1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Türkiye’de İslamcılık ve İslami Edebiyat
Türkiye’de İslamcılık ve İslami Edebiyat

Türkiye’de İslamcılık ve İslami Edebiyat

Kenan Çayır’ın kitabı “Türkiye’de İslamcılık ve İslami Edebiyat”, Türkiye’deki İslami gelişim sürecini edebiyat, daha özelde romanlar üzerinden okuyup yorumlamayı amaç edinen bir çalışma. Kitabı Abdurrahman Çeliker Haksöz-Haber için değerlendirdi.

A+A-

TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK VE İSLAMİ EDEBİYAT

İslamcılık üzerine yapılan çalışmalar, yazılan kitaplar ilgi görmeye devam ediyor. Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim görevlisi olan Yrd. Doç. Dr. Kenan Çayır'ın, söz konusu kitabı da İslamcılığı, Türkiye'deki İslami gelişim sürecini edebiyat, daha doğrusu romanlar üzerinden okuyup yorumlamayı amaç edinen bir çalışma. Daha önce doktora tezi olarak İngilizce hazırlanıp yayımlanan bu çalışma, Ağustos 2008'de İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'nca okuyucuyla buluşturuldu.

Kitabın "Giriş"inde eserin yazılış gerekçesi ve yöntemi hakkındaki açıklamalar ile İslami hareketler, İslami edebiyat ve roman konularında özet bilgilerin aktarıldığını görüyoruz. Birinci bölümde İslam, laiklik ve modernlik üzerine bir mücadele alanı olarak edebiyat hakkında sosyolojik belirlemelerde bulunuyor Kenan Çayır. İkinci bölümde, 80'lerdeki hidayet romanları üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılan toplumu dönüştürme çabaları üzerinde yoğunlaşıyor. "Kolektif ve epik İslamcılık öyküleri" olarak hidayet romanlarının incelendiği üçüncü bölüm, kitabın kapsamlı bir bölümü olarak karşımıza çıkmakta. Dördüncü bölümde ise seçilen iki roman üzerinden İslami hareketin ve kimliğin içeriden eleştirisine yer verilmiş. Kitabın beşinci ve son bölümünde, hidayet romanları ve özeleştirel romanlar üzerinden "epik İslamcılık" ve "İslam'ın yeni yorumları" gözler önüne serilmeye çalışılmış.

Her şeyden önce kitabın isminin sorunlu olduğunu ve bazı okuyucuları hayal kırıklığına uğratabileceğini belirtmek gerekiyor. Zira kitabın adının ilk kısmını oluşturmasına rağmen, "Türkiye'de İslamcılık" üzerinde pek durulmadığı, bu konuyla ilgili yol gösterici bir perspektif ve aktarımın yapılmadığı görülüyor. "İslami Edebiyat" terimi de sorunlu ve yetersiz aslında. Zira çalışma, Müslümanlar eliyle geliştirilen edebi birikimin tamamını, bütün türlerini, alanlarını kuşatacak bir yeterlilik ve kapsamlılıkta değil. Son çözümlemede "roman" merkezli bir çalışma bu. Roman türünde de enikonu dört kitapla ilgili yorumlara ve genelgeçer çıkarımlara ulaşıldığını söylemek mümkün. Bunun yanı sıra kitapta tashih hataları ve dizinde eksiklikler bulunmakta. Ayrıca kitapta yer verilen bazı alıntıların kitabın kaynakça bölümünde geçmediği görülmektedir. Kitap, alanı ve içeriği ile sahasında belki de ilk çalışma diyebileceğimiz bir öneme sahip olsa da kapsam ve seçilen örnekler açısından doyurucu değil. Daha çok eser irdelenebilir, daha çoğulcu ve ayrıntılı görüşlere ulaşılabilirdi.

Giriş bölümünde, çalışmanın temel tezlerinin neler olduğu konusunda bilgiler verilmiş ve incelenen romanların, dönemin İslami anlayışlarının kavranabilmesi için önemli kültürel metinler olduğu ve özellikle 1980'li yıllarda İslami kesimlerce bir mücadele alanı olarak görülen romanın, 1990'lı yıllarla birlikte dindar aktörlerin kendi düş kırıklıklarını, iç sorgulamalarını ve dönüşümlerini anlattıkları bir zemine dönüşmesi örneklendirilerek anlatılmış. Yaşadıkları çağla ilişkili olarak İslami aktörlerin duygularını, hayallerini ve iç çatışmalarını anlatan söz konusu romanların, sosyal bilimsel dili zenginleştirici bir potansiyel taşıdığına ilişkin tespitlerde bulunulmuş.

Her ne kadar yazar İslami kesimin homojen bir yapı sunmadığı konusunda görüş bildirse de kitabın tamamına yakın bir bölümünde yapılan inceleme ve eleştirilerde İslami kesim homojen olarak algılanmış ve incelenen dört roman aracılığıyla da genel/homojen bir İslamcılık/İslami kesim tanımlaması yapılmış. İslamcılığın bugüne kadar romanlar -1980'lerin "hidayet romanları" ve 1990'ların "özeleştirel romanları"- aracılığıyla yeteri kadar incelenmediğini, söz konusu romanların İslamcıların son yirmi beş yıl içinde kendilerini, diğer aktörleri ve toplumsal çevrelerini anlama ve anlamlandırma biçimlerini inceleme konusunda en önemli belgeler olduğu ifadesi dahi, İslamcılığın/İslamcıların yazar tarafından homojen bir yapı olarak algılandığını gösteriyor.

Yazar her iki roman türüyle hem İslamcılığı hem de İslami kesimin edebiyat ve roman konusundaki yaklaşımlarını dışarıdan bakan bir gözle ve tarafsız bir incelemeye tabi tuttuğunu iddia etse de, kitabın daha giriş kısmında söz konusu romanları hem İslami yönden hem de edebiyat estetiği açısından eleştiren, onları "hastalıklı" ve "çözülüşün ürünü" olarak değerlendiren İslami hareketleri "radikal" veya "özcü/essentialist" olarak ilk elde mahkûm etmektedir.

Yazarın vahyi perspektifle kendini ve hayatı inşa etmeye çalışan İslami kesimleri, bu kesimin İslamcılık ve "İslami edebiyat" konusundaki bakış açılarını gösteren makale ve kitapları da çok fazla incelemeden (özellikle Metin Önal Mengüşoğlu'nun "Vahiy ve Sanat" kitabı ile Ali Değirmenci ve Asım Öz'ün değişik dergilerde çıkan bu konu hakkındaki makaleleri daha anlamaya dönük olarak incelenebilirdi) radikal, özcü/essentialist olarak mahkûm eden tutumuna karşılık, özellikle 1990'ların "eleştirel romanları"nın karakterlerini olumlayarak objektif tutumunu kaybetmiş olduğunu düşünüyoruz.

Bununla birlikte roman hakkında oldukça doyurucu bilgiler verilerek kitap zenginleştirilmiş. Romanların, kendisini ve çevresini belirli bir kültürel perspektiften gözlemleyen, tanımlayan ve hayal eden anlatıcıların eserleri, yazarlarının ise "tiyatrodaki seyirciler gibi" olduğu tanımlaması yapılmış. "Onlar izledikleri bir tiyatro oyununu başkalarına aktaran anlatıcılardır. Roman, yaşamın farklı maddi, sosyal, siyasal, ekonomik ve öznel yanlarının "sembolik olarak kodlanmasıdır." Yazarın, özellikle 28 Şubat "postmodern" darbe sürecinde, İslami kesimde kendini, kimliğini inkârın bir aracı haline dönüştürülen ve bir sanat dalı olan edebiyatın ne için yapıldığı konusundaki görüşlerini paylaşıyoruz. Zira yapılan hiçbir eylem amaçsız olmadığı gibi bir eylem aracı olan roman da yazarın yaşadığı ortamdan, toplumdan ve kendi düşünce ve ideolojisinden ayrı düşünülemez. Ahmet Günbay Yıldız'ın deyimiyle dünya üzerinde mesaj vermeyen roman yoktur. Hıristiyan, ateist, sosyalist veya herhangi bir dünya görüşüne sahip bir yazar nasıl ki kendi ideolojisi çerçevesinde sanat eserleri ortaya koyabiliyorsa Müslümanlar da kendi dinleri çerçevesinde eserler üretebilirler. Bu gayet doğaldır; çünkü her sanatçı yaptığı işlerle topluma bir şekilde mesaj da vermek ister. Ancak bu ürünler elbette belirli bir estetiğe, yetkinliğe de sahip olmalıdır. Kısaca ideoloji ve din ile estetiği birleştirerek insanların ilgisini çekebilir, onları etkileyebilirsiniz. Burada önemli olan kendi inandığınız değerleri başkalarına öykünmeden bir özgüven ve estetik içerisinde topluma aktarabilmemizdir. Kimi İslami çevrelerde var olan bu öykünme hali edebiyat alanında özellikle çeviri romanlarında kendisini çok daha fazla hissettirmektedir. Dünya edebiyatına damgasını vurmuş önemli yazarların eserlerinden yapılan çevirilerde yapılan bazı tahribatlar, neredeyse bu yazarların Müslüman oldukları ve verdikleri mesajların İslami içerikte olduğunu gösterme çabasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla "Müslüman" bir Cervantes veya Hugo oluşturulur. Hatta bazen öyle ileri gidilir ki Don Kişot gibi bir roman kahramanının aslında Endülüslü filozof Seyyid Hamid bin Engeli'ye ait olduğu söylenir. Şule ve Timaş yayınları tarafından yayımlanan Tolstoy'un bazı kitapları da bu öykünmenin ürünleri olarak örneklendirilebilir. "Cumhuriyet romanı" karşısında "İslami roman" başlığı altında bu konulara değinen yazarın özellikle "hidayet romanları"nın böyle bir ruh hali içerisinde yazılmış eserler olduğu konusundaki görüşlerine katıldığımızı da belirtmek isteriz.

"Çeviri sadece eserlerin süreci açısından değil, çevirmenler tarafından yapılan bilinçli yanlış çeviriler, göz ardı etmeler ya da eklemeler açısından da siyasal bir eylemdir."

