1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Yıkılmış bir vatan ile belirsiz bir sürgün arasında
Yıkılmış bir vatan ile belirsiz bir sürgün arasında

Yıkılmış bir vatan ile belirsiz bir sürgün arasında

​​​​​​​Mısır’daki sürgün hayatımda, nereye gidersem gideyim Gazze’yi içimde taşıyorum, ama köklerimi güvenle nereye salabileceğimi bilmiyorum.

11 Mayıs 2026 Pazartesi 18:19A+A-

Emel Alkhatib’in WANN’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


29 Nisan 2024 gecesi saat 10’da, benim ismim ve kız kardeşim Nada’nın ismi Gazze’den Mısır’a giden seyahat listesinde yer aldı.

Sanki başkasının adını okuyormuş gibi, kendi ismimi alçak sesle okudum. Sevinçten zıplamadım. Gülümsemedim. Annem, babam ve kız kardeşlerimle sessizce bakıştık. Kimse “Tebrikler” demedi. Kimse ağlamadı. Sanki sevinç gösterirsek kötü bir şeyleri uyandıracağımızdan korkuyorduk.

O gece, yolculuğu ya da sonrasında neler olacağını düşünmedim. Aklımda tek bir soru vardı: Hayatta kalmak bir ihanet miydi?

Buraya nasıl geldik?

O andan yedi ay önce, 7 Ekim 2023 sabahı, saat 6'da pencereleri sarsan bir patlama sesiyle uyandım, ardından arka arkaya roketler geldi. Bu ses Gazze'de tanıdık bir sesti, ama o gün farklıydı. Endişeyle yataktan doğrulup telefonuma uzandım. Haberler alışılmadık bir hızla gelişiyordu.

O zamanlar 25 yaşındaydım: hırslıydım, uzaktan çalışıyordum ve yurtdışında eğitimime devam etmeyi planlıyordum. Sevdiğim ama hayallerimi sığdıramadığım o küçük şehrin ötesinde, büyük şirketler ve daha geniş ufuklar hayal ediyordum. Gazze benim için yuva, aile ve anılardı, ama hiçbir zaman gerçek anlamda istikrarlı ya da imkânlar sunan bir yer olmamıştı.

Savaş, bizden hayal kurma lüksünü bile elimizden aldı. Birkaç gün içinde, tek çıkış yolumuz olan sınır kapısı kapatıldı. Elektrik kesildi. İnternet, bazen geceleri ortaya çıkan zayıf bir sinyale dönüştü. Sinyal alabilmek için pencerenin kenarında ya da çatı katının bir köşesinde otururduk. Ne işime devam edebiliyordum ne de istikrar, bağlantı ve odaklanma gerektiren fırsatları değerlendirebiliyordum.

Ailem ve ben, bir planımız, çantalarımız ya da belgelerimiz olmadan birden fazla kez hastanelere ve okullara sığındık. Savaşın ilk ayında mahallemiz iki kez bombalandı ve beş kardeşim ile yeğenim ağır yaralandı.

srg2.jpg

Yıkılmış mahallemiz. (Fotoğraf: Emel Alkhatib)

Tüm bu korku ortamında, iki kardeşim Hasan ve Abdurrahman yurtdışındaydı. Haberleri huzursuz bir şekilde takip ediyor, bizi arayıp durumumuzu soruyorlardı; endişeyle yanıp tutuşuyorlardı ama yardım edemiyorlardı.

Ayrılma kararı

Savaşın üçüncü ayında, kardeşlerim ayrılmamız konusunda ısrar etmeye başladı. Onlar için bu, daha güvenli bir yerde olacağımızdan emin olmanın tek yoluydu — daha istikrarlı bir gelecek hakkında düşünmeye başlayabileceğimiz bir yerde. Sınırı geçme konusu yeniden gündeme geldiğinde, bu çaresizlik okyanusunda küçük bir sal gibi hissettirdi. Gerekli meblağlar çok yüksekti: kişi başına 7.000, 10.000, hatta 11.000 dolar. Her gece yeniden hesap yapıyorduk. Cevap her zaman aynıydı: yetmiyordu.

2024'ün başında bir bağış kampanyası başlattık. İlk bağışı hâlâ hatırlıyorum. Çok büyük bir meblağ değildi, ama bu fikrin mümkün olduğunu hissettirdi. Telefonumdaki her bildirim, hayatta kalmak için küçük bir şans gibi geliyordu.

Netzarim koridoru bariyerinin inşası başladığında, tehlike bölgemize daha da yaklaştı. Okullara tahliye edilmek zorunda kaldık, ta ki okullar da tehdit altına girip tüm bölgenin boşaltılması gerekene kadar. O an, kardeşlerim için ayrılma fikrini daha da acil hale getirdi.

srg3.jpg

Emel’in ailesinin sığındığı bir okul. (Fotoğraf: Emel Alkhatib)

Şubat ayında 7.000 dolar topladıktan sonra; kardeşim, önce kız kardeşimle benim gitmemizi önerdi. Tam miktarı biriktirmek çok uzun sürerdi ve birimizin güvenli bir yere ulaşıp, geri kalanlara destek olmak için çalışmaya başlaması gerekiyordu. Mantıken bu uygundu: Kalanlara yardım etmek için biz gidiyoruz. Ama kalbim sürekli farklı bir soru soruyordu: Ben gittikten sonra onlar hayatta kalabilecek miydi? Toplam tutarı 10.000 dolara çıkarmak için birikimlerimi de ekledim. Mart sonunda kardeşim Hasan, isimlerimizi kaydettirmek ve sıkı koşullar altında tutarı nakit olarak ödemek için İsveç'ten Mısır'a gitti. Ailelerini kurtarmaya çalışan yüzlerce insanla çevrili “Hala” şirketinin ofisi önünde haftalarca süren güvenlik koordinasyonu ve her gün bekleme süreci yaşandı.

Beklerken, tıpkı bizim gibi isimlerini bekleyen bazı insanlar öldürüldü. Her gece listeyi kontrol eder ve adım okunmadan silinmiş olabileceğini hayal ederdim.

Bir valiz hazırlamak bile zordu. Pazarlarda valiz yoktu ve bize fazladan bir çanta gerekiyordu. Sonunda, perde kumaşından valiz diken bir adam bulduk. Ona bakıp merak ettiğimi hatırlıyorum: Bu gerçekten yeni bir başlangıç için bir çanta mı?

Gazze’den ayrılmam bu ilk sefer değildi. 2018’de, henüz öğrenciyken, çok farklı bir bağlamda bir ayrılık yaşamıştım. Ama o deneyimdeki hiçbir şey bu anla benzerlik göstermiyordu; bir zamanlar zor ve yabancı gelen şey, artık mutlak bir şeye dönüşmüştü; ayrılmak artık bir fırsat değil, zorunlu bir kopuş haline gelmişti.

Ayrılış günü

Yola çıkacağımız sabah, annemin bakışlarına uzun süre dayanamadım. Soğukkanlılığımın bozulacağından korkuyordum. Kucaklaşma her zamankinden uzun sürdü, ama gözyaşı yoktu. Sanki bu geçici bir durummuş ve bir hafta sonra tekrar görüşecekmişiz gibi davrandık. Nuseyrat'tan Refah'a giden yolda kendimi arabanın camına dayadım. Çocukluğumdan beri ayrıntılarını ezberlemiş olduğum sokaklar tanınmaz hale gelmişti. Han Yunus'tan geçtik. Enkaz, hâlâ ayakta duran binalardan daha ağır basıyor gibiydi.

Telefonumu kaldırıp çekim yapmaya başladım. Nedenini bilmiyorum, belki de bunun gerçek olduğuna kendimi ikna etmek için. Telefonu savaştan bir hafta önce almıştım ve eski telefonumdaki fotoğrafları silmiştim, daha güzel bir anı arşivi için yer açtığımı düşünerek. Yeni galerimin bir yıkım arşivi haline geleceğini bilmiyordum.

srg4.jpg

Hareket halindeki bir arabanın camından çekilmiş Han Yunus harabeleri. (Fotoğraf: Emel Alkahtib)

Sabah saat 7’de sınır kapısının Filistin tarafına vardık. Babam sessizce yanımızda oturuyordu. Pasaportlarımız damgalandıktan sonra, Mısır tarafına geçmek üzere isimlerimizin okunmasını bekleyerek saatlerce oturduk. O anda birlikte bir fotoğraf çekmeye bile cesaret edemedik. Kız kardeşim, valizlerimizi alıp hareket etmeye başladığımız sırada babamla benim bir fotoğrafımızı çekmeyi başardı.

Öğlen saatlerinde nihayet isimlerimiz okunduğunda, ağır adımlarla ilerledik. Otobüse bindik. Babamı aramak için arkama döndüm, ama o artık orada değildi. Ağladığını görmemem için uzaklaştığını anladım. O an içimde bir şey kırıldı. Gazze'ye son bir kez baktım ve yola devam ettik.

Otobüsteki herkes aynı yükü taşıyordu: ayrılmadan önce duyulan özlem, önümüzde bizi bekleyenler hakkındaki endişe ve geride kalanlar için duyulan korku.

Kahire'ye giden yol

Yemek yemek için bir dinlenme tesisinde durduk. Yedi aylık savaş ve açlığın ardından bir restoranda oturup tam bir öğün yemek fikri, bana gerçek dışı geliyordu.

srg5.jpg

Yedi ay sonra yediğim ilk tavuk yemeği. (Fotoğraf: Emel Alkhatib)

Savaş sırasında o anı defalarca hayal etmiştim. Ama o an geldiğinde hiç sevinç duymadım. Hayatta kalanın suçluluk duygusu çok erken başlamıştı.

Şafak vakti Kahire’ye girerken, yüksek binalara, ışıklı reklam panolarına ve trafiğin düzenli akışına baktım. Toplu taşıma normal şekilde işliyordu; bu, savaş sırasında neredeyse imkânsız hale gelmişti.

Ülkem harabeye dönmüşken hayat nasıl bu kadar düzenli bir şekilde devam edebiliyordu? Sadece o yerden değil, dünyadan da kendimi yabancılaşmış hissettim.

Mısır'daki hayata uyum sağlamak

Aileme maddi olarak destek olmak ve kendimi oyalamak için hemen işe döndüm; günlerimi toplantılar ve teslim tarihleriyle doldurdum. Ekranımda haberler açık kalıyordu. Bir gözümle çalışırken diğer gözümle bombardımanı takip ediyordum; zihnim iki gerçeklik arasında bölünmüştü.

Kız kardeşimle vakit geçirdiğimizde bile, kısa süre sonra sessizce sosyal medyadaki güncellemeleri kaydırmaya başlardık. Mutluluk, henüz hak etmediğimiz bir lüks gibi geliyordu. Kendime defalarca sordum: Başkaları gidemediği halde ben neden ayrıldım? Bu şansı onlardan daha mı çok hak ediyorum? Ailemi ve arkadaşlarımı bir daha görebilecek miyim?

Bu korkular gerçeğe dönüştü. İki kız kardeşim de eşlerini kaybetti; biri Ağustos’ta, biz ayrıldıktan dört ay sonra; diğeri ise Ocak ayında. Hala onların yokluğunu tam olarak kabullenemiyorum. Hafızamda, onlar hâlâ evimizde, kahkahaları odaları dolduruyor. Yurtdışındayken sevdiklerini kaybeden birçok kişinin de aynı askıda kalmış kederi taşıdığına inanıyorum. Ayrılan bizler için kederin lüksü yoktur. Sadece hayatta kalmak için değil, memleketimizdeki halkımızın sorumluluğunu üstlenmek için de ayrıldık.

Bazen bu yük benden daha büyük geliyor.

İkamet gerçekliği

Mısır’daki ikamet statüm, hem uyum sürecimi hem de fırsatlara erişimimi engelleyen bir başka engeldi. İşe geri döndüğümde, insan kaynakları müdürünün yeni sözleşme işlemlerini başlatmak için ikamet belgelerimi istediğini hatırlıyorum. Pasaportumun ve giriş damgamın birer kopyasını gönderdim. Bana hangi tür ikamet iznine sahip olduğumu sordu. Bir an durakladım. Mülteci statüm yoktu ve açıkça tanımlanmış bir yasal kategoriye de girmiyordum. Oysa ülkeye yasal olarak girmiştim; ücretleri ödemiş ve resmi prosedürleri tamamlamıştım.

Şu anda Mısır'da bulunan binlerce Gazze'li gibi benim de savaş nedeniyle yerinden edildiğimi açıklamama rağmen, bana ülkeye düzensiz bir şekilde girip girmediğimi sordu. Ödeme yaparken nasıl yasal olabiliyordum da, yerleşirken görünmez oluyordum?

İkamet iznim olmadan başka yerlere vize başvurusunda bulunamam. Banka hesabı açamam. Sınırı geçecek kadar yasal durumdayım, ama bir hayat kuracak kadar yasal değilim. Bu çelişki, istikrar için birçok fırsatın önünü tıkadı ve Mısır'a yerinden edilmiş neredeyse her Gazze'li için derin bir belirsizlik yarattı.

Savaşın “sonu”ndan sonra

Savaşın bittiğini söylüyorlar. Oysa bombardıman devam ediyor. Gazze hâlâ devasa bir enkaz yığını. Arkadaşlarım hâlâ çadırlarda yaşıyor. Yeni bir tırmanışa dair korku hâlâ havada asılı. Geri dönme düşüncesi beni korkutuyor. Savaş ruh halimizi yeniden şekillendirdi; “ev” kavramını travmayla özdeşleştirdi. Orada ölümden korkmadım, ama içimdeki yaşamın yavaş yavaş boğulmasından korktum.

Peki yurtdışında, bir Filistinli olarak beni ne bekliyor? Mısır’daki Filistinlilerin durumu karmaşık ve belirsiz. Bu belirsizlik içimdeki gerginliği derinleştirdi — ve benim gibi pek çok kişinin içindeki gerginliği de.

Şimdi iki ateş arasında yaşıyorum: tanıdığım ama parçalanmış bir vatan ile beni reddetmeyen ama kucaklamayan bir sürgün. Bazen kimliğimin pasaportumdaki vize damgasına bağlı olduğunu hissediyorum. Nereye gidersem gideyim Gazze'yi içimde taşıyorum, ama köklerimi güvenle nereye salabileceğimi bilmiyorum.

Yerinden edilme, sınır kapısında sona ermedi. Günlük sorularımda, yarınla ilgili endişelerimde devam ediyor. Gazze, ayrılmış olsak da kalmış olsak da hayatlarımızı yeniden tanımlamaya devam ediyor. 7 Ekim'den beri istikrar arıyorum. Ve güvenli bir geleceğe duyduğum özlem hâlâ karşılanmamış durumda.

 

*Emel Alkhatib, yazmayı, duygularımı ifade etmek için kullanıyorum. İnsani bir bakış açısıyla Gazze’deki insanlara ve içinde bulundukları duruma ilişkin farkındalık yaratmaya büyük önem veriyorum.

HABERE YORUM KAT