
İsrail'in Lübnan'daki terör kampanyası psikopatça bir boyut daha kazanıyor
Ateşkese uymayan İsrail, Lübnanlı sivillere halı bombardımanı düzenliyor; yıkım arayışı ise ufukta bir son görünmeden devam ediyor.
Belen Fernandez’in MEE’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
8 Nisan'da İsrail ordusu, Lübnan'a karşı “Sonsuz Karanlık Operasyonu” adını taşıyan psikopatça bir operasyon başlattı ve sonuçlar tahmin edilebileceği üzere dehşet verici oldu. Sadece 10 dakika içinde İsrail, ülke genelinde 100'den fazla hedefi vurdu; bu saldırılarda 300'den fazla kişi hayatını kaybetti, en az 1.150 kişi yaralandı.
Bu katliam, ABD ve İsrail'in İran'a karşı başlattığı beş haftalık yıkıcı savaşın ardından, görünüşte yürürlüğe girmiş olan bölgesel ateşkesin ortasında gerçekleşti.
Elbette İsrail ateşkeslere pek sıcak bakmaz; özellikle de Lübnan söz konusu olduğunda. Kasım 2024'te İsrail ile Lübnan arasında ilan edilen sözde ateşkesin ardından geçen sadece yedi ay içinde İsrail, Lübnan'ın güneyindeki toprakları işgal etmeye devam etmekle kalmadı, aynı zamanda ülkeye düzenli hava saldırıları düzenleyerek en az 250 kişiyi öldürdü. Ve işler o andan itibaren daha da kötüye gitti.
16 Nisan'da, bu kez 10 gün süreli bir başka İsrail-Lübnan ateşkesinin ilan edilmesinden bu yana, İsrailliler - her zamanki gibi - güneyde çeşitli Lübnan köylerini bombalayarak ateşkesi ihlal etmekte hiç vakit kaybetmediler.
Geçen hafta sergilediği şeytani tavırla İsrail, her zamanki yönteminden saparak, yıkımı belirli mezhepsel coğrafyalara, yani indirgemeci ABD-İsrail sözlüğünde “Hizbullah kaleleri” olarak insanlıktan çıkarılan! Şii çoğunluklu bölgelere sınırlamak yerine, Lübnan'ı halı bombardımanına tuttu.
Beyrut Amerikan Üniversitesi'nden çok uzak olmayan bir apartmanda yaşayan Lübnanlı-Filistinli bir arkadaşımın durumunu ele alalım. İsrail'in olağan vahşet dönemlerinde, mahallesinin demografik yapısı nedeniyle burayı saldırıların dışında tutardı.
Ancak “Kara Çarşamba” günü, bina “Sonsuz Karanlık”ın hedefi haline geldi; haberlere göre bu saldırıda bir çocuk ve aralarında Sri Lankalı bir hizmetçi de bulunan beş kadın hayatını kaybetti.
Arkadaşımın anlattığına göre, kurbanlar 2024’teki İsrail saldırısı nedeniyle Güney Lübnan’daki evlerinden kaçarak bu binaya yerleşmişlerdi.
İsrail, Lübnan’da mezhepsel çatışmaları körükleme ve Lübnanlı toplulukları terörize ederek İsraili terörden kaçan Şii mültecileri sınır dışı ettirme hedefini hiç gizlememiştir; arkadaşımın binasına yapılan saldırı da bu stratejiyle oldukça uyumlu görünüyor.
Lübnan'daki İsrail terörünün yeni bir şey olduğu söylenemez.
İsrail'in 1978'de kuzey komşusuna yaptığı işgali hatırlayın; bu işgal, çok daha az dramatik bir isim olan Litani Operasyonu adını taşıyordu, ancak sadece birkaç gün içinde 1.000'den fazla kişinin ölümüne yol açtı ve ülkenin güney kesiminde 22 yıl süren barbarca bir işgali başlattı.
Ardından 1982'deki işgal geldi; bu işgalde on binlerce Lübnanlı ve Filistinli öldü ve Hizbullah ortaya çıktı; Hizbullah'ın İsrail'e karşı direnişi hemen “terörizm” olarak damgalandı ve İsrail'in Lübnan'ı sonsuza dek terörize etmesini meşrulaştırmaya hizmet etti.
“Karanlığın” önsözü
Filistinli akademisyen ve merhum Edward Said’in kız kardeşi olan Jean Said Makdisi, Lübnan iç savaşı anılarını anlattığı ‘Beirut Fragments’ adlı kitabında, 12 Ağustos 1982’de o gün resmi olarak yürürlüğe girmiş olan ateşkesin varlığına rağmen İsrail’in Beyrut’a sürdürdüğü bombardımanı şöyle anlatıyor: “Sanki İsrailliler şiddetli bir nefretin doruk noktasına ulaşmışlardı; her canlıyı yok etmek, hiçbir şeyi ayakta bırakmamak, şehri yerle bir etmek için deli gibi, yıkıcı bir öldürme dürtüsü içindeydiler.”
Belki de bu, “Sonsuz Karanlık”ın bir önsözüydü.
Delice öfke nöbetlerinin listesi uzayıp gidiyor. 1996'da İsrail'in, Kana köyündeki Birleşmiş Milletler kampında sığınan 106 sivili katlettiği olay vardı - bu olay, 2006'da İsrail'in aynı köyde sivilleri katlettiği olayla karıştırılmamalıdır.
Bu son olay, o yılın Temmuz ve Ağustos aylarında, tahmini 1.200 kişinin hayatını kaybettiği İsrail'in 34 günlük savaşı sırasında meydana geldi. Beyrut havaalanını, önemli köprüleri ve otoyolları bombalamanın yanı sıra, İsrail ordusu çılgınlığının çoğunu “Hizbullah kaleleri”ne yöneltti, Güney Lübnan'daki birçok köyü yerle bir etti ve Beyrut'un güneyindeki Dahiyeh mahallesini devasa bir krater manzarasına dönüştürdü.
Bu manzarayı düşünürken, Lübnanlı romancı Elias Khoury, İsrail'in yok etme kapasitesine karşı Said Makdisi'nin endişeli hayranlığını yineledi: “Bu bir yıkım. Daha önce hiç görmediğiniz türden saf bir yıkım... Ufka kadar uzanan, gökyüzüne meydan okuyan harabeler. Yıldızlar titriyor, insanların gözleri de öyle. Her şey titriyor ve parıldıyor, her şey askıda.”
Savaşın bitmesinden bir ay sonra, bir kadın arkadaşımla birlikte Türkiye’den otostopla Suriye üzerinden Lübnan’a gittik; orada aylarca enkazların arasında dolaştık.
Lübnan'ın sıcak misafirperverlik geleneğine uygun olarak, sürekli olarak arabaya bindirildik, gezdirildik, insanların evlerine götürülüp anneleri tarafından beslendik, geceyi orada geçirdik ve her türlü hediyeyle şımartıldık - aralarında Hizbullah logosu bulunan dev bir duvar saati de vardı ki, bu saat Türkiye'ye otostopla dönerken ilginç bir aksesuar oldu.
Yirmi yıl sonra Lübnan, bir kez daha İsrail'in tam bir yıkım arayışının merhametine kalmış durumda; bu kez İsrail, geçen Ekim ayında arabuluculukla sağlandığı iddia edilen ateşkesin ardından katliamın hızla devam ettiği Gazze Şeridi'ndeki soykırımcı eylemlerinden cesaret almış durumda.
Son zamanlarda yaşanan şiddetli nefret patlamasının ardından, İsrail'in başka hangi terör hilelerini sakladığını göreceğiz. Sonuçta, yakında bitirmeyi planlıyorsanız, bir operasyona “Sonsuz Karanlık” adını vermezsiniz.
Bütün bunlara, İsrail’in – göreli “barış” dönemlerinde bile – savaş uçakları ve insansız hava araçlarını Lübnan hava sahasını ihlal etmek için kullanma konusundaki bitmek bilmeyen alışkanlığını ve halkı sindirmek amacıyla Lübnan semalarında düzenli olarak ses patlamaları yaratmasını da ekleyin.
Şu anda, enkaz altında hâlâ sayısız kayıp varken, bir milyondan fazla insan yerinden edilmiş durumda ve Güney Lübnan’da toprak gaspı yaşanırken, gelecek gerçekten de karanlık görünüyor.
* Belen Fernandez, Al Jazeera’da köşe yazarıdır ve en son “The Darien Gap: Bir Muhabirin Amerika Kıtalarının Ölümcül Kavşağında Yaptığı Yolculuk” (Rutgers University Press, 2025) adlı kitabın yazarıdır.






HABERE YORUM KAT