1. HABERLER

  2. İSLAM DÜŞÜNCESİ

  3. Kur’an’la Yürüyüşümüzde Önümüzü Aydınlatan Beş Meş’ale
Kur’an’la Yürüyüşümüzde Önümüzü Aydınlatan Beş Meş’ale

Kur’an’la Yürüyüşümüzde Önümüzü Aydınlatan Beş Meş’ale

İslam'da Söylem ile eylem eş zamanlıdır. Eyleme geçmek için söylemin oluşması beklenmez.

11 Haziran 2016 Cumartesi 04:13A+A-

Fevzi Zülaloğlu / Haksöz Dergisi - Sayı: 240 - Mart 11

Kur’an’la Yürüyüşümüzde Önümüzü Aydınlatan Beş Meş’ale: Tezkiye, Tebyin, Tahkim, Tertil, Teşhid

Giriş

İslam’ın ideolojilerden ve onların manifestolarından farkı şudur: Söylem ile eylem eş zamanlıdır. Eyleme geçmek için söylemin oluşması beklenmez. Örneğin, Marksizm’de önce teori oluşmuş, sonra uygulayacak alan aranmıştır. Kapitalizmde ise deneme-yanılma yöntemiyle ilke ve ideolojiye ulaşmaya gayret edilmektedir. Hâlâ kesin karineleri ve değişmez ilkeleri yoktur; sözde ilkeleri, rüzgârın önündeki yaprak gibi sağa sola savrulmaktadır. İslam’da ise iman ile amel eş zamanlıdır.

Bu çalışmamızda söylemle eylemin, imanla amelin nasıl da eş zamanlı hakikatler olduğunu “5 T formülü” ile ortaya koymak istiyoruz: Tezkiye, Tebyin, Tahkim, Tertil, Teşhid.

Tezkiye, tebyin, tahkim, tertil, teşhid de eş zamanlıdır. Çünkü mesajın ilk kelimesi nüzul sırasına göre, bir emir vermekte, sorumluluk yüklemektedir. Dolayısıyla sadece ihbarî değil aynı zamanda inşaîdir: “Oku!” Bir haberi özünde taşıyan“Oku!” emrinde yeniden inşa vardır. Bunun hikmeti ne okuyacağımızdan çok nasıl okuyacağımızdır. İslam’da pratiğe geçmek için teorinin oluşması beklenmez; bizzat imanın kendisi bir tavır, bir duruş ifade eder. Bu bakımdan iman, aynı zamanda ameldir.

1-Tezkiye İlkeleri

Kur’an ile sahih bir iman ve salih amel sahibi olmak için niyet önemlidir. Doğru anlamı yakalamak için doğru niyet, doğruluk, dürüstlük şarttır. Bu nedenle anlama niyetini izhar edenin kimliği çok önemlidir. Yüce Allah, biz mü’minlere âkif olmamızı, kendimizi vahiyle inzal edilen hakikatlere adamamızı, yeryüzünde onları yaşatmamızı istemektedir. Adamak ve adanmak başarılamayacak, güç yetirilemeyecek bir teklif değildir.1

Kur’an’ı doğru anlamak için sahih bir niyet şarttır. Bu nedenle nefsimizi arındırmak farzdır: “Kim Rabbinin makamından korkmuş ve nefsini hevadan men etmiş/arındırmış ise şüphesiz onun varacağı yer cennettir.” (Naziat, 79/40-41)

Nefsini arındırmayan kimse vahyi doğru anlayamaz; çünkü şeytanın oyuncağı olur. (İbrahim, 14/22) Nefsin kötü arzularına gem vurmak, “hayır” demek sözle olmaz, salih amellerle olur. Mesela infak bir arındırma yöntemidir. (Teğabun, 64/16) Sevdiklerimizden vazgeçmek ve cimriliği emreden nefsimizi dinlememek, fücuru kontrol eder, salih amelin itici gücü ve manevi takviyesi olan takvanın önünü açar.

İlahi vahyin her insana nesnel anlam garantisi yoktur. Kur’an’ı doğru anlama garantisi herkese değil, onu Allah’ın istediği gibi okuyanlara verilmiştir:

“Ne zaman Kur’an’dan bir bölüm indirilse, hemen onlardan birileri: ‘Bu hanginizin imanını artırdı?’ derler. Hani iman edenler var ya: Bu onların imanlarını tabii ki artırmıştır ve elbet bunun sevincini ve müjdesini paylaşırlar. Bir de kalpleri hastalıklı kimseler var ve bu onların çirkefliklerinin katmerleşmesine yol açmıştır, en sonunda onlar kâfir olarak ölüp gideceklerdir.” (Tevbe, 9/124-125)

Allah küfrü bir hayat tarzı ve bir kimlik olarak benimseyip inatlaşan kâfirleri hidayete erdirmez. (Tevbe, 9/37)

Allah nifakı bir hayat tarzı ve bir kimlik olarak benimseyip inatlaşan münafıkları hidayete eriştirmez. (Tevbe, 9/124-125)

Allah zulmü bir hayat ve bir kimlik olarak benimseyip sürdüren zalimleri (Firavunları, Nemrutları, Ebu Cehilleri) hidayete eriştirmez. (İsra, 17/82)

Küçümseyerek insanlardan yüz çevirmek, yeryüzünde kibirlenerek yürümek bir ahlaki zaaf, ahlaki sapma olup tezkiyeye engeldir. (Lokman, 31/18)

Tezkiye kendi kendine gerçekleşmez. Peki, nasıl gerçekleşir?

Birincisi, istiâze ve besmele ile gerçekleşir.

Niçin istiâze? Çünkü istiâze bir tezkiye ilkesidir. Vahye iman, vahiyle tezkiye olmaya aday olmaktır. Bir başka deyişle, cin ve insan şeytanlarına güç vermekten vazgeçmektir. Kalbimize aldırdığımız manevi abdesttir. İstiâze bir niyet izharıdır; yapılacak işin Allah’sız değil Allah ile olacağını, onsuz hiçbir işin anlamlı olmayacağını beyan eder. Gaye tezkiyedir; tezkiye ise onsuz olmaz, onunla olur.

Nasıl kıraat? İstiâze ile kıraat. Çünkü istiâze, Kur’an’ı kıraatin ön koşuludur. Kur’an’ı kıraat edecek her mü’min ilahi rahmetten umutsuzluğun, karamsarlığın simgesi olan İblis’e, onun dostları olan şeytanlara karşı Allah’a sığınmalıdır. Salih niyetlerle sahih bir kıraat için sırat-ı müstakim yoluna çıkan her mü’min, cahiliyeye ve cahillere karşı, insanı Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıp gazabına ve azabına yaklaştırmak için gece-gündüz çalışan şeytani güçlerin dürtülerinden, saptırma gayretlerinden arınarak Allah’a sığınmalıdır. (A’raf, 7/200)

Kur’an’ı kıraat edecek her mü’min onu yanlış anlamaktan Allah’a sığınmakla mükelleftir. (Nahl, 16/98; Fussilet, 41/36)

Firavunlara karşı, yeryüzünü ifsat eden müstekbirlere karşı Musa olmaya aday her mü’min Allah’a sığınmalıdır. (Mü’min, 40/27, 56)

Yaşadığı çağın Musa’sı olma azmindeki her mü’min, halkı ne kadar duyarsız olursa olsun alay etmez; alay etmekten de Allah’a sığınır. (Bakara, 2/67)

En yakınımız bile olsa, iman etmeyen birini felah gemisine almaktan, Nuh gibi Allah’a sığınmalıyız. (Hud, 11/47)

Yusuf olmaya aday mü’minler bir toplumu yönetirken hukuksuz iş yapmaktan Allah’a sığınmalıdırlar. (Yusuf, 12/79)

Yusuf olmaya namzet mü’minler, kadınların ahlaksız tekliflerinden Allah’a sığınmalıdırlar. (Yusuf, 12/23)

Meryemler iffetsizlikten Rahman olan Allah’a sığınmalıdırlar. (Meryem, 19/18)

Allah’a nesep isnat eden müşriklerden, ahireti inkâr edenlerden Peygamberimiz Muhammed (s) gibi Allah’a sığınmalıyız. (Mü’minun, 23/97-98)

Felakın; tüm doğumların ve ölümlerin Rabbi olan Allah’a sığınmalıyız. (Felak, 113/1)

İnsan şeytanlarının şerrinden Allah’a sığınmalıyız. (Nas, 114/1) Çünkü mü’min olmak Allah’a dayanmak, sadece O’na güven bağlamak, O’nun güvenlik kuşağı altına girmek, O’na teslim olarak müslim olmaktır.

İstiâze, besmele ile tamamlanır. Kur’an’ın ilk ayeti hem mushafta hem de nüzul sırasında besmeledir. Besmele rahmet kapılarını açan, vahyin kalplere açılışı, ilahi hitabenin önsözü, girişi manalarına gelen Fatiha’nın ilk ayetidir:

“Er-Rahman, er-Rahîm olan Allah’ın adıyla.” (Fatiha, 1/1)

Bu ön şartın yerine getirilmesinin, yüreklere inen hikmetlerinden biri şudur: Ey Rabbim! Sensiz olmaz, senin adınla başlıyorum, işimi sensiz yapmak istemiyorum, hayatımın anlam ve amacı seninle anlamlı.

Besmele aynı zamanda Alak Suresi’nde beyan edilen emrin yerine getirilmesidir:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1)

Kur’an Allah’ın kelamıdır, onunla konuşmaktır. O halde bir hazırlık gerektirir.

Besmele, söyleme ve eyleme arınarak hazırlanmaktır. Namaza hazırlanmanın maddi boyutu nasıl abdest ise Kur’an’ı kıraat etmeye, Kur’an ile yaşamaya hazırlanmanın manevi şartı da besmeledir. Tevhid binasına girişin şifresi/anahtarı besmeledir. (Neml, 27/31)

Besmeleyi ihlâslı bir şekilde söylediğimizde şuurumuzu vesveselerden tezkiye eder; gönülde ve gönülden söylediğimizde ise şuur altımızı tezkiye eder, anti virüs programı ile şeytani tüm virüsleri temizler. Adaletin dilde ve gönülde beyanıdır o. Adalet, hilafeti emanet bilmektir; Rabbimize “sensiz olmaz” demektir. Tersi ise zulümdür. Nuh (a) da öyle yapmıştır. Felah gemisinin dümenine geçtiğinde “bismillah” demiştir. (Hud, 11/41)

Süleyman (a) da öyle yapmıştır; toplumları İslam’a davetini, mücadelesini, dillere destan iktidarını “bismillah” diyerek sürdürmüş, Allahlı bir iktidar kurmuş, yeryüzündeki hilafetin bir emanet olduğu bilinci ve vahyin hikmetli beyanlarıyla adaletle hükmetmiştir. Bu güçlü hükümdarlık, hikmetli Kur’an’da “Karınca Suresi”nde beyan edilmiştir. (Neml, 27/30)

İkincisi, hicret ile gerçekleşir.

He-ce-ra’dan “Uhcur!” emri, temelli ve dönmemek üzere göçmektir. Hâcir“göçerken arkasına bakmayan”dır. Hâcera’dan türeyen muhâcir ise “dönmek üzere, bir amaç için yola çıkan” kimsedir.

Tebliğ, tebyin ve teşhidden önce tezkiye şarttır. Çünkü zulümden, tuğyandan temelli göç etmek, mü’min için itikadi bir vazifedir. (En’am, 6/68) Zalimlerin taşıdığı kirlerden arınmak ilk mesajların ana konularındandır. Rasulullah daha geniş kapsamlı bir tebliğ ve davet başlatmadan önce, manevi kir ve günahlar anlamındaki “rucz’den hicret” etmekle emr olunmuştur. (Müddessir, 74/5)

Günahtan ve manevi kirlerden arınmak anlamındaki tezkiye, tebyin ve teşhidin ön koşuludur. Çünkü arınmaya çağıranın önce kendisinin arınması gerekir.

Dünyevi “rucz”lerden arınmayanları kendi kirleri, pisliklerinin kuşatması ilahi adaletin gereğidir. Rucz’ün karşılığı rucz’dür; rucz eken rucz biçer.2

Ricz’in somutlaşmış, gözle görülür şekilde müşahhaslaşmış hali rics’dir. İçki, kumar, şirk Kur’an’da rics olarak nitelendirilmiştir; yani şeytan işi pislikler. (Maide, 5/90) Her mü’minin tebyin ve teşhidini salih amele dönüştürebilmesi için bunlardan hicret etmesi elzemdir.

Hicretin bir başka örneği de müdahanedir. Müdahane, yağcılık yapmak için kâfirlerin, müşriklerin ilke ve inkılâplarına, inançlarına, sembollerine methiyeler dizmektir. Tebyin ve teşhidin sağlıklı, sahih ve salih olabilmesi için müdahaneden hicret etmek, her mü’min için farzdır. (Kalem, 68/7-13)

Rucz’den hicret, arınmaya niyeti olmadığı halde, iktidarlarını sağlama alabilmek için sözde uzlaşı arayışı içine giren zalimlerden, müstekbirlerden, müstağnilerden de hicreti gerektirir. Mü’minin Kur’an kıraati arınmak isteyenlere öncelik verir, muttakilere karşı “abese tavrı” takınmak haramdır. (Abese, 80/5-12)

Rucz’den hicret kâfirlere karşı dik ve diri durmayı, arka çıkmamayı, mü’minlere karşı merhametli olmayı gerektirir. (Kasas, 28/85-86; Fetih, 48/29)

Ahlaki hicret Mekke döneminde Daru’l-Erkam’la, Medine döneminde Daru’s-Suffe ile somutlaşmıştır.

Üçüncüsü, huşu ile gerçekleşir.

Huşu Âlemlerin Rabbi ile gereken “saygı” ekseninde ilişki kurmaktır. Huşu ile hidayet ve iman arasında doğrudan bir ilgi vardır.3 Eşkıya ile evliya arasındaki fark, Allah’a karşı huşu duyup duymamada ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın öğütlerine ancak ve ancak huşu sahipleri yüreklerini açarlar; eşkıya ise ondan kaçar, uzaklaşır, şeytana yaklaşır: “Eğer Kur’an’ın öğüdü fayda verirse, sen ona öğüt ver: Fakat ancak haşyet sahibi olan kalbini o öğütlere açacaktır. Öte yandan eşkıya olan ondan kaçacaktır.” (A’la, 879-11)

Huşunun kardeş kavramları hubb/sevgi, haşyet/saygı, takva/sorumluluk duygusu, havf/korkudur. Bunların hepsi de gereklidir. Nasıl peygamberler arasında ayrım yapmak caiz değil ise bu derin duyguları da birbirinin rakibi gibi değerlendirmemek lazımdır.

Allah Teâlâ el-vedûd’dur; sevginin kaynağı, yaratıcısı ve dağıtıcısıdır. Rabbimizin bu nimetine karşı şükür, sevgiyi adaletli kullanmaktır. İman edenlerin Allah sevgisi şiddetlidir; sıradan ve basit değildir. (Bakara, 2/165) Çoğalabilen bir nimet olan sevgi, manevi eğitimle bereketlenebilir, salih amellerimizin itici gücü, motoru, güç kaynağı, motivasyon aracı olabilir.4

Seher vakitlerinde yapılan istiğfarlar, secdeler, ibadetler kalbimizdeki takvayı takviye eder, güçlendirir, kalıcı hale getirir. (Zariyat, 51/15-18)

Dördüncüsü, takva ile gerçekleşir.

Takva, savunma mekanizmasıdır. Suda yaşayan kimi canlılar salgılarla, zehirli dokularla kendilerini düşmanlara karşı savunurlar. Örneğin akrep balığının takvası kendini mercan kayalıklarında kamufle edebilmesidir. Yengecin takvası, kendini kuma gömme yeteneğidir. Mürekkep balığının savunma mekanizması, renk değiştirmektir. Palyaço balığının takvası derisinde taşıdığı felç eden zehirdedir. Tespih böceğinin takvası kabuğunda taşıdığı zehirli salgılardadır. Arının takvası zehirli iğnesindedir. Tavşanın takvası arka ayaklarının uzun olması, hızlı kaçabilmesi, ısırabilmesidir. Yılanın takvası zehrinde ve ölü numarası yapabilme yeteneğindedir. Timsahın takvası kocaman ağzı ve dişlerindedir. Bukalemunun takvası araziye uyacak şekilde renk değiştirebilme yeteneğidir. Kirpinin takvası dikensi oklarındadır. Kanatlılar gaga ve tırnaklarındaki takva ile kendilerini savunurlar.5

Mü’minin şeytani güçlere, apaçık düşman olan İblis ve dostlarına karşı savunma mekanizması da takvadır. Takva, doğuştan gelen bir yetenektir. Fakat diğer canlıların aksine insanın takvası ergenlik dönemiyle başlayan ağır sınavlarda alınan yaralar oranında zayıflar. İnsanın takvası bilgisayardaki anti virüs programına benzetilebilir. Bir farkla; bilgisayarda anti virüs programı tüm donanım kurulduktan sonra atılır. İnsanın takvası ise fücura karşı ontolojik bir önceliğe sahiptir; donanımdan önce anti virüs programıyla yüklenmiştir. Bu sebeple, takvanın fücura ontolojik önceliği vardır. (A’raf, 7/172) Bir başka deyişle, her insan Rahim Üniversitesi, Alak Fakültesi’nde rabbani bir terbiyeden geçerek, vahiy gibi yeryüzüne inzal edilir.

İçimizdeki takvanın içimizdeki şoför olan fücura karşı takviyesi takvayı güçlendirmenin yollarını öğreten Kur’an ile mümkündür. (Şems, 91/8) Takva iman ile beslenirken, fücur kibir ve istiğna ile beslenir; ilk vahyin mesajlarında, muttaki ve müstağni olmak üzere iki tip insandan söz edilmesi tesadüf değildir. (Alak, 96/6-19)

Takva sahibi olmak, arınmaktır ve arınmak Kur’an’ı kıraat ederek hidayete erişmenin de bir ön koşuludur. (Bakara, 2/1-5) Kur’an’ın âlimi olabilmek için muttaki olmak şarttır. (Fatır, 35/28) Kur’an’ı kıraat ederek, iyiyi kötüden, hakkı batıldan ayıracak bir yetenek olan furkana sahip olmak ancak muttakilerin elde edebileceği bir payedir. (Enfal, 8/29)

Kur’an bir bilgi bankası, beyin fırtınası aracı değil, hayatı yeniden inşa yöntemlerini öğreten iman kaynağıdır; Allah’a güvenmenin, dayanmanın yollarını öğretir. Bu nedenle Kur’an’ın yükleyeceği ağır sorumluluğu da ancak muttakiler kaldırabilirler. (Müzzemmil, 73/1-5)

Kur’an sıradan bir kitap olmadığı için, kıraat esnasında kişinin ahlaki duruşu çok önemlidir. (Zümer, 39/9) Kur’an’ın herkese hidayet etmek, herkesi aynı bilinçle donatma, herkese aynı nesnel anlamı verme garantisi yoktur. (Naziât, 79/45) Kur’an iman edenlerin imanını, kâfirlerin küfrünü artırır. (Tevbe, 9/37, 124-125) Kur’an mü’minlere şifa, kâfirlere hüsrandır. (İsra, 17/82) Kur’an’ın zalimlere hidayet garantisi yoktur, onların hidayete erişebilmesi için takvayı ilke edinmeleri gerekir; ancak hidayet yasalarına göre arınma niyeti taşımayan, takva sahibi olamaz. Takva sahibi olmak için kişinin kendisine ve çevresine zulüm yapmasına sebep olan kibir ve istiğnadan vazgeçmesi gerekir. (Cuma, 62/5)

2- Tebyin İlkeleri

Tebyin; mubin olan mesajı açıkça, gizlemeden, tahrif etmeden, mesajın özüne dokunmadan, muhatabın idrak alanına indirecek şekilde ortaya koymaktır. Gizlememek, tahrif etmemek tezkiye olmuş mü’minin özellikleridir. Nefsini arındırma çabası içinde olmayan, buna rağmen mü’min olma iddiası taşıyan bir kimse Yahudileşme riski altındadır. Vahyin Yahudileşen muhatabı, artık “Kitab’a uymak yerine kitabına uydurma”yı, “Allah’a teslim olmak yerine, teslim alma”yı yeğler. Yanlış tutum ve davranış, Kur’an’ın muhatabı olduğu halde, kişinin hidayetten nasipsiz kalmasına yol açabilir.6

Zalimlerle birlikte onların eylemlerini meşrulaştıracak şekilde oturmak boşa zaman geçirmek anlamına geleceğinden yasaklanmış; cahillerden uygun bir ayrılışla ayrılmak emredilmiştir. Amellerimizin boşa çıkmaması, enerjimizi boşa harcamamak için cahilleri değil talipleri muhatap olarak belirlemek elzemdir. (En’am, 6/68-70)

Beyanın da birtakım ilkeleri vardır. Örneğin, Kur’an’ı beyan edenin tefekkuh/derin kavrayış sahibi olması gerekir. (Yusuf, 12/2) Tefekkuh ve tefekkür Kur’an’ı tilavetin hakkını vermektir.7

Kur’an’ı kıraat edip mütalaa etmek, başkalarına tebliğden önce yapılması gereken bir çalışmadır. Çünkü tebliği önce kendi nefsimize yapmamız gerekir. İlahi rahmet ve sekine Kur’an’ı birlikte mütalaa eden, birlikte Kur’an çalışması yapan mü’min topluluklara iner.8

Tebyinin bir şartı da imandır, iman olmadan tebyin imkânsızdır. Çünkü mü’minin beyan ve tebliğ edeceğine öncelikle kendisinin iman etmesi gerekir. İman, öncelikle Allah’a güvenip dayanmaktır. Kişiyi mü’min kılan bu onurlu tercihtir. Böylesi bir onurlu tercihte bulunan kimse kendi nefsinin ve çevresinin tehditlerinden, tehlikelerinden Allah tarafından emin kılınır, ebedi güvenlik kuşağı içine alınır.

Teslimiyet de tebyinin ön koşullarından biridir. İslam, öncelikle Allah ile her tür kavga ve savaştan vazgeçmektir. Allah ile ebedi barış anlaşması yapan, Müslüman ismini almaya hak kazanır. Ardından daha dünyada iken Allah’ın bir ödülü gelir: Müslüman kendi nefsindeki, içindeki İslam olan takva ile savaşmaktan kurtulur. Ayrıca kendisinin çevreye, çevresinin kendisine zarar vermesi de İslam kalkanı ile engellenmiş olur. Bu güvenceye kavuşan kimse, tebyini gerçekleştirme ehliyetine haiz olur.

3- Tahkim, Hikmetle Tebyin ve Teşhid

Kur’an hem kitap hem de hikmettir. (Nisa, 4/113) Kitap indirildiği gibi hikmet de indirilmiştir. (Bakara, 2/269) Bu nedenle hikmeti Kur’an’dan ayırmak, onu Kur’an’ın dışında aramak abesle iştigaldir; hele hele bir mü’min için olacak şey değildir.

Kitap; ister yazılı isterse yazısız olsun, tutarlı, bütüncül, anlamı ve amacı açık olan sözlü hitaplardır. Kur’an, Levh-i Mahfuz’da yazılı bir hitaptır. Emin olan vahiy meleğinin elinde ve emin olan Rasulullah’ın kalbinde sözlü hitap, bizim elimizdeki mushafta yazılı bir şekildedir.

Hikmet ise söz seçiminde, söz diziminde ve uygulamada isabettir. Kitap “Ne?” sorusunun, hikmet ise “Nasıl ve niçin?” sorularının cevabını verir. El-Âlim ve el-Hâkim olan Allah Teâlâ hem ilmin hem de hikmetin kaynağıdır.9

Hikmet; bir şeyi isabetle bağlamaktır. Kur’an hayata dair birçok cevabı ve anlamı teke indirgerken en isabetli olanı öne çıkarmaktadır. Kur’an, “söz seçiminde, söz diziminde ve uygulamada isabet”in ilkelerini, yollarını ve yöntemlerini göstermesi bakımından hikmetin asli kaynağıdır. Söz seçimi, söz dizimi ve uygulama bizzat kâinatın rabbi olan Allah Teâlâ tarafından denetlenmiştir. (Müddessir, 74/16-19)

Kur’an’da söylemle eylem ilkeleri eş zamanlı olarak vazedilmiştir. Doğru uygulama için doğru anlama, doğru anlama için doğru eylem şarttır. İman aynı zamanda bir uygulamadır. Nüzul sürecinde ilk vahyedilen söz olan “İkra / Oku!” emri hem söylem, hem eylem ilkesidir.

İnsanın yaratılışının beyanındaki “Tek nefisten zevc yarattık.” ifadesinde (Nisa, 4/1) seçilen sözler de sözlerin dizimi de çeşitli hikmetlere haizdir. Bu hikmete binaen bizim muharref Tevrat’taki, “erkeğin kaburga kemiğinden kadın yaratma efsanesi”ni reddetmemiz gerekir.

Cennette yasaklanan şeyin “şeceretu’l-huld/ebediyet ağacı” olmasının ve bu lafızların seçiminin (Taha, 20/120) çeşitli hikmetleri vardır: Ağaç simgesi yeryüzünü sembolize eder; gökte yıldız ne ise yerde ağaç odur. (Rahman, 55/6) Dünyayı ebedi zannedip, gaflet ve dalalet içinde yaşayan; bir başka deyişle, dünyaya ebediyet ağacı eken, dünyaya kazık çakan, ahirette “şeceretuz-zakkum/zakkum ağacı, lanetli ağaç” biçer. (Saffat, 37/62; İsra, 17/60)

Kadınların iffetiyle, tesettürüyle, başörtüsüyle ilgili ayetten önce, erkeklerin iffetli olmaları için gözlerini korumaları gerektiğinin beyanı, söz dizimindeki ve uygulamanın nasıl olması gerektiğine ilişkin hikmetlere örnek olarak verilebilir. (Nur, 24/30-31)

İçki, kumar ve şirkin ayette yan yana zikredilmesi söz diziminin tesadüf değil, hikmetlerle dolu olduğuna örnektir. (Maide, 5/90) Günah, günahın paratoneri, mıknatısı gibidir; gerçekten de bu günahlardan birinin yaygın olduğu yerde diğerleri de kolayca yaygınlaşabilmektedir.

Söz dizimindeki hikmete bir örnek de haccın “insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkı”olarak beyan edilmesidir. (Âl-i İmran, 3/97)

Uygulama ilkesi ve uygulamada isabete namazla ilgili vahyin hikmetlerini örnek olarak verebiliriz: Namaz kılmanın hikmeti, Kur’an’da “fahşadan, münkerden alıkoymak” olarak beyan edilmiştir. (Ankebut, 29/45)

Kur’an ile yaşarken abese’nin yasak olması (Abese, 80/1-12), müdahane’nin yasak olması (Kalem, 68/8-15) uygulamayı denetleyen hikmetler ihtiva etmektedir. Çünkü İslam’da, “sınıf farklılığı değil, iman kardeşliği” önemlidir.

Tebliğin kavl-i leyyin/yumuşak sözle, mücadelenin de hikmetle yapılması gerekir. (Nahl, 16/125; Ahzab, 33/44)

İslami mücadelede evlerimizin kıble edinilmesi, merkez ve karargâh olarak kullanılması için yapılan teşvik, uygulamada isabetle ilgili hikmetlere haizdir. (Bakara, 2/218)

Takiyyenin azimet değil, bir ruhsat olması, Kur’an’ın “yaşanabilir bir din” beyan ettiğine ilişkin hikmetlere haizdir. (Nahl, 16/106)

4- Tertil

Tebyinin nefislerde ve çevrede gerçekleşmesi için kıraatin tertilen yapılması gerekir. Hikmetle tebyine talip olan bir mü’min Kur’an’ın tertilen indiği gerçeğini gözden kaçırmamalı, acele etmeden, acele karar vermeden tefekkür ve tefakkuh ile kıraat etmelidir.10

Tertil; agresif olmamak, sabırlı olmak, mesajı tebliğ ederken doğru yöntemler kullanmaktır. İlahi mesajı anlayıp yaşarken, ilkenin doğruluğu kadar yöntemin doğruluğu da şarttır. (Fussilet, 41/34)

Her nimetin şükrü kendi cinsinden olduğuna göre ‘tenzil’in şükrü de ‘tertil’dir.11Kur’an tenzilen, yani yavaş yavaş, belli bir plan ve programla indirilmiştir. Kıraati de belli plan dâhilinde, acele etmeden, sindire sindire yapılmalıdır. Hem kendi nefislerimizi arındırırken, hem de çevremizi Kur’an ile yeniden inşa ederken tertilen kıraat etmek önemli bir ilkedir.12

Mesajı parçalayarak okumaya kalkmak, yanlış anlamalara yol açabilir; kaldı ki iyi niyetli bir okuyucu, mesajı “Bektaşi mantığı” ile kıraat etmez. (Bakara, 2/85)

Kur’an çelişkisiz bir kitaptır. (Nisa, 4/82; Kehf, 18/1) Fakat bütüncül okunmaz ise dikkatsiz bir okuyucu görünüşte bazı çelişkiler varmış zannedebilir.13

5- Teşhid İlkeleri

Teşhid; vahyin şahidi olmak, uygulamalı öğretim yapmaktır. Vahyin şahidi olmak, yürüyen Kur’an olmaktır. Artık böyle bir mü’min, tıpkı Rasulullah gibi Kur’an ile konuşur, Kur’an ile yürür, Kur’an ile yaşar; onu gören Kur’an’ı, Kur’an’ı gören onu hatırlar. Kur’an’ın bir modeli, örneği, şahidi olur. Tıpkı Rasulullah gibi Kur’an’ı ahlak edinir.14

Teşhid; hidayetin de hidayet üzere kalmanın da ön koşuludur. Rabbimiz hidayet nimetine sahip olmanın şartları arasında namaz, zekât gibi salih amelleri saymıştır. (Neml, 27/2-3)

Hidayet üzere kalmanın bir şartı da mücahid olmaktır; yani Kur’an ile küfre, şirke, nifaka karşı büyük bir cihad içinde, devamlı, kesintisiz mücadele halinde olmaktır. Bu cihad, küfürden, şirkten, nifaktan ebedi hicrettir; gerektiğinde imanın bedelini ödemek için, yerini yurdunu dönmek üzere terk etmektir. (Ankebut, 29/69)

Kur’an’ı kıraat edip anlamanın en iyi yolu, onu yaşamaktan geçer. Çünkü vahyin şahidi olmayı sözle anlatmak yetmez. İmanı, hidayeti ve takvayı geliştiren amellerle insanlara güzel örnek olmak da Kur’an’ı kıraat etmektir.15

“Ahiretin öncelikli olduğu ilkesi” hem söylemle hem eylemle ilgili hikmetlere haizdir. Mesela Uhud gibi yenilgiler, mü’minleri umutsuzluğa düşürmemelidir; önemli olan ebedi hayatta kaybetmemektir. (Âl-i İmran, 3/152)

Mü’min olmak için bedel ödemek, fedakârlık yapmak şarttır; ebedi saadet bedava değildir. Örneğin Ka’b b. Malik gibi, mazeretsiz Tebuk seferine katılmayan mü’minlere bir süre boykot uygulanmış, bu uygulama ilahi onay almıştır. (Tevbe, 9/117)

Kur’an, ahlaki bir uygulama ilkesi olan adab-ı muaşeretin ana esaslarını da beyan etmiştir. Örneğin Rasulullah’la sesini yükselterek konuşmak uygun değildir; o, hiçbir mü’minin “askerlik arkadaşı” değildir. (Hucurat, 49/2-4) Rasulullah’ın evine gidip yemek vaktinin gelmesini beklemenin yanlış olduğu, bir teşhid ilkesi olarak, bizim hayatımıza da yansıması gereken nice hikmetlere haizdir. (Ahzab, 33/53)

Kur’an’ı kıraatin amacı Kur’an’ı yaşamaktır; Kur’an ile yaşamak, hayatı Kur’an’la anlamlı kılmaktır. Nitekim bu hususun önemini Rasulullah, insanların Kur’an ile ilişkisini dört meyveye benzeterek izah etmiştir: “Kur’an’ı okuyan, uygulayan mü’min, kokusu hoş, tadı güzel turunç meyvesi gibidir. Kur’an’ı okumayan, fakat gereğini uygulayan mü’min, tadı güzel, fakat kokusu olmayan hurma gibidir. Kur’an’ı okuyan, fakat uygulamayan münafık kokusu hoş, tadı acı fesleğen gibidir. Kur’an’ı okumayan münafık ise, tadı da kokusu da acı ve kötü olan Ebu Cehil karpuzuna benzer. (Buhari, Fedail, 35; Müslim, Müsafirîn, 243)16

 

Dipnotlar:

1- Er-Raûf (şefkat ve merhametin kaynağı) olan Allah Teâlâ âdildir, bize güç yetiremeyeceğimiz tekliflerde bulunmaz. (Bakara, 2/207, 286)

2- Örneğin, Lut kavminin fısk-ı fücuruna karşı gökten inen azabın sıfatı ‘rucz’dür. (Ankebut, 29/34) Firavun’un istikbarına, zulümlerine, cürümlerine karşı göklerin duyarsız kalmayıp adaletin tufan, çekirge, böcek, kan kırmızı su gibi azaplar yağdırması da rucz’e karşılık rucz’dür. (A’raf, 7/134-135) Vahyi tahrip eden, imanda pazarlık eden, kitaba uymak yerine kitabına uydurmanın yollarını arayan İsrailoğullarından Yahudileşenlerin başına gelen azap da rucz’ün rucz ile cezalandırılmasıdır. (Bakara, 2/59; A’raf, 7/162) Zulüm bir şuur kirliliğidir, şuur kirliliğinin sonucu kötü meyvesi de zulümdür, bu sebeple tarih boyunca İslam’a karşı mücadele eden zalimleri bekleyen azabın sıfatı da rucz’dür; zalimler dünyayarucz ekmişlerdir, ahirette de rucz biçeceklerdir. (Sebe, 34/5; Casiye, 45/1)

3- Kur’an’a kulak vermek, mü’minlerin gözlerini yaşartır. (Maide, 5/83) Kur’an’ın kıraatinde ve tevazunun zirvesi olan secdelerde huşu da zirve yapar. (Meryem, 19/58; Furkan, 25/63-64) Gece kıyamında, fecrin Kur’an’ı şahitlidir; geceleyin ve seher vakitlerinde Kur’an okumak huşunun tekâmülünde çok elverişlidir. (Enfal, 8/2; İsra, 17/78-79; Müzzemmil, 73/20) Gerçek ilim sahipleri Kur’an’ı dinlerken ağlar, onun manasını kalbine, gönlüne indirir. (İsra, 17/107-109) Vahyin zikri, yüreklere çöreklenen kirleriyle tekbir, tesbih ve tahmide engel olan istikbarı yok eder; böylece secdelerde Âlemlerin Rabbiyle derin bir iletişime geçmek için engel kalmaz. (Secde, 32/15-16) Dağlar bile haşyet sahibidir, insan gibi iradeli, yeryüzünün halifesi olan bir varlığa haşyet sahibi olmamak yakışmaz. (Haşr, 59/21)

4- Şefkat ve merhametin bir tezahürü de sevgidir. Rabbimiz tüm yaratılarında sevgiyi, merhameti yaratmış, kendisi de sevgi, şefkat ve merhameti ilke edinmiştir; günah ve zulümleri sebebiyle Allah hemen cezalandırsaydı yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. (Fatır, 35/45; Zümer, 39/41)

5- Her varlığın kendine özgü takvası vardır. Akıl sahipleri için gökler ve yer ayetlerle doludur. (Âl-i İmran, 3/189) Her şey kendi dilince, kendine özgü bir şekilde Allah’ı tespih eder. (Haşr, 59/24)

6- Tebliğde muhatabı dikkate almaya örnek olarak Rasulullah’ın çocuklarla diyalogunu verebiliriz. Usame b. Zeyd anlatıyor: “Rasulullah beni alır, bir dizine oturtur, Hasan’ı da öbür dizine oturtur, bizi bağrına basar ve şöyle derdi: Allahım! Bunlara rahmet et ve saadet ihsan buyur. Çünkü ben, bunların hayır ve saadetlerini diliyorum.” (Buhari, Edep, 1974)

7- Beyanın bir ön koşulu olan tefekkür, ayetleri, alametleri tefekkür etmektir. (Bakara, 2/121; A’raf, 7/204; Mü’minun, 23/68; Nur, 24/61; Sad, 38/43; Zuhruf, 43/3; Muhammed, 47/24) Kur’an’ı kıraat edip üzerinde tefekkür etmenin önemiyle ilgili Peygamberimiz, Ebu Zer’e şöyle demiştir: “Oturup Allah’ın kitabından bir ayeti anlaman, senin yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır.” (İbnu Mace, Mukaddime, 16)

8- Konuyla ilgili Rasulullah’tan şöyle bir rivayet nakledilmiştir: “Sekine Allah’ın kitabını okuyup mütalaa eden topluluğa iner. Onları rahmet bürür, melekler kuşatır, Allah onu anar.” (Ebu Davud, Salât, 349.) Bir başka rivayette Rasulullah şöyle buyurur: “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buhari,Fedail, 21)

9- İlmin de hikmetin de kaynağı Kur’an’dır. (Bakara, 2/32; İsra, 17/39)

10- Peygamberimiz, Abdullah b. Amr’a “Kur’an’ı yedi günden az müddette hatmetme!” demiştir. (Buhari, Savm, 54-57; Müslim, Savm, 35; Tirmizi, Kıraat, 13; Nesai, Sıyam, 6)

11- Tenzilin şükrü de tertildir; yavaş yavaş, planlı bir şekilde kıraat etmektir. (Taha, 20/114) Tertil acelesiz, bütüncül okumaktır. (Müzzemmil, 73/14)

12- Kur’an tıpkı yağmur gibi, kar gibi Rabbimizin merhametinin nişanesi olarak inzal edilmiş/indirilmiştir. (İnsan,76/23) İnzalin şükrü ise isradır; yani bir gece kadar olan şu dünyadaki yolculuğumuzu, Kur’an’ın aydınlığında sürdürmektir. (İsra, 17/1, 106; Furkan, 25/32)

13- Şefaat Örneği: Müşrikler “Allah’a yaklaştırsınlar” diye putlara önem verir. (10/18; 39/3) Bütün şefaat etme ve izin verme yetkisi Allah’a aittir. (39/44) Allah’tan başka şefaatçi yoktur. (6/51; 32/4) Ahirette şefaatle felah yoktur. (2/48, 254-255; 7/53; 36/23; 74/48) Şefaat iznullah/Allah’ın iziniyledir. (10/3) Şefaat ahdullah/Allah’ın ahdi iledir. (19/87) Şefaat rızaullah/Allah’ın rızası iledir. (20/109)

Nefis Örneği: Nefislerinizi öldürün! (2/54) Nefislerinizi öldürmeyin! (4/29) Nefislerinizi ayıplamayın. (49/11) Nefsinizi ayıplayın! (14/22) Nefiste hem takva hem fücur vardır. (91/7-10) Nefsi emmâre kötülüğü ister. (12/53) Nefis arındırılmalıdır. (79/40)

14- “Onun ahlakı Kur’an idi” (Müslim, Müsafirîn, 139)

15- Örneğin, namaz kötülükten alıkoyar. (Ankebut, 29/45; Bakara, 2/238; Tevbe, 9/71; Mü’minun, 23/1-11; Rum, 30/3; Lokman, 31/7) Oruç takvayı besler. (Bakara, 2/183) Hacc takvayı besler. (Bakara, 2/197) Hacc insanlık önünde ümmetin ilahi hakikate şahitlik etmesidir, uygulamalı öğretimdir. Bir teârüf provası olan haccın kesintisiz uygulaması; ümmetin menfaatlerini de güvence altına alır. (Hacc, 22/28-30) Hacc sembolleri menfaat, fayda sağlar. (22/23) İçecekler menfaat sağlar. (2/219) Hayvanlar menfaat sağlar. (16/5; 23/21; 36/73; 40/80) Demir menfaat sağlar. (57/25) Zekât arındırır, arınmak rahatlatır, mutlu kılar. (Neml, 27/1-3) İnfak etmek sahip olduklarımızı azaltmaz, çoğaltır. (Bakara, 2/261) Şükretmek çoğaltır. (İbrahim, 14/7) Zikrullah tatmin eder; sarsılmaz, kalıcı mutluluk ancak Allah’ı hatırdan çıkarmamak, anmakla mümkündür. (Ra’d, 13/28) Cihad Allah için giriştiğimiz tüm çabaların ortak adıdır ve Kur’an büyük cihadın nasıl yapılacağını, niçin yapılması gerektiğinin hikmetlerini tüm boyutlarıyla bize beyan eder. (Tevbe, 9/1; İsra, 17/39; Furkan, 25/52) Bir salih amel olan cihad, hidayet üzere kalmanın şartıdır. (Ankebut, 29/69) Bu bir uygulama ilkesidir.

Huneyn Savaşı ekseninde dile getirilen “niteliğin niceliğe üstünlüğü” bir uygulama ilkesidir. (Tevbe, 9/25)

16- Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kur’an’ı okuyan, gereğini yapan kişi misk ile doldurulmuş bir kap gibidir, kokusu her tarafa yayılır. Kur’an’ı öğrenip anladığı halde gaflete dalan kişi, içinde misk varken ağzı sıkıca kapatılmış kap gibidir.” (Tirmizi, Fedaili’l-Kur’an, 2)

Sahabeden İbnu Mes’ûd’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Bize Kur’an’ın lafzını ezberlemek zor, onunla amel etmek kolay gelirdi. Bizden sonrakilere de Kur’an’ı ezberlemek kolay, amel etmek zor gelmektedir.” (Kurtubi, 1/39)

Basra valisi Ebu Musa el-Eş’ari Hz. Ömer’e mektup yazarak hafızlara Beytü’l-Mal’den maaş vermeyi teklif etmiş, Hz. Ömer bu teklifi reddederek şöyle cevap vermiştir: “Korkarım ki, insanlar kendilerini Kur’an’ı ezberleme işine kaptırır, anlama işini ihmal ederler.” (Kettani, Abdulhay, et-Terâtibu’l-İdariyye, Beyrut, Cilt: II, s. 279)

 

HABERE YORUM KAT