1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Modern yetimler: İsa Aras olayının farklı bir boyutu
Modern yetimler: İsa Aras olayının farklı bir boyutu

Modern yetimler: İsa Aras olayının farklı bir boyutu

Enis Doko, aile içindeki duygusal erişilemezliğin çocukları modern bir yetimliğe mahkûm ederek onları karanlık ideolojilere açık hale getirdiğini söylüyor.

18 Nisan 2026 Cumartesi 15:04A+A-

 

Enis Doko / Serbestiyet

Modern Yetimler-İsa Aras olayının farklı bir boyutu

Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi gözetip kollayan kimseyle ben cennette şöyle yan yana bulunacağız” — Hz. Muhammed  

15 Nisan günü, İsa Aras Mersinli adlı bir ortaokul öğrencisi, bir okula girip öğretmenini ve arkadaşlarını öldürdü. Hepimiz bu olay karşısında büyük bir tepki verdik. Ama yüzleşmemiz gereken kritik bir soru var: Bu olay nasıl mümkün oldu?

Bu tür olaylar hiçbir zaman bir anda olmaz. Arkasında birikmiş bir hikâye vardır. Yalnızlık, öfke, kopuş. Olanlar kadar olmayanlar da önemlidir. Dolayısıyla bu hikâyelerde görünmeyen eksiklikler de bulunur. Nitekim olay sonrası ortaya çıkan bilgiler; failin kendisini yalnız hissettiğini, sosyal olarak izole yaşadığını ve iç dünyasında ciddi kırılmalar taşıdığını gösteriyor.

İşte bu yazıda bu suçun kendisini değil, bir felsefeci olarak o suçu mümkün kılan zemini anlamaya çalışacağım. Elbette bu sorunun tek bir cevabı yok. Ve benim ilk gün düşünmeden sosyal medyada paylaştığım “mafya kültürünü” yayan medyayı suçlamak gibi basit cevaplar da bu durumu tam olarak açıklayamaz (ne yazık ki düşünmeden yaptığım çıkarımlar genelde zayıf oluyor). Ben işin sadece bir boyutunun üzerinde duracağım. Bu boyut da elbette bütünü kuşatmıyor. Ama kanaatimce ailenin olası rolünü anlamaya yardımcı olacak bir açıdan bakma imkânı sunuyor. İlgilendiğim sor şu: Bir çocuk nasıl yalnız kalabilir ya da yalnızlık içinde büyüyebilir?

Eskiden yetimlik bir kaybın adıydı; anne ya da baba kaybının (evet, öksüz ve yetim ayrımının farkındayım ama ben burada her ikisine de yetim diyeceğim). Bugün ise garip bir çağda yaşıyoruz. Eskiden yetimlik bir “kayıp” iken, bugün artık bir “kopuş”un adı haline geldi. Bazen bir çocuğun hayatında herkes vardır ama yine de kimsesi yoktur. Modern dünyada çocuklar artık sadece anne babalarını kaybederek yetim kalmıyor. Bazen onları yanı başlarındayken, yavaş yavaş kaybederek büyüyorlar. Bu çocuklar aslında “ebeveynli yetimler” olarak yetişiyor. Evler dolu, odalar dolu, programlar dolu… ama kalpler boş. Bir felsefeci gözüyle bakarsak trajedimiz; mekânsal yakınlığın, varoluşsal uzaklığa engel olamamasıdır. Gelin biraz bunun üzerine kafa yoralım.

Yetimlik Tecrübesi

Yetimlik çok zor bir tecrübedir. Anne ya da babasını kaybeden bir çocuğun yaşadığı eksiklik, sadece bir kişinin yokluğu değildir; hayatından koskoca bir deneyim kümesi kopup gider. Modern psikolojinin kurucu yaklaşımlarından biri olan John Bowlby’nin bağlanma kuramı, bu eksikliğin neden bu kadar derin olduğunu açıklar. Bowlby’ye göre çocuk için ebeveyn, yalnızca bakım veren biri değil, aynı zamanda bir “güvenli üs”tür (secure base). Çocuk duygularını onunla düzenler, kendini onun gözünde tanır, dünyayı onun varlığı üzerinden güvenli ya da tehditkâr olarak kodlar. Bu yüzden yetimlik deneyimi, bireyin kendi benliğine ve çevresine bakışını kökten değiştirebilir.

