1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Halk/Cumhûr, Gerçek Başkanını Seçebilecek mi?
Halk/Cumhûr, Gerçek Başkanını Seçebilecek mi?

Halk/Cumhûr, Gerçek Başkanını Seçebilecek mi?

Yazarımız Selahaddin E. Çakırgil, hep sancılı geçen cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve önümüzdeki seçimi yazdı.

08 Haziran 2014 Pazar 00:51A+A-

Selahaddin E. Çakırgil, hep sancılı geçen cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve önümüzdeki seçimi yorumluyor:

Halk/Cumhûr, Gerçek Başkanını Seçebilecek mi? 

Türkiye, 10 Ağustos’da gerçek mânâda bir ‘cumhurbaşkanı’nı, ilk kez ‘cumhûr’ / halkın ekseriyeti eliyle seçecek.. Bu seçime 2  iki ay kaldı.

Bu zamana kadar seçilen 11 cumhurbaşkanına kısaca bakalım..

M. Kemal, cumhuriyet rejiminin fakat adını ilan etti, birkaç arkadaşıyla o zamanki 335 sandalyeli Meclis’in 157 üyesinin reyiyle.. (Yani, yarıdan bir fazlayı teşkil eden 168 rakamından 11 noksanla..)

Ve, fiilen bir sultan ve diktatörden başka bir şey değilken, kendisini bu yeni rejimin cumhuriyet rejiminin ‘reis-icumhur’u / cumhurbaşkanı ilan edip,15 sene boyunca tam bir diktatör olarak hükmetti.. Hattâ öyle ki, o reis-i cumhûr / cumhurbaşkanı sıfatı bile kesmedi onu ki, döneminin diğer ünlü diktatörleri gibi kendisine yeni bir isim daha almak ihtiyacını hissetti ve soyadı kanunu çıkartarak, ‘Atatürk’ soyadını büyük bir tevâzu’(!) ile soyadı kabul etti ve bu soyadının başka kimseye verilemiyeceğini, kimse tarafından alınamıyacağını da kanuna dercettirerek.. Çünkü, o, kendisini cumhurbaşkanı bile saymayıp, mahiyetini, sınırlarını ve özelliklerini hayalinde oluşturduğu türk kavmininin babası olarak isemlendirmekten de meded ummuştur.

Estirilen faşist / devletçi baskı yüzünden, insanlar sahib oldukları soyadlarıyla anılmanın bile başlarına dert açabileceği korkusuyla, acaib isimler almak zorunda bırakılmıştı.. Herkesin zâten soyadı vardı, ama, o isimlerle irtibatlarının kesilmesi gerektiği sosyal baskıyla hissettirildi kitlelere.. Kitleler gerçek soyadlarını kanunî soyadı olarak yazdırmaktan bile korkmuşlar.

Bir kişinin böylesine diktatör olabildiği, Sultanlar zamanında bile görülmemişti. Çünkü, onları en azından ulemâ, frenleyebiliyorlardı..

Bu yeni durumda ise, kanun, onun sözü ve davranışı idi.. Meclis göstermelik idi. Başbakan’ları bile, Meclis’in reyine başvurmadan bir kızgınlıkla vazifeden alıyor, yerine de yenisini getiriveriyordu.

Bir örnek olarak, 1937’de İsmet Paşa’yı azli ve Celâl Bayar’ı başvekil yapmasını onların hâtırâtından okursak, durum iyi anlaşılır.

Celâl Bayar’a -özet olarak-  der ki:

‘Celâl Bey,  hâricî siyaseti (dış siyaseti) ben belirlerim. Elçileri ben tayin ederim.. Müdafaa / Savunma siyasetini ben belirlerim. Generallerin terfi veya azillerini ben belirlerim.. Valileri ben tayin ederim.. Yargının başındakileri ve Emniyet Müdürlerini ben tayin ederim..  Polis şeflerini ben tayin ederim. Maarif’i, okulların müfredatını genel çizgileriyle ben belirlerim.. Vs.

Gerisini, memleket senin elinde, dilediğin gibi idare et..’

 

Ankara Sultanlığı böyleydi..

Ne, ‘Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu /Anayasa’ ve ne de başka kanunlar..

Bugün o kemalist rejimin temel kanûnî yetkileri içinde kalarak hükûmet etmeye çalışan Tayyîb Erdoğan’a saldıranlar, onu diktatörlükle suçlarken, kemalist ideolojiye ve hattâ Atatürk soyadıyla bile yetinmeyip kendisini ‘ebedî şef’ ilan ettiren M. Kemal’in ismine bir korkuluk gibi tutunmakla nasıl bir çelişki içinde olduklarını da herhalde çok güzel ortaya koyuyorlar.

*

‘Ebedî Şef’ kanunen hâlâ yerinde;

‘Millî Şef’in yerinde ise, yeller esiyor..

 

15 yıllık fiilî saltanatından sonra M. Kemal’in ölümü öncesi günlerde ise..

Henüz 15 yıl gerilerde kalmış olan Saltanat rejiminin sindirilmiş kadrolarının yönetimi ele geçirmek için kıpırdanışlar içinde olduğunu hisseder, Başvekil Celal Bayar ve onların liderleriyle görüşür ve ‘Ben insanı önce idâm ederim, sonra muhakeme!..’ diye bir tehdid savurur ve hem onları bir kez daha sindirir ve hem de nasıl bir kemalist / jakoben/ tepeden inmeci adâlet anlayışının adamı olduğunu ortaya koyar.

M. Kemal’in aylarca süren ağır hastalığı sonunda ölmesinden sonra ise..

‘Ebedî Şef’ yine o makamda tutulacak, ama, milletin başında olduğu süreyle sınırlı olmak üzere, bir de Millî Şef’lik kavramı icad olunacaktı.

 

Mareşal Fevzî Çakmak, kendisini cumhurbaşkanı seçtirmesini isteyenlere aldırmaz, Meclis’i kuşatır ve 11 Kasım 1938 günü, (1,5 yıl kadar önce M. Kemal tarafından başvekillikten azledilmiş olan) İsmet Paşa’yı ‘reis-i cumhûr’  ve de ‘Millî Şef’ seçtirir.

Onun dönemi de 12 yıl sürer.. Bu 12 yılın ilk ilk 6-7 yılı, İkinci Dünya Savaşı’nın ağır şartları altında geçer.

14 mayıs 1950 tarihinrde yapılan ilk ve kısmen serbest seçimlerde Demokrat Parti iktidarı kazanır ve Celâl Bayar, Demokrat Parti ekseriyetinin eline geçen Meclis eliyle ‘Reis-i cumhûr’luğa seçilir. Adnan Menderes de başvekil olur. 

O dönem de 10 yıl sürer.

Ve 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’yle, kemalist rejim, bu 10 yıl içinde meydana geldiğini düşündüğü ideolojik sapmaları düzeltme işine koyulur, tıpkı M. kemal döneminde olduğu gibi, dârağaçları yeniden çalıştırılır.

Yeni bir anayasa hazırlanmıştır, darbeciler eliyle..

(Senato ve Millet Meclisi adında) 2 Meclisli bir sistem getirilmişti.

Adnan Menderes’in idâmından hemen sonra, yapılan seçimlerde onun tarafdarı olan kitleler yine Meclis’de yine duruma hâkim olmak üzereydiler.. Samsun’dan senatör seçilen Prof. Ali Fuâd Başgil’in 4. Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi neredeyse kesin idi.

Ama, Başgil’in bindiği tren, İstanbul’dan Ankara’ya iki günde bile ulaşamıyacak ve o yolculu İsviçre’de noktalanacaktı. Çünkü, onbinler treni hemen her yerde durdurup, tekbîr sadâları arasında kurbanlar kesiyordu.

Ne var ki, o tren, Ankara- Etimesut’a geldiğinde darbeci generaller, Başgil’i trenden indirip (Etlik semtinde olduğu sonra anlaşılan) bir bilinmeyen yere götürdüler. Başgil kaybolmuştu, nerede olduğu bilinmiyordu..

Darbeciler, Başgil’den Cumhurbaşkanlığı’na aday olmayacağına dair bir taahhüdnâme imzalamasını istediler. O, kendisi aday olmayabileceğini, ancak, Meclis’deki arkadaşları tarafından aday gösterilirse, ona karşı çıkmasının düşünülemiyeceğini söyleyebildi.

Ve.. Başgil’e senatörlükten istifa ettiğine dair bir kağıdı imzalattılar ve ‘gözlerinin iyi görmediği’ gerekçesiyle iddia, tedavi için (!), İsviçre’ye gönderdiler.

(...)

YAZININ DEVAMI >>>

 

HABERE YORUM KAT