
Dr. Faustus’tan Epstein’a egoist bireycilik ya da ruhunu şeytana satmak
“Epstein ve havarilerinin Faustus’un 16. yüzyılda tapınmayı seçip ruhunu sattığı Belzebab ya da Baal’le ilişkilendirilmesi insanlığın geleceği ve siyasal düzenler bakımdan dehşet verici ve uzun erimli imalar taşıyor.”
Ruhunu Şeytana Satmak: Dr. Faustus’tan, Epstein’a Egoist Bireycilik
Halide Aral / Perspektif
16. yüzyıl şair ve oyun yazarı Christopher Marlowe’un Dr. Faustus adlı oyunu yaşadığımız çağın sorunlarıyla, özellikle de Epstein dosyalarının bizi yüzleşmek zorunda bıraktığı gerçeklerle, yakından ilgili bir yapıttır ve karakterin Hristiyan bilgin kimliğini terk edip şeytanı otorite kabul etmesine varan manevi yolculuğunu ya da manevi düşüşünü anlatır. Düşüşün nedeni insanın erişebildiği tüm bilgiyi yetersiz bulan Faustus’un tanrısal güce sahip olmayı istemesi ve bu uğurda ruhunu şeytana satmasıdır. Dünyevi hazlar, üstünlük ve egemenlik duygusunu yaşamak belli bir süre doyum hissi getirse de, şeytana teslim olduktan sonra Faustus için kaçınılmaz son, sonsuz cehennemdir ve trajik deneyimi insanlık için uyarı notası niteliğindedir. Bireyciliğin coşkuyla desteklendiği bir dönemde Marlowe çağdaşlarının aksine, tanrılaşmak isteyen Faustus aracılığıyla egoist bireyciliğin yıkıcı yanına, barındırdığı tehlikeye ve ödenecek bedele işaret eder. 1600’lerde Hristiyan bağlamda yazılmış bu oyunun 21. yüzyıl insanı Epstein’la ve elitler denilen güruhla ortak yanı egoist bireyin üstünlük duygusu, dünyevi haz, güç ve siyasal egemenlik tutkusudur. Bu benzerliği irdelemeden önce Moderniteye geçişin başlangıcı olarak kabul edilen Rönesans döneminin birey anlayışına bakmak yararlı olur.
İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt İtalya’da Rönesans Kültürü adlı kitabında hümanizmanın Rönesans’ta bireyin doğmasına olanak tanıdığını, insanın bu dönemde “manevi bir birey” niteliği kazandığını ve bireyciliğin Rönesans’ın merkezi özelliği olduğunu söyler. Norman Nelson “Rönesans’ın Bir Kriteri Olarak Bireycilik” başlıklı makalesinde Burckhardt’ın görüşlerini ve karşı saftaki Orta Çağcı görüşleri ele alır. Burckhardt karşıtı tarihçi ve eleştirmenlerin görüşlerini özetleyecek olursak, birey olgusu Rönesansa özgü değildir. Orta Çağ’da da bireylik anlayışı vardır ve birey kendisini günahkâr bir varlık olarak gören, kurtuluşu arayan, İsa’yı model alıp, onun erdemlerini içselleştirmeye çalışan bir Hristiyandır. Rönesans bireyiyse dönemin edebiyat yapıtlarında gördüğümüz, yazarlarından ve tarihten öğrendiğimiz kadar Orta Çağ birey modelinden çok farklıdır. Asketik, kurtuluşu amaç edinen, anonim olmaktan rahatsızlık duymayan Orta Çağ bireyinden farklı olarak Rönesans bireyi dünyevidir, eşsizdir, özerktir, ruhuyla ilgilenmesinin tek amacı günahtan arınmak değil, kendini tanımak ve kusursuzlaşma potansiyelini geliştirmektir. Dahası, Burckhardt’ın ifade ettiği gibi Rönesans bireyi egoisttir, özgüvenlidir ve cesurca kendisini ortaya koyar. Bu yeni bireyin özellikleri arasında entelektüel merak, çok yönlü olmak ve ün tutkusu oldukça belirleyicidir. Bütün bu özelliklerin yanı sıra Rönesans bireyi vicdan konusunda Kiliseye ve Kutsal Kitaba tabi Orta Çağ bireyine benzemez. İtalyan hümanisti Pico della Mirandola “İnsan Onuru Üzerine Söylev”inde felsefenin kendisine, başkalarının yargılarını önemsememeyi ve yalnızca kendi vicdanına güvenmeyi öğrettiğini yazar. Antik Çağ felsefesinin etkisiyle oluşan ve vicdanı öznel hale getiren bu radikal tutum Rönesans bireyi için kuşkusuz yepyeni bir özgürlük ve aynı zamanda sorumluluk alanı demektir.
Dünyevi hazlar, üstünlük ve egemenlik duygusunu yaşamak belli bir süre doyum hissi getirse de, şeytana teslim olduktan sonra Faustus için kaçınılmaz son, sonsuz cehennemdir ve trajik deneyimi insanlık için uyarı notası niteliğindedir. Bireyciliğin coşkuyla desteklendiği bir dönemde Marlowe çağdaşlarının aksine, tanrılaşmak isteyen Faustus aracılığıyla egoist bireyciliğin yıkıcı yanına, barındırdığı tehlikeye ve ödenecek bedele işaret eder. 1600’lerde Hristiyan bağlamda yazılmış bu oyunun 21. yüzyıl insanı Epstein’la ve elitler denilen güruhla ortak yanı egoist bireyin üstünlük duygusu, dünyevi haz, güç ve siyasal egemenlik tutkusudur.
15. yüzyıl İtalya’sından çıkıp 16. yüzyıl İngiltere’sine geldiğimizde bireyliğin humanitatisin etkisiyle kazandığı yeni anlam centilmenlik ya da saraylı idealinde daha belirginleşir. İdeal Rönesans erkeği eğitimli olmalı (kahramanımız erkek olduğu için kadın idealine değinmek gerekmiyor), tüm bilgi alanlarında yetkinleşmelidir; dövüş sanatını bilmeli, iyi bir atlet olmalıdır; klasik sanat, felsefe ve edebiyatı çalışmalı, adabı muaşerete uymalı, belagat ve hitabette ustalaşmalıdır. Marlowe’un kahramanı bu özelliklerin hepsine sahip olmasa da, egoist bir bireydir ve tam bir Rönesans entelektüelidir. Tüm bilgi alanlarına karşı tutkulu bir merak besleyen Faustus teoloji, hukuk, mantık, tıp gibi bilgi alanlarını çalışmış, hastalıklara çare bulmuş ünlü bir bilgindir. Ancak insanın ulaşabildiği bilginin sınırlılığından ve onca geniş bilgiye rağmen hala yalnızca insan olmaktan rahatsızdır ve kendisine şunu sorar: “İnsanı ölümsüz yapabilir misin? . . . Bunu yapabilsen işin kıymetli olurdu.” İnsanın sınırlı gücüyle yetinemeyecek, acizliğini kabullenmeyecek kadar kibirli olmak Faustus’un Tanrının otoritesine karşı gelmesine ve Şeytana yönelmesine yol açar, çünkü Tanrısal olmak, yani muktedirlik yalnızca nekromansiyle mümkündür. Sihir ve büyü haz, güç, ün ve şeref vadeder. Bu güç sayesinde Faustus imparatorlara, doğaya hükmedecek, düşmanlarını öldürecek, dostlarına yardım edecektir. Faustus’un diğer özlemleri de Rönesans insanının dünyevi tutumunu yansıtır: Cinleri sayesinde Hindistan’ın altın ve incilerini yağmalayacak, Almanya’yı pirinçle kaplatacak, okul çocuklarına ipek giysiler giydirecek, yeni keşfedilen ülkelerin meyvaları ve lezzetli yiyececeklerini tadacak, yabancı felsefeleri öğrenecek, dünyayı keşfedecek, evren hakkında bilgi edinecek, gezegenlerin yapısını öğrenecek ve elbette cinlerine yeni silahlar yaptıracaktır. Faustus, Şeytana yönelirken ahlaki sorgulamayı “tatlı hazlara” gem vurmasını sağlayacak akılcılıkla derinleştirmez ve yeni tanrısı Belzebub’ı (Baal’i) kendi nefsi olarak tanımlayarak şöyle der: “Ona bir sunak ve kilise yapacağım / Ve yeni doğmuş bebeklerin ılık kanını sunacağım.” İç çatışmalarını (İyilik ve Kötülük Melekleri) ölümden sonra azap olmayacağına kendini inandırarak aşar ve Mephistophilis’in uyarısına rağmen cehennemin ne demek olduğunu hiç kavramadan, Lucifer’le 24 yıllığına bir anlaşma yapar ve anlaşmayı okült ayinlerdeki gibi kendi kanıyla mühürler. Bu dönüşü olmayan bir seçimdir çünkü süre dolduğunda sonsuza dek cehennemde kalacaktır. Gücü elde ettikten sonra Faustus yaptığı sihir gösterileriyle imparatorda ve soylularda hayranlık uyandırır. Marifetleri herkesi şaşırtır ve büyük bir ün kazanır ancak sürenin dolmasına yakın bayağı bir hokkabaz gibi davranır. Ölüm vakti geldiğinde Faustus peşinde koştuğu hazların boşunalığını itiraf eder ama artık cehennemden kurtuluş yoktur.
Faustus’un güç tutkusu ve trajik yaşamı Rönesans humanist düşünürlerin önermelerine bütünüyle terstir. Pico insanın özgür iradesini ve doğasındaki hayvani ve ilahi kapasite arasında etik bir seçim yapma özgürlüğünü vurgulayarak iki tür sihirden söz eder. İlki, kötücül doğaüstü varlıklarla ilişki kurmak ve sonuçta Tanrıdan uzaklaşarak şeytanın kölesi olmak yani küfre sapmak; ikincisiyse, Tanrının mucizelerini ve ihtişamını tefekkür ederek ve iyi melekler gibi ruhu erdemle donatarak Tanrıya yaklaşmaktır. Faustus’un birinci yolu tercih etmesi Marlowe’un hümanizmanın iyimserliğine şüpheyle baktığını gösterir. Rönesans insanının erdemli yaşamak konusunda akla duyduğu güven ve kendini merkeze koyarak önemsemesi Marlowe için ahlaki dengeyi korumak konusunda ciddi riskler barındırır.
Bugünün dünyasında tanık olduğumuz ve tek tek kişiler kadar doğrudan toplumların siyasal ve ahlaki yapısını etkileyen büyük kötülükler ne yazık ki bu şüpheciliği haklı çıkarır nitelikte. Epstein ve elit diye adlandırılan ünlü ultra zengin insanların, üst düzey, bürokratlar, siyasetçiler ve oyuncuların, entelektüellerin şeytani yaşamlarının Kenan-Finike tanrısı Baal’le ilişkisi, okült uygulamaları, çocuk kurban etme ayinleri, pedofil olmaları ve Epstein’ın Mossad bağlantısı dünyanın birçok yerinde birçok kişi tarafından dile getirildi. Epstein ve havarilerinin Faustus’un 16. yüzyılda tapınmayı seçip ruhunu sattığı Belzebab ya da Baal’le ilişkilendirilmesi insanlığın geleceği ve siyasal düzenler bakımdan dehşet verici ve uzun erimli imalar taşıyor. Bu güruhun dünyevi güç istediği çok açık, ancak gücün amacı, en azından oyunu kuran Epstein ve onu yönettiği söylenenler için, sadece küçük kızlara tecavüz etmek ya da savunmasız, masum bebekleri kurban etmekten ibaret olmasa gerek. Faustus’un boş diye nitelediği hazların hizmet ettiği amaç can sıkıntısını sapkın heyecanlarla gidermek değil, siyasal egemenlik olmalı çünkü bu skandala karışanlar yalnızca belli toplumların değil, insanlığın kaderini ekonomiyle, savaşlarla, teknolojiyle belirleme gücüne sahipler ve kendilerini buna yetkili görüyorlar. Bu küstahlığın ve kibirin düşünsel, kültürel nedenlerine tarihsel olarak bakıldığında yolculuğun Rönesans’ta başladığını söylemek mümkün. Rönesans Avrupa’sında filizlenen modernite, ardından gelen yapıları bozulmuş, popüler kültürün şaha kalktığı postmodern dünya, teknoloji, neoliberal ekonomi, sürüleştirilmiş duyarsız, edilgen kitleler ve insanoğlunun hubrisi diyebileceğimiz Transhümanizm, ideolojiler kadar egoist bireycilikle de ilintilidir. İnsan olmanın anlamı konusunda kafası karışmış, kendisini üstün gören ve neredeyse tüm insanlık üzerinde egemenlik kurmak isteyen, özerkliği hesap vermezlikle, sorumsuzlukla karıştıran insanların yarattığı keşmekeş son derece ürkütücü bir gerçek. Görünen o ki, ölümlülüğü sineye çekememek, insan olmakla yetinmemek cenneti vaad etmiyor, aksine Faustus’un cehenneminin kapılarını açıyor ve aslında çoktan açtı da. Mephistophilis’in dediği gibi “cehennem burası”, yani olduğumuz yer, içimiz. Dünyaya ve hazlara bu denli düşkün olmanın şimdi geldiği noktada insanlık, bir nükleer savaş nedeniyle ya da kendisi ruhen robotlaştığı için, varlığını sürdürememe tehlikesini görmek ve uyuşukluğundan sıyrılıp ahlaki bir seçim yapmak zorunda. O seçim aslında Faustus’un yapmak zorunda olduğu seçimden başka bir şey değil: Şeytana teslim olmak ya da erdemle ruhu kurtarmak. Hangisinin insanın kaderini belirleyeceğini hep birlikte göreceğiz.
*
Kaynakça
Bruckhardt, Jacob. İtalya’da Rönesans Kültürü. Çeviren Bekir Sıtkı Baykal, Devlet Kitapları, 1973.
Marlowe, Christopher. The Tragical History of Dr. Faustus. A treasury of the Theatre, vol.1, editör John Gassner, and Simon and Schuster, 1951.
Mirandola, Pico della. “Oration on the Dignity of Man.” The Renaissance Philosophy of Man, editör Ernst Cassirer, Paul Oscar Kristeller and John Herman, Randall Jr., Columbia University, 1945.
Nelson, Norman. “Individualism as a Criterion of the Renaissance.” The Journal of English and German Philology, Vol.32, No. 3(Jul., 1933), ss. 316-334. https://www..jstor.org/stable/.






HABERE YORUM KAT