya nimet ve nesnelerine yaklaşım noktasında Yüce Allah insanı birçok âyette uyarmakta ve dengeli olmaya çağırmaktadır:

"Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaldir. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır" (3/Al-i İmran, 14).

Gene şu âyet-i kerime, özlü bir ifade ile, inananlara asıl görev ve sorumluluklarını hatırlatmakta, dünya hayatı noktasında da devrimci bir bilince yönlendirmektedir:

"(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allahı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz': onlar, kalplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı günden korkarlar" (24/Nur, 37).

Yüce Allah, birçok âyet-i kerimede dünya hayatının geçici olduğunu vurgulamakta, insanları yığıp biriktirmekten uzaklaşmaya, kazancı/rızkı paylaşmaya, ezilenlere, zor durumda olanlara yardım etmeye, kökleşenlerin özgürleşmesine katkıda bulunmaya, yetim ve öksüzlere hatta evlenemeyenlere el uzatmaya, Allah yolunda harcamaya davet etmektedir. Aynı doğrultuda faiz, haksız kazanç, gasp ve sömürü yasaklanmaktadır. Mekke'de ilk dönemde inen Maun sûresi bu bakımdan sürekli anlaşılarak okunmalı ve verdiği mesaj hatırdan uzak tutulmamalıdır:

''Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. İşte (şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar. Onlar gösteriş yapmaktadırlar ve 'ufacık bir yardımı da' engellemektedirler" (107/Mâun, 1-7).

Mü'minler; rızkı paylaşan, kazancının en azından bir kısmını Allah'ın dininin hakim olması için harcayan, darlıkta da bollukta da infak eden, egemen kesimlerin, zenginlerin dünyevî kibir ve ihtiraslarına râm olmayan, 'mala olan sevgilerine rağmen' onu ihtiyacı olanlara da ulaştıran, kazançlarını meşrû/helâl yollarla edinmeye çalışan, fakır ve güçsüz diye mü'minleri küçük görüp onlardan uzak durmaktan Allah'a sığınan, namazla zekâtın/intakın arasını ayırmayan, her durumda Rabblerine şükreden kimselerdir. Bunların hepsi Kur'anî düsturlardır. Allah'ın Kitabı aynı zamanda, refah içinde şımarıp tuğyan eden nice insan ve topluluğun yıkımını ibret verici bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Kur'an'da, iman-eylem bütünlüğüne delil ve örnek olacak bir şekilde namazla infakı/zekâtı bir arada zikreden çok sayıda âyet yer almaktadır. Bu durum inancın soyut bir iddia olmadığını, hayatın her alanına bir bilinç olarak yayıldığını da göstermektedir. Nitekim Şuayb (a) kıssası da, ekonomik hayat, dünya nimetlerine yaklaşım, ölçü ve tartıda, kazançta haksızlık, sonuçta şımarma ve azgınlaşma konularında tevhidi bilincin hayatı kuşatarak mesaj sunuşunu bizlere aktarmaktadır. Bu kıssada Medyen'in ileri gelenlerinin namazla ilgili olarak Şuayb'a yönelttikleri soru ve itiraz gerçekten anlamlıdır:

'Dediler ki: 'Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı basındasın" (11/Hud, 87).

Sonuç: Devrimci Bilinç

Tevhidi ve devrimci bilinç; hayatın her alanını kuşatan fikrî ve fiilî bir zindeliği, bir inanç intifadasını, bütünlüklü bir perspektif ve eylemliliğe sahip olmayı gerekli kılmaktadır. Dünya bir sınav alanıdır ve bu alana bir daha dönme imkânı da yoktur. Bu sıcaklık ve teyakkuz hali içinde müslümanların sürekli düşünsel ve amelî bir "arınma" içinde olmaları, güzel örneklikler sunmaya çalışmaları, kendilerini ve çevrelerini dönüştürmeye çabalamaları gerekmektedir. Hakkı ve sabrı tavsiye, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma eylemleri de insanların/müslümanların "hüsran"dan uzak durmaları için vardır. Kendilerini ıslah ve ihya edemeyenler mesajı başkalarına hiç ulaştıramayacaklardır. Nitekim Yüce Allah, "dünya hayatını ve onun süslü-çekiciliğini isteme" noktasında peygamber hanımlarını ve diğer ilk müslümanları da açıkça uyarmış, diğer yandan, onca zenginlik ve şatafata rağmen hidayeti seçen Firavun'un karısının tavrını da mü'minlere örnek olarak göstermiştir.

Müslümanların kimi zaman süslü mazeretler eşliğinde gizledikleri ölüm korkusunu ve dünya sevgisini aşabilmeleri için, öncelikle ''malla imtihan'ı başarmaları bir zorunluluktur. Bu noktada, sahip olduklarımızı Allah yoluna adayabilmek, İbrahim gibi 'kurban edebilmek' çok önemlidir. Yoksa Karun gibi düşünüp-yaşadıkları halde Ebuzer gibi konuşanların sayısı hızla artacaktır. İslâm? mücadeleye fikrî ve fiilî olarak katılma azmi ve sıcaklığı içinde bulunmak, ertelenemez bir zorunluluktur. Aynı zamanda velayetin ekonomik boyutunu müslümanlar arasında pratize edebilmek, İslâmî çalışmalara, İslâmî mücadele öbeklerine mal ve diğer kazanımlarımızla katılabilmek için de daha duyarlı ve sorumlu davranılmalıdır. Biriktirme, yığma, daha fazlasına sahip olma, lüks ve modaya düşkünlük, israf, tüketim çılgınlığı gibi marazlardan hicret edemeyenler, arınma ve dönüştürme zindeliğinden çok uzaklara düşecek ve İslâm'ı, hayatlarında bir garnitür mesabesine indirgeme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. "Ahsen-i takvim" olarak yaratılan insanın "esfel-i sâfilin" konumuna düşmesi de bu alandaki imtihanın kaybedilmesiyle alâkalıdır. Bu hususta vahyin getirdiği ölçüler odağa alınmadığı takdirde, yaşadığımız bu hayat, âhirette, herkesin içinde suratımıza çarpılacaktır!..

"İman edenlerin, Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin 'saygı ve korku ile yumuşaması" zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.

Bilin ki gerçekten Allah, ölümünden sonra yeryüzüne hayat verir. Şüphesiz Biz, umulur ki aklınızı kullanırsınız diye size âyetleri açıkladık.

Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ite sadaka veren kadınlar Ve Allah'a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat artırılır ve kerim olan ecir de onlarındır.

Allah'a ve O'nun Rasülü'ne iman edenler: İşte onlar Rabbleri katında sıddıklar ve şahidlerdir. Onların ecirleri ve nurları vardır İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar da cehennem halkıdır

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir süs. kendi aranızda bir övünme, mal ve çocuklarda bir 'çoğalma tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir" (57/Hadid: 16-20).

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR