1. HABERLER

  2. KÜLTÜR SANAT

  3. Modern psikolojinin rüyalar hakkındaki kabulleri ne kadar doğru?
Modern psikolojinin rüyalar hakkındaki kabulleri ne kadar doğru?

Modern psikolojinin rüyalar hakkındaki kabulleri ne kadar doğru?

Hayrettin Kara rüyaların yaşantımızın bir parçası olduğunu söylerken bilinçdışı-bilinçaltı vb. tanımlamaların ufkumuzu daralttığına dikkat çekiyor.

29 Eylül 2022 Perşembe 17:15A+A-

Prof. Dr. Hayrettin Kara - Beytullah Çakır / Lacivert Dergi

Rüya, kendinden kendine giden bir yoldur

Rüyaların genel itibariyle bilinçdışından kaynaklandığı ve örtük semboller vasıtasıyla bize birtakım mesajlar verdiği genel kabuller arasındadır. Peki, işin aslı gerçekten de böyle midir? Rüyaların özü ve kökeni, söylendiği gibi salt bilinçdışı dünyasına mı aittir? Uzun yıllardır rüya meselesi üzerine çalışan ve rüya terapisi konusunda alternatif bir paradigma oluşturan Prof. Dr. Hayrettin Kara, kendisiyle yaptığımız söyleşide; işin aslında pek de öyle olmadığını, sanıldığının aksine rüyanın da kendi içinde bir bilinçlilik ve yaşam hali olduğunu ısrarla vurguluyor.

645x344-ruya-kendinden-kendine-giden-bir-yoldur-1518769931542.jpg

Rüyaların bir anlamı var mıdır ve kökeni nereye dayanır sorusuyla başlayalım isterseniz.

Bu soru, hayatın bir anlamı var mıdır ve kökeni nedir sorusuyla fazlasıyla benzer aslında. Zira ben, rüyaların da tıpkı hayat dediğimiz şey gibi bir yaşantı olduğunu düşünüyorum. Merkezinde kendimiz olan, benliğimiz olan bir yaşantı. Bu söylediklerimle sorunuza net bir cevap vermediğimin farkındayım ama meseleyi farklı bir pencereden değerlendirmek istiyorum. Rüyaların anlamı ve kökenini sorgulayan herkesin hayatın anlamı ve kökeni nedir sorularının da peşine düşmesi gerekiyor zira bunlar birbirinden pek de ayrı arayışlar değil aslında.

 

Rüyanın da bir yaşantı olduğunu söylüyorsunuz. Kastettiğiniz nedir tam olarak?

Yaşantı dediğimiz kendimizin, benliğimizin algıları, düşünceleri hissedişleri, yönelimleri, davranışları değil midir? Biçim ve form olarak farklılıkları olsa da rüyalar da uyanıklık gibi kendimizin yaşantılarıdır ama bizler rüyalara bir yaşantı gibi değil de şifreli bir metin gibi bakma eğilimindeyizdir. Burada ne söylediğimi anlatabilmek için rüyalara dair kabul edilen genel görüşlerden kısaca bahsetmem gerekecek. Bildiğiniz üzere rüyaların anlamının ne olduğuna ilişkin geleneksel bir görüş vardır bütün kültürlerde. "Geleneksel yorumlayıcı yaklaşım" olarak kategorize edebileceğimiz bu anlayışın izlerine, ilk olarak Gılgamış Destanı'nda rastlıyoruz. Gılgamış Destanı, insanoğlunun bilinen ilk yazılı destanı olmasının yanında içinde pek çok rüyanın anlatıldığı, yorumlandığı çok ilginç bir metindir. Bu destandaki rüya kavrayışının özü şudur: Rüyalar kişisel bilincin ötesinden, başka bir âlemden bilgiler taşır ama bu bilgiler bir sembolizmle örtülmüştür. Bu bilgiye ulaşmak için bu sembolizmin yorumlanması gerekir.

Bir de 20'nci yüzyılın başlarında şekillenmeye başlayan modern psikolojinin rüya yaklaşımı vardır. Farklılıklar içermekle beraber çok genel anlamda modern psikoloji rüyaları bilinçdışının sembolik dışavurumları olarak görür. Aslında modern psikolojinin rüya anlayışı, ilk izlerine Gılgamış Destanı'nda rastladığımız geleneksel görüşün bir devamı niteliğindedir. Geleneksel görüşteki öte âlem fikrinin yerini burada bilinçdışı kavramı almıştır sadece. Her iki görüşte de rüyalara bireysel öznel yaşantılar olarak değil sembolik metinler gibi yaklaşılır.

 

Yapı aynı yani.

Evet, yapı aynı. Sembolizmin içeriğine dair söylenen şeyler farklı olsa da temel çerçeve aynı. Dolayısıyla Freud ile meşhur olan modern psikolojinin rüya görüşünde yöntemsel olarak yeni bir şey olmadığını söyleyebiliriz.

 

Yeni olarak kabul edebileceğimiz bir anlayış yok mu hiç?

Nörobilimin (sinirbilim) rüya yaklaşımını bir yenilik olarak kabul edebiliriz. Bu yaklaşım, diğer iki görüşten farklı olarak rüyaların biçimsel ve niceliksel yönleriyle ilgilenir. Anlam sorusu bilimin sorusu değildir. Daha önce bahsettiğim iki yaklaşım rüyaların anlamı nedir diye sorarken nörobilimsel yaklaşım; "Rüyaların bir işlevi var mıdır, varsa nedir" diye sorar. Rüyanın kökeni konusunda ise, rüyayı oluşturan sinir ağlarının neler olduğunu bulmaya çalışır. Örneğin güncel nörobilimsel yaklaşım rüyaların beyin sapındaki bazı kolinerjik nöronların ateşlenmesiyle başladığını söyler ama bu yaklaşımda anlam sorusunun bir karşılığı yoktur.

 

Peki, sizce rüyaların anlamı nedir?

Rüyalar bana göre, genel bir anlama sahip olmaktan ziyade rüyayı görenin kendi öznelliği içinde bir anlama sahiptirler. Konuşmanın başında da belirttiğim gibi bu, hayatın anlamı meselesiyle çok benzer bir mahiyettedir. Nasıl ki hayatın anlamı; "sizin için ne ise odur", aynı durum rüya söz konusu olduğunda da geçerlidir.

 

Öznellik diye vurguladığınız nedir tam olarak? Mesela aynı rüyayı ikimiz de gördük diyelim fakat gördüğümüz aynı rüyanın bizdeki çağrışımları farklı olabilir. Kastetmek istediğiniz böyle bir şey mi?

Aynı rüyayı ikimizin de görmesinin hiçbir biçimde mümkün olmadığını belirtmem gerekiyor.

 

Neden?

Çünkü bizim sizinle aynı rüyayı görmemiz sadece biçimsel anlamda mümkün fakat yaşantı olarak mümkün değil. Bakın şimdi kahve içiyoruz mesela, görünüşte aynı kahveyi içiyoruz ama "kahve içme deneyimi" ikimiz için çok farklı. Kahvenin sizde ve bende yarattığı öznellik tamamıyla farklı çünkü. Tıpkı bu kahve örneğinde olduğu gibi benzer rüyalar görsek bile bu rüyaların hakikati kendi öznelliklerimiz içinde gizli.

 

Rüyanın yaşantı olma meselesini biraz daha deşmek istiyorum açıkçası. Ne anlamalıyız biz buradan?

Tabii, deşelim. Bakın şu anda sizinle bir sohbet halindeyiz, peki bu durum sizin için bir yaşantıdır desem bana itiraz edebilir misiniz?

 

Hayır.

Aslında bizim yaşantı olarak nitelediğimiz bu durum, pekâlâ bir rüya da olabilir. Biz rüyaları her zaman kapalı, metaforik, sembolik ve anlaşılması zor bir metin olarak düşünüyoruz. Hâlbuki rüyanın da tıpkı uyanık olduğumuzda tanımlamakta hiç zorlanmadığımız bir yaşantı gibi olduğunu anlayabilirsek, meselenin bu zor kısmından da kurtarırız kendimizi. Size bir yaşantı içinde olduğunuzu nasıl fark ediyorsunuz diye sorsam ne dersiniz? Hissediyorum, anlıyorum, algılıyorum, muhakeme ediyorum gibi var olmaya dair temel nitelikleri sıralarsınız değil mi? Peki rüyadayken de bizzat bu halleri yaşamıyor muyuz? Sadece rüyadaki yaşamın biçimi, formu ve diğer bazı özellikleri farklıdır. Gördüğünüz rüyalarda yaşınız, formunuz ve hatta cinsiyetiniz bile farklı olabilir ama temelde sizin uyanık halinizden farklı şekilde tezahür eden bütün bu hallerin yine sizin kendiniz olduğunu bilirsiniz değil mi? Mesela uyanık bilincimizle uçmak, yer çekimine tabi olmamak imkânsız ve saçma gelir bize, bu rüya yaşantısında pekâlâ mümkündür ve biz rüyada yaşadığımız bu durumları, rüyadaki benliğimizde hiç ama hiç yadırgamayız. Hani şu Çinli bilge Chuang Tzu'nun rüyalarla ilgili meşhur sorusunu hatırlayalım isterseniz.

Chuang Tzu bir gün rüyasında kelebek olduğunu görür ve kafası karışır, "Ben bir kelebeğim de kendimi Chuang Tzu mu zannediyorum yoksa rüyamda kelebek gören Chuang Tzu muyum" diye sorar kendisine. Ben Chuang Tzu'nun bu sorunun cevabını çok kesin olarak bildiğine ve kafasının hiç de karışık olmadığına eminim aslında. Böyle bir soruyu sormasının sebebi insanlara bir şey öğretmek istemesiyle alakalı. Kelebek de olsam ben yine bendim. Benliğimin rüyada bir kelebek gibi tezahür etmiş olması benim ben olmadığım anlamına gelmez demek istiyor. Chuang Tzu rüya ile uyanıklığın birbirinden keskin bir şekilde ayrılmasının yanlışlığını anlatmak istiyor.

 

Ama bu günlük yaşantımızı çok zorlaştıran bir durum yaratmaz mı bizim için?

Evet, rüya ile uyanıklık arasında yaptığımız ayrım, günlük hayatımızı kolaylaştırmak açısından gerekli ama hakikat açısından baktığımızda bu keskin ayrımın yanlış bir varsayım olduğunu vurgulamak istiyor burada. İbn'ül Arabi de bunu başka bir biçimde dile getiriyor: "Tamam, rüyayı yorumlayıp duruyorsunuz fakat bu hayatın kendisi de bir rüya gibidir o zaman onu da yorumlayın." Yani burada rüyanın hem bir yaşantı olduğu hem de uyku ile uyanıklık arasında keskin ayrımlar yapılmaması gerektiğine dair bir vurgulama söz konusu. Chuang Tzu da İbn'ül Arabi de kişinin uyanıklık ve rüyadaki benliğinin bir süreklilik içinde değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor bize.

 

Rüya benliğimiz diye bir tanımlama yapıyorsunuz. Benliğin olduğu yerde kaçınılmaz olarak bir bilincin de olması gerektiği muhakkak. Bizim rüya esnasında da bir bilincimiz olduğunu söyleyebilir miyiz?

Elbette söyleyebiliriz, zaten bundan bahsetmeye çalışıyorum.

 

Fakat bu, az evvel de bahsettiğiniz modern psikolojinin bilinçdışını merkeze alan rüya yaklaşımına ciddi bir reddiye olmuyor mu o zaman?

Freudyen görüşün, rüyaları bilinçdışı kaynaklı olarak ele aldığını ve görülen rüyaların aslında daha derinde var olan bilinçdışı düşünceleri gizlemek için kullanılan bir örtü olarak değerlendirdiğini belirtmiştik. Freud rüyaları; "Bilinçdışına giden kral yolu" olarak tanımlar. Burada bir benlik, kendilik yahut yaşayan özne yoktur sadece bilinçdışı ve bilinç arasında sürekli devam eden bir mekanik süreçler ilişkisi vardır. Burada Freud'un sadece rüyayı değil günlük yaşantıyı da bilinçdışı merkezli tanımladığını söylememiz gerekiyor. Kendi ölçüleri içinde tutarlıdır fakat ben hem günlük yaşantının hem de rüya yaşantısının merkezinde bilinçli bir benliğin olduğunu söylüyorum. Bilincin ve benliğin olmadığı yerde insani yaşantıdan da bahsedilemez.

 

"Uyanıklık halindeki benlik" ve "rüyadaki benlik" diye bir sınıflama yaptığımızda benliği parçalamış olmuyor muyuz ama?

Burada aslında iki ayrı benliğimiz olduğunu söylemeye çalışmıyorum. "Rüyadaki benlik" diye bir vurgulamada bulunmamın sebebi aslında, en baştan beri anlatmaya çalıştığım gibi rüyanın da bir yaşantı olduğunu göstermek ve hissettirmekle alakalı. Burada bahsettiğim bu iki benliği, aynı benliğin farklı tezahürleri gibi düşünebilirsiniz. Mesela sizin burada bu röportajı gerçekleştirirken bir benliğiniz var ama ailenizle birlikteyken de farklı bir benliğiniz var keza arkadaş grubunuzda da farklı bir benliğiniz var. Aslında bu çokluk evreninde bütün bu benliklerin tek bir benlikten kaynakladığını biliriz. Burada bahsetmeye çalıştığım bu minvalde bir şey esasen. İşte rüyada da kendimizi kendimiz olarak bilmemiz aynı konuyla ilgilidir fakat tezahürü biraz daha farklıdır çünkü rüyanın bilinçlilik düzeyi farklıdır ve buna bağlı olarak da rüyadaki benliğimiz, kendisini biraz daha farklı ve özgün bir şekilde dışa vurur.

 

Rüyalar, kendimizi tanımamız ve tanımlamamızda ne gibi fonksiyonlar icra ediyor?

İnsanın kendisini salt kendisi olarak tanıması çok zor bir durumdur ve pek de mümkün değildir. Alkibiades diyaloğunda Sokrates; "İnsanın kendisini ancak bir başka insanda tanıyabileceğini" çok güzel anlatır. Bizim kendimizi bir başka kendilikte tanıyabiliyor olmamız açısından rüyaların olağanüstü bir iş yapıyor olduğunu söyleyebiliriz aslında yahut kendimiz, kendi içimizde olağanüstü bir şey yapıyoruz. Rüyalar, kendimizi kendimize yansıtarak kendimizi kendimizin aynasında görmemizi sağlıyor. Yani rüya, insanın kendisini yine kendisinde tanımasında çok önemli bir fonksiyon icra ediyor.

 

İnsanın kendisini tanımasında çok etkili bir yol bu.

Ben de öyle düşünüyorum. Dolayısıyla rüya olağanüstü bir alan açıyor insana aslında. İnsan, varlık yapısı gereği her zaman kendini ikileştirmek durumundadır. Mesela kendi iç konuşmalarınızı düşünün. Bu durum dilimizde de "Kendi kendine konuşmak" şeklinde bir kalıpla yani iki kendiliğe atıfla ifade bulur. Varoluşumuz gereği kendimizi ikileştirerek kendimize aynalar buluruz. Pek farkında olmasak da bu böyledir ama bu, bizi bilinçdışı kavramına götürmemeli.

 

Bilinç bulanıklığı diyebilir miyiz bu duruma?

Bilinç bulanıklığı değil de bilincin yeteri kadar genişletilememesi, açık ve berrak hale getirilememesi demek daha doğru olacaktır. Yani bizim bilinçdışı sorunumuz yok aslında bilinci berraklaştırıp genişletememe sorunumuz var.

 

Terapilerinizde de danışanlarınızı buna doğru mu yönlendirmeye çalışıyorsunuz?

Bizim terapilerde rüya çalışmalarımızın özünü bu oluşturuyor. Rüyadaki kendiliğin yaşantı alanını fenomonolojik olarak açığa çıkarmak ve bahsettiğimiz bu iki benlik arasında bir karşılıklılık oluşturarak insanın kendisini tanımasını kolaylaştırmak. Özetle rüya, insanın kendisini kendisinde tanıması noktasında fazlasıyla imkânlar sunan bir alan ve biz de terapilerde bu imkânları etkinleştirmeye çalışıyoruz.

 

Aslında az evvel vurguladığınız; bilinci berraklaştırma ve genişletmeye yönelik bir çalışma söz konusu burada değil mi?

Bizim rüya çalışmalarında kullandığımız "fenomenolojik yöntemin" önemli sacayağını oluşturuyor bu nokta. Bahsettiğim geleneksel yorumlayıcı ve modern psikolojik rüya yaklaşımlarında vurgu bilinçdışı süreçleredir. Bu bilinçdışı süreçler bir şekilde metafor ve sembollerle örtülmüştür ve örtünün altındakini araştırma gayesi egemendir bu anlayışlarda. Biz ise bir bilinç çalışması ve sık sık vurgulamaya çalıştığım gibi bilinci genişletme ve berraklaştırma çalışması olarak görüyoruz rüyayı.

 

İnsanın biricikliğine ve aktörlüğüne çok değer veren bir yaklaşım söz konusu gibi burada.

Elbette. Zira burada insanın öznelliğine ve yaşantısına saygı duymak da var. Bu metotla insanın yaşantısının aslında ne olduğunu anlama, keşfetme, tanımlama işini yaşantının sahibine bırakmış oluyoruz. Bizim işimiz Sokrates'in dediği gibi kişinin aslında bildiği ama unuttuğu şeyi ona anımsatma. Bu konunun bir de insanın özgürlüğüyle ilgili bir yönü var. Eğer insanın yaşantılarının bilinçdışı tarafından güdülendiğine yahut salt biyolojik süreçlerce belirlendiğine inanıyorsanız insana bir özgürlük alanı tanımıyorsunuz demektir.

 

Freud'un teorisinin aşırı indirgemeci olduğunu ve insanı neredeyse yok saydığını görmek çok zor değil aslında.

Freud esasında aşırı deterministik bir yaklaşımla insanı nesneleştirmiştir, onun kuramının merkezinde yaşayan ve yaşantılarının sorumluluğunu üstlenmesi gereken bir birey yok mekanik bir aygıt vardır. Freud, içinde bulunduğu entelektüel ortamın hakim havasına bağlı olarak bu denli determinist bir yapı inşa etmiştir aslında. Bildiğiniz üzere 20'nci yüzyıl başları düşünce dünyası katı bir pozitivizmin egemenliği altındaydı.

 

Nerede hata yapmıştı Freud?

Freud rüya kuramını çok ciddi iki yanlış varsayım üzerinden geliştirmişti. Bu yanlış varsayımlardan bir tanesi, uyanıklıktaki zihinsel süreçlerle uykudaki zihinsel süreçlerin niteliksel olarak tümüyle farklı olduğuna inanması. İkincisi ise; uykunun bir uyaransızlık durumu olduğunu düşünmesi. Freud bu iki varsayımı, kuramının temeline oturtmuş ve asla inkâr edilemez bir gerçeklikmiş gibi sunmuştur. Bu yaklaşımlar, bugün yaşanan bilimsel gelişmeler sonucunda ciddi anlamda değillenmiştir. Bununla birlikte yanılgıları konusunda Freud'un şöyle bir mazereti olabilir. O rüya kuramını olgunlaştırdığı 1920'li yıllarda bugün bizim bildiğimiz uykunun ve rüyaların nörofizyolojisine dair hiçbir bilgiye sahip değildi. Uykunun döngüsel bir yapıya sahip olduğu bu döngüsel yapı içinde sıklıkla rüya görülen bir REM fazının olduğu ancak 1950'lerde keşfedilmiştir.

 

Freud'un rüyaya dair bu düşüncelerini tenkit eden biri oldu mu peki?

Mesela Freud'un en gözde öğrencilerinden biri olan Adler, uykudaki ve rüyadaki zihinsel niteliklerin tamamen farklı olduğu ön kabulüne çok ciddi anlamda itiraz etmiştir. Freud'un bu düşüncesinin bilimsel olmadığını belirtmiştir. Pek bilinmese de Adler, rüyanın psikolojik hakikatine Freud'dan çok daha yakındır.

Fenomenolojik metoda yeniden dönersek, anladığım kadarıyla siz rüyalarımızı kendi gerçekliği içinde ve olduğu halleriyle kavramamız gerektiğini vurguluyorsunuz. Bu sıradan bir insanın kendi başına yaparken çok zorlanacağı bir durum değil mi? Mesela gördüğüm bir rüyayı, uyandığım vakit ister istemez uyanık bilincimle anlamlandırıyorum ben. Siz ise bunun tam tersini söylüyorsunuz.

Geleneksel ve modern rüya yaklaşımlarının bizde bu noktada köklü inanış ve yargılar oluşturduğu muhakkak. Bundan kurtulmak elbette ki çok kolay değil ama bu, insanın kendini eğiterek ilerleyebileceği bir alan aslında.

 

Nasıl?

Sembolizmle ilgili söylenenlere biraz kulak asmamayı öğrenerek başlayabilirsiniz işe. Örneğin Freud'da semboller hemen her zaman bastırılmış cinsel dürtülere indirgenir. Bunun aslında fazlasıyla karikatürize bir yaklaşım olduğu açık. Diğer taraftan geleneksel yorumlayıcı yaklaşımın da bazı sembollere genel anlamlar atfettiğini biliyoruz. Örneğin yılan düşman, at murattır gibi. Örnekleri çoğaltmamız mümkün. Aslında bizim kendi rüyalarımızdaki yaşantımızı kavrayamayışımızın temel sebebi bu şekilde maruz kaldığımız kodlanmalarla ve yanlış öğrenmelerle ilgili bir durum. Uyandığımız zaman bunlar üzerinden rüyamıza bakınca tabiatıyla hem rüyayı hem de vermiş olduğu mesajı doğru kavrayamamış oluyoruz. Bahsettiğimiz fenomenolojik yöntemi uygulamak hiç de zor değil aslında. Danışanlarım ufak yönlendirmeler sonrasında burada bizim anlatmak istediğimiz metodu çok rahat kavrayabiliyorlar. Ben danışanlarımla rüyalar üzerine çalışırken onlara, rüyalarını rüya esnasındaki algı, duygu, his durumlarıyla anlatmalarını, rüyayı uyanık haldeki bilinçten hiçbir şey katmadan değerlendirmelerini ve yorumlamamaları gerektiğini ısrarla söylüyorum.

Sıkça yapılan hatalardan bir tanesi de rüyaları tek bir kategoriymiş gibi bir pakette değerlendirmek sanıyorum. Oysa rüyaların farklı kategorilere sahip olduğu işin uzmanlarınca hep söylenen bir durum. Siz bu konu hakkında söylemek istersiniz?

Sizin de belirttiğiniz gibi bu, sıkça yapılan bir hata rüya meselesinde. Çok farklı rüya biçimleri var ve her rüya biçimini kendi özelliği ve öznelliği içinde ele almak gerekiyor. Mesela tekrarlayan rüyaların ayrı bir anlamı ve kategorisi vardır, kâbusların ayrı, ilişki biçimi sorunlarına dair rüyaların ayrı anlamları vardır. Kategorileri çoğaltmamız mümkün.

 

Kâbusları sizin bahsettiğiniz metotla değerlendirdiğimizde nasıl bir sonuç çıkıyor ortaya?

Kâbuslar çoğu zaman anladığımız anlamda kâbus değillerdir aslında. Biz çoğu zaman ürkütücü ve korkutucu taraflarına takıldığımız için kâbusların içindeki yaşantısal anlamı da gözden kaçırıyoruz. Bunu paylaşma konusunda izin aldığım bir örnek üzerinden açıklamak daha iyi olacak. Çok sık kâbuslar gören genç bir danışanımla epey bir rüya çalışması yapmıştık. Bu rüyalardan birisinin bir bölümü aktardığı biçimiyle şöyleydi: "Denizdeyim. Benim biraz uzağımda denizin üstünde platform benzeri bir yapı var ve bu yapıdan denizin dibine doğru üzerinde delikler olan sütunumsu uzantılar iniyor. Platformun bulunduğu yerde çok fazla yılan var ve oradaki turistler eğlence olarak bu yılanları o deliklerin içine atıyorlar. Ben yılanlardan tedirginim. Bu arada diğer yönümde uzakta canavarımsı zehirli bir balık adeta pusuda gibi sessizce duruyor. Ondan çok korkuyorum, içim ürperiyor. Neyse ki uzakta diyorum. Bu arada platform bölgesinden bir sürü yılan üzerime gelmeye başlıyor. Yılanlardan kaçmak istiyorum ama beni dehşete düşüren canavarımsı korkunç balığın bölgesine de girmek istemiyorum. Yılanların benim onlardan korktuğumu anladıkları için üzerime doğru geldiklerini hissediyorum. Yılanlar turistlerin kendilerinden korkmadığını bildiği için onlara bir şey yapmıyorlar. Yılanlardan kaçarken döndüğümde birden bire o korkunç zehirli canavarımsı balık yüzüme yapışıyor gibi oldu ve dehşet içinde uyandım". Genç danışanıma göre gördüğü bu rüya, bir anlamı olmayan salt bir kâbustu. Fenomenolojik yöntemle rüyasına tekrar beraber baktığımızda zaten rüyanın içinde de var olan gerçekleri fark etmesi hiç de zor olmadı. "Bir şeyin benim için korkutucu olması benim ona atfettiğim anlamla ilgili. Eğer ben onları korkutucu olarak algılamasaydım onlar beni korkutamayacaktı ama ben daha baş edilebilir korkulardan kaçtığım için daha büyük bir korkuyla yüzleşmek durumunda kaldım" demeye başladı. Bu farkındalıkla tekrar baktığında genç danışanım yaşadığının zannettiği gibi bir kâbus olmadığını anlamış oldu. Eğer bu rüyadaki yılanlara yahut zehirli canavarımsı balığa Freud gibi cinsel semboller diye bakarsak ya da Jung gibi arketiplerin görünümü gibi yaklaşırsak rüyanın fenomenolojik hakikatinden uzaklaşmış oluruz.

 

Teşekkür ederiz.

 

HAYRETTİN KARA KİMDİR?

1963 yılında Antalya'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi'nden 1985 yılında mezun oldu. Psikiyatri uzmanlık eğitimini Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde tamamladı. Geçmişte Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda Öğretim Üyesi ve Ana Bilim Dalı Başkanı ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, 2'nci Psikiyatri Birimi'nde Klinik Şefi olarak görev yaptı. Şu anda Medipol Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi'nde Psikoloji bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapan Kara, aynı zamanda özel kliniğinde terapilerine devam etmektedir. Rüya ve terapi dergisi alt başlığıyla altı ayda bir çıkan Dinlenen Ben dergisinin de koordinatörlüğünü yapmaktadır.

HABERE YORUM KAT

1 Yorum