1. YAZARLAR

  2. Sezai Arıcıoğlu

  3. Dostluk, Kendi Kendine Konuşmaktır(!)

Sezai Arıcıoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Dostluk, Kendi Kendine Konuşmaktır(!)

Temmuz 2000A+A-

Öğleden sonralarının sıkıntılı, o insana keder yükleyen halinden bir türlü kurtulamıyordum. Üstelik bugüne has bir şey de değildi bu. Yine de o asırlık çınarlarla gölgelenmiş kimsesiz parkın, kimsesiz bir yerine bırakabildim kendimi. Lacivert klasörümü dizlerimin üstüne koyarak kimsesizliğimle, kimsesizliğimizle İlgili bir şeyler yazmak istedim.

Kimsesizlik kime yazılabilirdi, bilmiyordum ama...

Temennilerle geçirilmiş bir hayatımız yoktu. Bilakis her anında bir ifadeyi vurgulayan eylemliliklerimizle doluydu. Her şeyi başarmak değildi gayemiz. Birşeyi, evet sadece bir şeyi başarabilmek içindi tüm vakitlerimiz.

Önce bizler, yani kimsesizler,

Sonra diğer bizler, yani bizi kimsesizliğe mahkum edenler,

En sonra da ne bizlerden, ne diğer bizlerden olup üzerimizde sahiplik iddia edenler...

Çok uzun ve sanki hiç bitmeyesi bir ömür gibiydi; size sarılmanın, gözlerinizin içine bakmanın, dertlerinizi dinlemiş olmanın ve en azından sırtımı dönebilecek kadar güvenilir birileri olduğunuz gerçeğini büyütüp büyütüp layık olduğu yere koyabildiğim zaman...

Hiç de alışılmadık bir nefes alıp vermeydi bizimkisi.

Aslına dönmek isteyenlerin en onurlu, erdemli ve gerçekten olmaya doğru yürüdüklerini -yürüyeceklerini- bildiğimizde başlamıştı herşey. İçinde yaşadığımız şehirler, tüketmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz hayat ve içimizde başkalarına ait ecnebi korkular ile bunca zaman elde etme uğraşımız sonucu kazandıklarımızı kaybetme endişemizden arta kalan hisler Öylesine hırpalıyordu ki bizleri, öylesine darbelerle çaresizliği yaşıyorduk ki, kabuslarımız gündüzlere inerek günlerimizi karartıyordu. Üstelik bürokrasi neden yola gelmiyor diye kahrolduğumuz da yoktu.

İşte bunlar neydi biliyor musunuz?

Bunlar, eşsiz bir dengenin kurulması için harcanan zamanların başlangıcı olan altın zamanlardı.

Dostu, dostluğu abarttıkça abarttığımız zamanlardı.

Bunlar neydi biliyor musunuz?

Bunlar uyumayan, uyumaya da hiç niyeti olmayan zamanlardı. Gönlünün sultanını gece yarılarında pencere önlerinde beklemeye yatırılmış ribasız zamanlardı.

Ve aynı zamanda güç zamanlardı bunlar, güç zamanlar. Gücümüzün arttığı güç zamanlar.

Avucumda adreslerinizin yazılı olduğu kağıdı sımsıkı tutmaktan avucum terliyor. Sanki o küçük kağıdı kaybedersem sizi ve sizinle birlikte kendimi de kaybedeceğim. Unutmamak için adınızı tekrarlıyor dilim.

Bakara, Kasas, Ankebut, İhlas, Fatır... Heceler birbirine karışıyor. Ceketimin rengini yeniden farkediyorum.

Hem kahrolsunlu cümlelerimizi dikmişiz ayağa, hem de emretmişiz bedenimizin her bir hücresine "şahitlik edeceksiniz" diye.

Canım sıkılıyor. Düşünüyorum da onun hiçbir zaman aklı selim ile hareket eden, şu­urlu ve oturaklı birisi olamadığına ilişkin yargılara varıyorum.

Aklım almıyor. Öfkeleniyorum. Gecenin bir vakti dışarı çıkıyorum. Zifiri karanlık. Elli metre ötede bir büfe var. Bir kibrit istiyorum içerdekinden. Öfkem sürüyor. İyi geceler bile demiyorum. Arkamı dönüp gidiyorum. Asfalt hafif ıslak. Gecekondular teslim olmuşlar karanlığa. Duvarlarda kız isimleri, futbol takımları... Doğru dürüst bir pankart bile yok. Öfkemi dindiremiyorum.

İşte böyle. Dünya öylesine kepaze bir yer ki, ne suların tadı var ne de hiç kıskançlık yapmayan güneşin. Bir sahicilik oyunudur gidiyor. Sahtekarlarsa amir kesilmişler başımıza. Sürekli saklıyoruz aslında asalet nöbetlerinin neferi olan yüreğimizi ve kirler oluşuyor özenle baktığımız ellerimizde. Öyleyse neden kepaze olmasın ki bu dünya?

Neden çekilmeyesi olmasın ki?

Yeni yeni taktikler icad ediliyor. Planlar uygulamaya konuluyor. Firavun'a kul oluyor Musa adayları. İktidar aranıyor bunca zulmetin, bunca eziyetin ve gözyaşının dönüp durduğu topraklarda fakat bulunamıyor. İllaki bir arada tutunma inadında aslında köprüden atılanın vereceği görüntüyü yakalama ve ona "deli" deme uğrunda güya savaşılıyor görünülüyor. Kitap okunup kitapsızlarla aynı gemide bulunabilmek için alınterleri heder ediliyor bilet kuyruklarında, Çırağan Palaslarda, rey sandıklarında, öyleyse neden kepaze olmasın ki bu dünya? Neden çekilmeyesi olmasın ki?

Pekala siz, bunca iyicilik ve merhametçilik oynarken ve sizin gibi biri bir daha gelmez diye temiz kalpçilik ve sahte mazeretçilik ilmihallerinde satır satır gezerken ve yine siz her-şeyden biraz alıp hiç birşey olamamanın hiç birşeyliğinde boğulup gitmişken sormadan edemeyeceğim:

Yalnızlık korkunuz mu sizi bir yerlere bağlayan?

Bir mecburiyet hissine dayanan triplerin oluşturduğu davranış bütünleri mi yaptıkları­nız?

Yoksa size biçilmiş rolleri mi oynuyorsunuz?

Zaman zaman da olsa bizi hiç tanıyamadığınızı ve tanıyabilmek için çabalamanız gerektiğini düşünmüyor musunuz?

Hiç sizden fazla birileri olabileceğini, onların boyunu, kilosunu, tenlerinin rengini ve ayrıca yılların telâfisi mümkün olmayan ihanetlerinin yorgunluğunun izleri olabileceğini aklınıza getirmiyor musunuz?

Sevgi de, saygı da lekeli ve bu dünyanın kirli, kural olmuş tuzaklarından uzak ve ayrı olamazlar değil mi? Dostluk tamamen bir plân ve taktikler bütünüdür öyle mi?

Çoğu kez kaybetme korkusunun verdiği ucuz endişeler batırıyor dürüstlük salını, bu samimiyetsizlikler okyanusunda. Boşluğa düşmemek için insanlar delicesine sevdiklerini söyledikleri zamanlar dahi bir yanlarını korumaya alıyorlar. Çok fedakar olduklarının süslü balonları ile süslenmiş hayat kokteyllerinde kadeh kaldırırlarken, adanmışlıkların katledilişlerini kutluyor olabiliyorlar. Ağaç lafta, yaprak lafta, çekirdek lafta bile değil, Kudüs hafızadan silinmiş, Yemeğin tuzu kadar dahi önemi yoktur başörtüsünün. Arslandan kaçan yaban eşeklerinin ahırlarında yaşamak bir onurluluk-tur.

Söylesenize sizin de kelimeleriniz böyle dizilebilirler mi? Harflerinizi hiç böyle bizim gibi sıraya koyabilir misiniz?

Biz ki bu dünyanın çıkarcı mantığına bin-bir güçlükle direnen çocuksuluğumuzla ve size olan hislerimizi en önce kendi kendimize ispatlamak için önce kimselerle paylaşmadığımız kelimelerimizi, sonra da kimsenin cesaret edemeyeceği özgürlüklerimizin tamamını size vermek, sizinle paylaşmak noktasında ne kadar samimi ve içten durduğumuzun salih amellerini çağırdık.

Hatta sizin için çeşit çeşit ölümlerin satıldığı markete girdiğimizde dahi nefsimizi düşünmüş olmak gayretkeşliğinden sıyırdık kendimizi. Orada bile bize yabancı durmak namussuzluğunu koydular önünüze, siz de sevgi beslediniz buna. Teninizin diriliğini yitirdiniz. Sanki çok bilimsel birileriymişsiniz gibi, dostluğun gerçekten coğrafi ve bilimsel tanımları varmış gibi davrandınız. Oysa töreydi tüm yaptığınız ve taptığınız. Yetmiş yıllık kirleri süsleyip hakikat, tevhidi gerçeklen de kirletip masal yaptınız?"

Ezan okunmaya başlayınca ikindi olduğunu anladım. Dizlerim uyuşmuştu. Etraf çoluk çocuk dolmuştu. Önümüz yaz olmasına rağmen ince bir serinliğin kemiklerimi üşüttüğünü anladım. Klasörü kapattım. Kıbleye döndüm. Namazı bitirdiğimde iyice terlediğimi hissettim. Her zaman böyle olmazdı fakat ne olduğunu da anlayamamıştım açıkçası. Çocukların, önünde oynadıkları çeşmeye giderek elimi yüzümü yıkadım. Su soğuktu. Tekrar yerime döndüm. Şöyle geriye doğru yaslandım. Güneş ağaçların arasından gözüme değip değip kaçıyordu.

İnsan olan, çektiği tüm acılar, gözyaşları ve kederler yaşadığı bütün korkularla, o geçmişte kaldığını bildiği, fakat kesinlikle eskimeyecek pırıl pırıl samimiyeti ve masumluğu ile birgün mutlaka kavuşacağını umduğu o ilk özlemleri ile sevmeli. İlk olanı sevmeyen sonu sevebilir mi?

Katlanarak, tahammül ederek, ayıpları örterek, arkadan konuşmayarak ve bunları yaparken eksildiğini -aslında enayi olduğunu- söyleseler de arttıkça artarak sevmeli insan.

Uyanmak yetmiyor ki; uyanıp yatağı terk edebilmektir aslolan.

Erken aşk ölümlerinin yüreğine bıraktığı çaresiz yaralar da olsa adalet ve doğruluk bakımından tastamam olanı sevmeli. Hesapsız sevmeli, tuzaksız sevmeli.

Fakat ne kadar uğraşsak boş değil mi? Hesapsız ve çıkarsız olmayı başaramayız değil mi?

İlla ki varmayı umduğumuz bir makam ve mevkimiz olduğunu zannediyorsunuz değil mi? Sizi tanıyabilmiş miyiz? Biz var olduğumuz müddetçe siz olacaksınız. O kadar da aptal değilmişiz değil mi?

Hem siz de bilirsiniz ya (!) Dostluk, kendi kendine konuşmaktır değil mi?

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR