
Gazze’yi Yönetmek: Teknokratik vesayet ve Filistin’siz siyaset
“Gazze, yalnızca Filistinlilerin yaşadığı bir trajedi değil; küresel siyasetin nereye evrildiğini gösteren güçlü bir uyarıdır.”
Gazze’yi Yönetmek: Teknokratik Vesayet ve Filistin’siz Siyaset
Mehmet Rakipoğlu / Kritik Bakış
Barış Kurulu üyelerinin ve ona bağlı çalışacak olan teknokratik yönetimin üyelerinin ilan edilmesinden hareketle, Trump’ın Filistin’e adalet ve egemenlik temelinde bir barış üretme ihtimalinin son derece sınırlı olduğu ifade edilebilir. Bu yapı, barışı siyasetten arındırarak, kontrol ve denetim temelli bir istikrar anlayışını kurumsallaştırmaktadır. Gazze’de bugün normalleştirilmeye çalışılan her uygulama, yarın başka coğrafyalara da tatbik edilebilir. Bu sürecin Batı Şeria başta olmak üzere İsrail’in istikrarsızlık ürettiği ve yayılmacı saldırgan politikalar güttüğü noktalara da yansıyabileceği tahmin edilebilir. Bu nedenle Gazze, yalnızca Filistinlilerin yaşadığı bir trajedi değil; küresel siyasetin nereye evrildiğini gösteren güçlü bir uyarıdır.
Gazze, sadece İsrail’in 2 yıldan fazla soykırım icra ettiği bir soykırım sahası değil aynı zamanda küresel siyasetin geleceğinin de sahnesi hâline gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) kurumsal ve ABD başkanlarının (Biden, Trump) bireysel destekleri ile devam eden yoğun bombardımanlar, kuşatma politikaları ve sistematik soykırımın ardından Gazze’ye dayatılan yeni düzen, klasik anlamda bir “yeniden imar” sürecinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Donald Trump yönetimi tarafından ilan edilen “Board of Peace/ Barış Kurulu” ve buna bağlı olarak oluşturulan teknokratik Gazze yönetimi, savaş sonrası geçiş sürecini düzenlemekten ziyade, Filistin’e dair siyasal alanı tasfiye eden, Filistinlilerin egemenliği askıya alan ve Filistin’in işgale karşı haklı direnişini köklü biçimde yeniden çerçeveleyen bir girişim olarak öne çıkmaktadır. Bu vesayet modeli, Gazze’de barışı tesis etmek iddiasıyla sunulsa da gerçekte barışı siyasetten arındıran, İsrail sorununa dair herhangi bir önermede bulunmayan, adaleti ikinci plana atan çok taraflı uluslararası düzeni kişiselleştirilmiş bir güç mimarisiyle ikame etmeyi hedefleyen bir yaklaşımı yansıtmaktadır. ABD başkanı Donald Trump’ın merkezinde yer aldığı, Birleşmiş Milletler gibi kurumları hiçe sayan bu yapılanma noktasında Gazze bir istisna değil, bir başlangıçtır. Burada kurulan yapı, yalnızca Filistinlilerin geleceğini değil, uluslararası sistemin kriz alanlarına nasıl müdahale edeceğini de yeniden tanımlamaktadır. Ayrıca ABD’nin İsrail’e dair halen rezervasyonları olduğunu, Siyonist rejim uğruna kendi kurduğu düzeni hiçe saydığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Gazze’de denenen bu yönetim modeli, İsrail’in sorun yaşadığı Batı Şeria, Suriye, Lübnan, Ürdün gibi bölgelerde Aksa Tufanı gibi bir operasyon gerçekleşmesi ve silahlı direnişin halkla iç içe geçtiği noktalara taşınabilecek bir “yeni normal”in habercisi olabilir. Fakat Filistin topraklarının sahibi olan Filistinlilerin herhangi bir söz hakkı olmadığı vesayet sistemlerinin işgalin farklı biçimi olarak görüleceği ve buna karşı silahlı direnişin devam edeceği tahmin edilebilir.
“Barış” Adı Altında Yeni Bir Güç Modeli
Barış Kurulu, kurucu belgelerinde “daha hızlı, daha etkili ve sonuç odaklı” bir barış inşa mekanizması olarak tanımlanmaktadır. Bu söylem, ilk bakışta mevcut uluslararası kurumlara yönelik teknik bir reform çağrısı gibi görünse de özünde çok daha radikal bir kopuşu ifade etmektedir. Özellikle Birleşmiş Milletler sisteminin “başarısızlığına” yapılan vurgu, Trump yönetiminin uzun süredir sürdürdüğü çok taraflılığa mesafeli yaklaşımın devamı niteliğindedir. Ancak burada mesele yalnızca BM’nin bürokratik yapısı ya da karar alma süreçlerinin yavaşlığı değildir. Barış Kurulu, uluslararası hukukun ve kolektif karar alma mekanizmalarının yerine, ABD Başkanı Donald Trump’a geniş yetkiler vererek tek bir siyasi figürün nihai otoritesini koymaktadır. Kurulda alınan kararların Trump’ın kişisel onayına bağlı olması, modern uluslararası ilişkilerde nadiren görülen bir kişisel güç yoğunlaşmasına işaret etmektedir. Bu durum, barışın kurumsal ve hukuki bir çerçevede değil, lider iradesine dayalı bir “yönetim projesi” olarak ele alındığını göstermektedir. Barış artık taraflar arasında müzakere edilen, hak ve yükümlülükler doğuran bir siyasal süreç değil; güçlü aktörlerin kriz alanlarını “düzenlediği” bir idari faaliyet olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşım, savaşın nedenlerini tartışma dışı bırakırken, sonuçlarını yönetilebilir bir teknik meseleye indirgemektedir. İşgal, kuşatma, zorla yerinden etme ve kitlesel yıkım gibi yapısal sorunlar siyasal bağlamından koparılmakta; yerine güvenlik, istikrar ve yeniden imar gibi kavramlar konulmaktadır. Böylece barış, adaletle ilişkisi zayıflatılmış bir “istikrar” kavramına dönüştürülmektedir. Bu durum, özellikle sömürgecilik sonrası dünyada egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı etrafında şekillenmiş mücadeleleri anlamsızlaştıran bir etki yaratmaktadır. Barış Kurulu, bu yönüyle barışı tesis eden bir mekanizma olmaktan ziyade, küresel güç hiyerarşilerini yeniden üreten bir araç işlevi görmektedir.
Gazze’de Teknokrasi Kimin İçin?
Trump’ın Barış Kurulu’na benzer biçimde, bu oluşumla eş güdümlü çalışması planlanan 15 kişilik teknokratik bir hükümet ihdas edilmiştir. Mısır’da ilan edilen ve Gazze için oluşturulan bu teknokratik hükümet ilk bakışta Filistinli teknokratlardan oluşan geçici bir yönetim yapısı olarak sunulmaktadır. Komitenin teknik konularda uzmanlara sahip olduğu, yolsuzluktan uzak olduğu, üyelerine Hamas ile herhangi bir bağlantısı olmadığı ve idari kapasitesinin güçlü olduğu gibi özellikleri özellikle vurgulanmaktadır. Ancak bu vurgu, yapının siyasal içeriğinin bilinçli biçimde boşaltıldığını gizlemektedir. Bu anlamıyla Gazze’deki teknokratik hükümet, karar alma yetkisi son derece sınırlı, üstten denetlenen ve temel siyasi konulara müdahale edemeyen bir yapı olarak tasarlanmıştır. Gazze’nin geleceğine ilişkin en kritik meseleler—egemenlik, sınırların statüsü, İsrail’in askerî varlığı, mültecilerin geri dönüş hakkı—bu teknokratik çerçevenin tamamen dışında tutulmaktadır. Böylece Filistin meselesi, tarihsel ve siyasal bir mücadele olmaktan çıkarılıp idari bir yeniden yapılandırma problemine indirgenmektedir. Filistinliler bu denklemde özne değil, yönetilen bir nüfus olarak konumlandırılmaktadır.
Teknokratik yönetim söylemi, bu noktada masum bir “uzmanlık” vurgusunun ötesine geçmektedir. Siyasetsizleştirme, burada bir yönetim tekniği olarak kullanılmaktadır. Yeniden imar, kalkınma ve insani yardım gibi kavramlar, yıkımın sorumlularını görünmez kılacak şekilde devreye sokulmaktadır. Oysa Gazze’deki yıkım, teknik hataların değil, bilinçli askerî ve politik tercihlerinin sonucudur. Bu tercihler sorgulanmadan kurulan her idari yapı, mevcut güç ilişkilerini yeniden üretmektedir. Dahası, bu teknokratik model Gazze için bir “pilot proje” olarak tasarlanmıştır. Burada başarılı olduğu iddia edilen bir yönetim deneyimi, başka kriz bölgelerine de örnek gösterilebilecektir. Bu durum, Gazze’yi yalnızca Filistin meselesinin bir parçası olmaktan çıkarıp, küresel yönetişim deneylerinin test edildiği bir laboratuvar hâline getirmektedir.
Kim Kazanıyor, Kim Kaybediyor?
Barış Kurulu ve Gazze’yi yönetmesi planlanan teknokratik hükümet etrafında toplanan aktör profilleri, bu girişimin temel mantığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Diplomatlar ve uluslararası hukukçular yerine, iş insanları, finans çevreleri ve geçmişte müdahaleci politikalarla özdeşleşmiş siyasi figürler (Tony Blair gibi) ön plana çıkmaktadır. Bu tablo, barışın normatif bir hedef olarak değil, yönetilmesi ve hatta ticarileştirilmesi mümkün bir süreç olarak ele alındığını göstermektedir. Gazze bu çerçevede, insani bir sorumluluk alanından ziyade, yeniden imar, altyapı, güvenlik ve finans sektörleri için devasa bir ekonomik fırsat alanı olarak görülmektedir. Dolayısıyla İsrail’in üretimi olan Gazze soykırımı ve yıkımı, bu yaklaşımda bir trajedi değil, siyaset ve ekonomi için bir “başlangıç noktası” olarak tasarlanmaktadır. Kimlerin kazandığı sorusu sorulduğunda, Filistinlilerin bu listenin başında yer almadığı açıktır. Bu yapıya katılan ya da katılması beklenen ülkelerin motivasyonları büyük ölçüde pragmatiktir. ABD ile güçlü güvenlik ve ekonomik bağlara sahip olan devletler için Barış Kurulu, siyasi himaye ve ekonomik kazanç vadeden yeni bir platform sunmaktadır. Buna karşılık, çok taraflı düzene yatırım yapan ve uluslararası hukukun aşınmasından endişe duyan aktörler açısından bu yapı, küresel siyasetin daha da keyfileşmesi anlamına gelmektedir.
Türkiye’nin kurucu üye olarak davet edilmesi ise iki nokta açısından önemli görülmektedir. Barış Kurulu’na davet edilen ülkelerden 1 milyar dolar yardım taahhüdü talep edilmesi, Trump’ın Gazze’nin yeniden inşasında tüccar mantığı ile hareket ettiğini göstermektedir. Ayrıca Trump’ın kurula katılmak isteyen ülkelerden toplayacağı parayı nereye, nasıl harcayacağına dair herhangi bir açıklama yapmaması, mezkur davet edilen ülkelerin kurula katılması ile meşruiyet sağlama ikilemiyle karşılaşacaklarını ortaya çıkarmaktadır. Bununla birlikte Barış Kurulu’na dair İsrail’in sürece dair itirazları ve Türkiye’nin dahil olma ihtimaline karşı çıkması da Türkiye gibi aktörlerin sürece dahil olup süreci dönüştürme ihtimalini düşündürtmektedir. Bununla birlikte Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve diğer devlet liderlerine sunduğu ifade dilen bu davet, bir yandan Ankara’ya Gazze sürecinde söz sahibi olma imkânı sunarken, diğer yandan BM dışı ve kişiselleştirilmiş bir küresel düzene dolaylı meşruiyet kazandırma riskini barındırmaktadır. İçeriden etki etme iddiası ile yapısal bir dönüşüme katkı sağlama ihtimali arasındaki gerilim, Türkiye açısından dikkatle yönetilmesi gereken bir dengeye işaret etmektedir.
Sonuç olarak, Barış Kurulu üyelerinin ve ona bağlı çalışacak olan teknokratik yönetimin üyelerinin ilan edilmesinden hareketle, Trump’ın Filistin’e adalet ve egemenlik temelinde bir barış üretme ihtimalinin son derece sınırlı olduğu ifade edilebilir. Bu yapı, barışı siyasetten arındırarak, kontrol ve denetim temelli bir istikrar anlayışını kurumsallaştırmaktadır. Gazze’de bugün normalleştirilmeye çalışılan her uygulama, yarın başka coğrafyalara da tatbik edilebilir. Bu sürecin Batı Şeria başta olmak üzere İsrail’in istikrarsızlık ürettiği ve yayılmacı saldırgan politikalar güttüğü noktalara da yansıyabileceği tahmin edilebilir. Bu nedenle Gazze, yalnızca Filistinlilerin yaşadığı bir trajedi değil; küresel siyasetin nereye evrildiğini gösteren güçlü bir uyarıdır.





HABERE YORUM KAT