Burada bir not düşmem önemli. Amacım kesinlikle yetimleri damgalamak değil. Ben de babasız büyüyen bir yetimdim; bu deneyim bana yabancı değil.

Yetimlik deneyimi, yukarıda saydığım faktörlerden dolayı güvensiz bağlanmaya neden olabilir. Bowlby’nin Bağlanma Kuramı çerçevesinde, ebeveynin yokluğu çocuğun dünyayı tehlikeli ve öngörülemez bir yer olarak kodlamasına yol açar. Bu durum yetişkinlikte aşırı kıskançlık, bağlılık korkusu veya patolojik düzeyde onay arayışı olarak tezahür edebilir. Kişi terk edilmekten yoğun bir şekilde korkabilir; ebeveyn yokluğundan ötürü kendini suçlarsa, derin bir değersizlik hissine kapılabilir.

Yetimlik deneyiminin konumuzla ilgili bir başka boyutu daha var. Ebeveyn, çocuğun içsel fırtınalarını dindiren bir “dış işlemci” gibidir. Bu işlemci yoksa çocuk öfke, korku ve keder gibi yoğun duygular altında ezilebilir. Bu da ileride depresyon veya dürtüsel şiddet eylemlerine zemin hazırlar.

Daha da önemlisi, yetimlik deneyimi kişiyi varoluşsal boyutta etkiler. Ebeveyn, çocuğun dünyadaki ilk “mana rehberi” ve anlamın kaynağıdır. Bu kaynak kuruduğunda çocuk; “Neden varım?” ve “Hayatımın amacı ne?” gibi varoluşsal sorulara cevap bulamaz. Bu boşluk, Aras örneğinde gördüğümüz gibi, dışarıdan gelen radikal ve karanlık ideolojilerle (mesela Incel kültürü) hızla dolabilir. Kalp anlam isteyen bir kaptır. Boşsa, hiç beklemediğiniz zehirli sular orayı doldurabilir.

Burada yazdıklarım size tuhaf gelebilir. “Aras’ın yetimlikle ne alakası var?” diyebilirsiniz. Belki de fiziksel bir yetimliği yoktu. Ancak bu saydığım etkiler, sadece ebeveynin fiziksel yokluğundan doğmaz. Bağlanma kuramının da işaret ettiği gibi asıl belirleyici olan şey fiziksel varlık değil, duygusal erişilebilirliktir. Yani bir ebeveynin hayatta olması, çocuğun psikolojik olarak sahiplenildiği anlamına gelmeyebilir. Hatta fiziksel olarak mevcut ama kalpte olmayan bir ebeveynin yarattığı yetimlik deneyimi çok daha derin ve kalıcı olabilir. Zira bir çocuk için en büyük yalnızlık kimsenin olmaması değil, birilerinin olup aslında orada olmamasıdır. İşte bu noktada “modern yetimlikler” başlar.

Tam da bu yüzden çağımızın bu ağır sorunuyla, modern yeni nesil yetimlerle yüzleşmemiz gerekiyor.

Yeni Nesil Modern Yetimler

Modern toplum, ebeveynin fiziksel kaybı dışında çocukları yetim bırakan yeni yöntemler icat etmiştir. Bu bölümde bunlardan birkaçını fark etmeye çalışalım. Elbette listenin başında dijital yetimlik var. Bu grupta ebeveyn ile çocuk arasına ölüm girmez belki ama dijital dünya girer. Dijital yetimlik; ebeveynlerin çocuklarıyla aynı fiziksel ortamda bulunmalarına rağmen; akıllı telefon, tablet veya bilgisayar gibi cihazlarla aşırı meşguliyetleri nedeniyle çocuklarıyla kurmaları gereken duygusal bağı koparmalarıdır. Ebeveynin zihinsel ve duygusal olarak “başka bir yerde” olması, çocuğun kendini ihmal edilmiş ve yalnız hissetmesine yol açar. Çocukla oynamak yerine telefonla oynarız; çocuğu dinlemek yerine YouTube’da yayın dinleriz.

Sorun aslında ilk bakışta görünenden de derindir. Çocuklar, gelişim süreçlerinde “aynalama” (mirroring) denilen, ebeveynin yüz ifadesinden ve tepkilerinden kendi duygularını anlamlandırma sürecine ihtiyaç duyarlar. Dijital ekranlara kilitlenen bir ebeveyn, bu aynalamayı gerçekleştiremez.

Bir buçuk yaşındaki oğlum ne zaman telefonumu bir yerde görse alıp getirip bana veriyor. Telefonla beni o kadar özdeşleştirmiş durumda ki… Bunu ilk başlarda oğlumun ne kadar akıllı olduğunun bir göstergesi olarak yorumluyordum. Oysa bu benim ne kadar büyük bir idraksizlik içinde olduğumun göstergesiydi (zira bilgisizlik kadar bilinçsizlik de bir tür gaflettir). Aslında utanmam gereken bir durum. Farkında olmazsam oğlumu dijital bir yetime dönüştürebilirim.

İkinci bir tür, duygusal yetimliktir. Bazı ebeveynler fiziksel olarak vardır ama çocuğun iç dünyasına girmezler. Çocukla empati kurulmaz, duygulara alan açılmaz. Çocuğun deneyimini anlayıp orada olmak yerine, ona “düzeltilecek bir nesne” muamelesi yapılır. Narsisistik ebeveynlik, ağır depresyon veya ebeveynin kendi çocukluk travmaları bu davranışın nedenleri olabilir. Tabii iş ya da ekonomik stres de önemli bir etkendir. Elbette bu yetimlik türü yeni değildir ancak çağımızda çok daha güçlüdür. Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, eskiden insanlar çekirdek aileye hapsolmadıkları için duygusal ihtiyaçları karşılayacak başka figürler devreye girebilirdi. Benim babam yoktu ama dedem vardı. Dedem arif kişiliğiyle babamın yerini almış; her ihtiyacım olduğunda orada olmuş; birey olmayı, bahçede çalışmayı, hayvanlara bakmayı, ibadet etmeyi ve acıyla yüzleşmeyi bana o öğretmişti. İkincisi, o zamanlar hayatın stresi bugünkünden çok daha azdı.

Çağımızın özellikle orta ve üst kesiminde etkili olan fonksiyonel yetimliği de unutmamak gerekir. Genellikle kariyer odaklı, yoğun çalışma temposuna sahip ailelerde görülür. Ebeveynler çocuklarına çok iyi bir maddi hayat sunarlar ancak zamanlarının %90’ını işe ayırdıkları için çocuğun hayatında gerçek manada var olamazlar. Eğitimler, kurslar, aktiviteler organize edilir ama ilişki giderek bir “lojistik yönetimine” dönüşür. Çocuk ailesini sadece uyumadan önce veya sabahları sınırlı bir sürede görür. Bu kopukluk nedeniyle çocuk ile ailesi arasında bir ünsiyet ilişkisi kurulamaz.

Bir çocuk sadece ailesine de değil, bir hikâyeye ait olmak ister. Nereden geldiğini, kendini hangi büyük anlatının içinde konumlandıracağını bilmek ister. Modern toplum kariyere ve eğitime odaklanıyor. Ancak bunların hiçbiri bahsettiğim hikâyeyi kurgulayamaz. Aidiyetsiz kalan çocuğun ise zararlı bir aidiyeti veya kültürü benimsemesi her zaman mümkündür. Hele internet çağında bu çok olasıdır. Buna kültürel yetimlik diyebiliriz.

Belki de en derin ama en az konuşulan tür, manevi yetimliktir. İnsan sadece ilişki değil, aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Hayatın nedenine, acının anlamına ve varoluşun yönüne dair sorular sorar. Eğer bir çocuk bu soruların cevaplarını çevresinden alamazsa iç dünyasında büyük bir boşluk oluşur. Dedemin bana verdiği en büyük güç; balık tutarken ya da tarlada beraber çalışırken beni anlamlı bir hikâyenin içine yerleştirmesiydi. Kariyer merkezli bir eğitim tek başına bu anlamı sağlayamaz. Aile de bunu sağlamazsa ne olacak? Manevi rehberlikten mahrum kalan çocuklar nihilist olabilir, hayatın bir anlamı olmadığını düşünerek derin bir yalnızlığa veya intihara sürüklenebilirler. Dedim ya, kalp boşlukla yaşayamaz; siz orayı ünsiyetle doldurmazsanız, dışarıdaki karanlık yapılar doldurur.

Kendi adıma konuşacak olursam; dedem kalbime öyle manevi tohumlar attı ki, bir daha kendimi etrafımda hiç insan olmasa dahi yalnız hissetmedim. Çünkü Allah’la ünsiyet ilişkisi kurmayı ondan öğrenmiştim.

Dedem nasıl bakardı?

Dedem Bowlby okumamıştı, bağlanma kuramlarını bilmezdi. Ama bir arif olarak aslında modern tabirlere sahip olmadan da bu ruh hallerini tanıyordu. Bunları sadece biliyor değil, daha da önemlisi bizzat yaşıyordu.

Birincisi, insanın sadece biyolojik değil, kalbi bir varlık olduğunu söylerdi. Kalp derken sadece sığ bir duygusallığı anlamayın. İnsanın sevgi, dikkat, huzur, idrak ve Allah’a yöneliş ihtiyacı var derdi. Bu yüzden bir çocuğun temel ihtiyacı sadece beslenmek, giyinmek ya da okutulmak değildir. Kariyer de değildir. Bunlar önemli elbette ama yetmez. İnsan; sevgi, şefkat, huzur ve sahici ilgiyle muhatap olmak ister. Benim “modern yetimler” dediğim şeye dedem, “kalpsiz ortamda büyüyen gençler” diyecektir.

İkincisi, dedem üns üzerinde çok dururdu. Üns veya ünsiyet; sözlük anlamı itibarıyla alışmak, ısınmak, yakınlık duymak ve dostluk kurmak demektir. Yabancılığın ve ürkekliğin tersidir. Bir görüşe göre “insan” kelimesinin kökeni de bu “üns” kavramıdır. Yani insan demek; başkalarıyla ve Rabbiyle ünsiyet kuran varlık demektir.

Üns tasavvufta; kulun Allah ile olan ilişkisinde korku ve çekingenlik perdesini aşarak, O’nun huzurunda derin bir güven, huzur ve manevi bir neşe bulmasıdır. Elbette bunu öğrendiğimiz ilk laboratuvar ailemizdir. O yüzden dedem için ünsiyet olmazsa olmaz bir öneme sahipti ve bunu kurmak için sahici bir çaba harcardı. İlginçtir ki bu kavram Bowlby’da da karşımıza çıkar; onun kullandığı tabir “güvenli üs”tür (secure base).

Dedemin en önemli farkındalığı ise niçin çalıştığımızı bilmesiydi. Çalışma, para, makam; hepsi birer araçtır, amaç değil. Ne için araçtırlar? Rızık için; ailemize ve kendimize bakmak için. Çalışırız ki ailemizle daha verimli ve kaliteli zaman geçirebilelim; boş zamanımızı onlara etkin bir şekilde verebilelim. Başarı, statü veya birikim hiçbir zaman merhamet ve huzurun önüne geçmemeli. “Dünyanın kulu” olmamak, rızık için çalışmak esastır. Yanlış anlaşılmasın; dedem hep çok çalıştı ama her zaman bana zaman ayırdı. Benim için çalıştı. Ben ona emanettim; işinin asli bir parçası da bendim zaten.

Dördüncüsü, dedem kalbime manevi tohumlar ekmeye özen gösterdi. Dedem nihilizmi bilmezdi ama “İnsan sadece ekmekle, hatta sadece sevgiyle değil, mana ile de yaşar” derdi. Mana eksikse “kalp kurur” derdi. Önemli bir hakikati başka bir pakette de olsa biliyordu. O yüzden ninem, “Torunumu (Enis’i) besledim mi?” diye durup sorarken; dedem, “Ona mana aktardım mı?” diye sorardı.

Beşincisi, dedem talimat vermenin ya da emir yağdırmanın ebeveynlik olmadığını biliyordu. Burada kullandığı kritik kavram sohbet idi. Torunla sohbet etmek… Ama o sohbetin sadece konuşmaktan fazlası olduğunu biliyor, kelimenin gerçek manasına sahip çıkıyordu. Onun için sohbet; birlikte olmak, dinlemek ve eşlik etmekti. Şefkate özel bir yer verirdi çünkü çocuk bakmak bir “iş” değil, bir “rahmet” idi.

Sorun nerede?

Peki, bütün bunları niçin anlattım? Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz sorun sadece bireysel hataların toplamı değil; aynı zamanda derin bir kültür sorunudur. Modern toplum çocukları korumak ve yetiştirmek için her geçen gün daha fazla sistem kuruyor. Daha fazla kural, daha fazla denetim, daha fazla eğitim programı… Ama bütün bu çabanın içinde fark etmediğimiz köklü bir yanlış var: Biz, insanı teknik bir problem gibi çözmeye çalışıyoruz.

Bugün bir sorunla karşılaştığımızda ilk refleksimiz bürokratik çözümler sunmak oluyor. “Daha fazla psikolog atayalım, daha çok rehberlik sistemi kuralım, yeni dersler ekleyelim, güvenlik önlemlerini artıralım” diyoruz. Elbette bunlar gereksiz değil. Ancak yeterli de değil. Bunların çoğu, aslında nedenleri çözmekten ziyade sonuçları düzenleme çabasıdır.

Alasdair MacIntyre’ın meşhur Yönetimcilik (Managerialism) ve bürokrasi eleştirisinde dikkat çektiği gibi; modern dünya, insan ilişkilerini giderek yönetilebilir süreçlere indirgeme eğilimindedir. Ebeveynlik, öğretmenlik, hatta insan ilişkilerinin kendisi bile bir tür “yönetim faaliyeti”ne dönüşüyor. Peki, bürokrasi ünsiyetin yerini alabilir mi? MacIntyre burada çok net bir cevap verir: Hayır. Çünkü bürokrasi, ilişkisel olanı işlevsele indirger. Oysa öğretmen bir “eğitim çıktı birimi”, ebeveyn bir “performans yöneticisi”, çocuk ise bir “gelişim projesi” değildir.

İnsan yönetilecek bir varlık değil, ilişki içinde olgunlaşacak bir varlıktır. Bürokrasi çocukları kayda geçirebilir, eğitim sistemi onları sınavlara hazırlayabilir, güvenlik önlemleri onları koruyabilir; ama hiçbiri onlara “orada olan biri”ni veremez. Hiçbir yönetmelik bir çocuğa ünsiyet, hiçbir prosedür bir çocuğa merhamet sağlayamaz. Hiçbir sistem bir çocuğun kalbindeki boşluğu dolduramaz. Ve belki de asıl mesele tam burada. Biz çocukları korumaya çalışıyoruz ama onları gerçekten büyüten şeyi, yani “ilişkiyi” aynı ciddiyetle korumuyoruz.

Bazı dostlar çareyi “maneviyat” veya “din” olarak görüyor. Bir Müslüman olarak buna katılırım. Ama maneviyat vermek ne demek? Daha çok din dersi koymak mı? Daha çok sure ezberletmek mi? Daha geleneksel üniformalar mı? Burada da maalesef bürokratik çözümlerden medet umuyoruz.

Oysa bu toprakların kadim sufi geleneği bilir ki; maneviyat aktarılan bir bilgi değil, yaşanan bir ilişkidir. Ezberletilen bir metin değil, paylaşılan bir “hal”dir. Bir çocuğa Allah’ı anlatabilirsiniz; ama onu Allah’la tanıştıramazsanız, o bilgi kalpte karşılık bulmaz. Sufiler tam da buna üns derler. İnsanın hem insanla hem Rabbiyle kurduğu o sıcak, güvenli ve sahici yakınlık… Bu yakınlık ne dersle verilir ne de yönetmelikle. Ancak yaşanarak öğrenilir. Bir çocuk disiplinden, bilgiden ya da imkândan önce “eşlik edilmeyi” ister. Çünkü insan, kendisiyle kalan biri sayesinde kendisiyle kalmayı öğrenir.

Bürokrasi olsa olsa, insanlara sahici ilişkiler kuracak ortam ve zamanın nasıl oluşturulabileceğine dair kafa yorabilir. Çünkü bürokrasi çocukları kayda geçirir; ünsiyet ise onları hayata bağlar.

Ninem, “Torunuma mama verdin mi?” diye telaşlanırken; dedem başka bir ufka bakardı. Belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken o asıl soru şudur:

“Bugün çocuğuma mana aktardım mı?”

HABERE YORUM KAT