Kitapta, 1980'li yılların "hidayet romanları" bağlamında, bir bayan ve bir de erkek yazarın eserleri incelenmiş. Bunlardan ilki Şerife Katırcı Turhal'ın "Müslüman Kadının Adı Var", ikincisi Ahmet Günbay Yıldız'ın "Boşluk" isimli romanı. Romanlardaki kurgunun birbirine çok benzediğini ve edebiyat estetiği açısından son derece sığ olduğunu belirten yazar aslında her iki romanın da "Cumhuriyet romanları"na bir cevap niteliği taşıdığını belirtmiş. Her iki roman türündeki tek farklılık köye/kasabaya giden öğretmenlerin düşünsel yapılarıdır. Bir tarafta dindar bir öğretmen ve halk, diğer tarafta Kemalist bir öğretmen ve dinlerinden dolayı geri kalmış bir halk. Bu açıdan bakıldığında "hidayet romanları", "Cumhuriyet romanları"nda yüceltilen Batıcı modernleşme anlatılarına verilen "İslami" tepkiler olarak değerlendirilmiş.

1980'li yılların "Hidayet romanları"nın temel tezinin, modernleşme sürecinin Türkiye'yi çağdaş medeniyet seviyesine yükseltmek yerine, ahlaki çöküşe götürdüğü tespitinden hareketle bu romanların hem ötekilerle bir medeniyet mücadelesi içerisine girdiğini hem de toplumsal dönüşümü hedeflediğini söylemektedir yazar. Bu tespitlerinden sonra da bu tür romanların özellikle 1990'lı yıllardaki İslami kesimin edebiyatçıları tarafından hem söylem düzeyinde hem de edebiyat estetiği açısından eleştirildiği vurgusunu yaparak mahkûm etmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu romanları edebi estetik açısından ve iletmeye çalıştığı İslami söylemindeki sıkıntılarından dolayı eleştirsek de her şeye rağmen Çayır'ın da kendi durduğu yerden olumlu baktığını/olumladığını düşündüğümüz 1990'lı yılların "özeleştiri romanları"nın yazarların kendi ruhi bunalımlarının bir sonucu olarak İslami perspektifi fütursuzca eleştirmeleri karşısında daha ahlaki bulduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Yazarın bu bölümde ele aldığı konulardan birisi de "hidayet romanları"nda sıkça vurgusu yapılan başörtüsü. Yazar bu romanların kadın karakterlerinin romanların sonunda örtünmesini İslami siyasetin kadın üzerinden üretilmesi gibi yanlış bir kanıya varmış. Üstelik kadının, sadece 1980'lerin hidayet romanlarında değil, hemen tüm İslami yazımlarda merkezi bir yer işgal ettiğini belirterek, İslami hareketlerin Kemalist modernleşme süreciyle ilişkili olarak okunduğunda daha iyi anlaşılacağını belirtmiş.

"Toplu Hidayet" bölümünde "hidayet romanları" üzerinden incelemeye tabi tutulan 1980'lerin İslamcılık algısının çok da tarafsız bir gözle ele alındığını söyleyemeyiz. Zira İslamcılık algısı bu romanlar üzerinden homojen bir yapı olarak değerlendirilmiş ve bu romanlarda var olan ve bizim de katılmadığımız birçok yanlış, tüm İslami mücadele sürecine mal edilmiştir.

Sonuç olarak "hidayet romanları", Müslümanların dışlanmasına ve toplumsal yozlaşmaya sebep olan Kemalist/Batıcı modernleşme anlatısının edebiyat üzerinden eleştirildiği metinler olarak tanımlanarak, Cumhuriyet döneminin Batıcı olarak nitelenen anlatılarda üretilen olumsuz İslami imajlarla mücadele etmek ve yeni bir İslami kimlik, toplumsal ilişkiler, cinsiyet rolleri ve duygu repertuarı kurgulamak gibi iki işlevinin olduğu tespitinde bulunulmuş.

İslami kesimler tarafından ise "İslami arabesk" olarak eleştirilen bu romanların ortaya çıkış serüveni ve tabanı hakkında önemli değerlendirmelerde bulunan yazar "hidayet romanları"nın 1990'lı yıllardan itibaren kentlileşen, belediye başkanı, iş adamı-iş kadını olarak "modern meslekler" edinen İslami kesimler tarafından "radikal" olarak değerlendirildiğini zira İslamcılığın artık marjinal bir ideoloji olmaktan çıkıp yerel ve genel seçimlerde başarılar kazanan toplumsal bir yapıya dönüştüğünü ifade etmiş. Diğer taraftan bu romanların yazarlarına kulak verdiğinizde, eğer şimdi toplumsal bir başarı elde edilmişse bu başarıda yazılan bu romanların büyük bir etkisi olmuştur yönündedir.

1980'lerin İslami anlayışlarını eleştiren, "İslamcılığı" ve İslami kimlikleri, İslami aktörlerin kendilerini, öteki aktörleri ve toplumsal çevrelerini algılamalarına yeni bir izlekte yaklaşan durumları, 1990'ların iki romanı temelinde ele alınmış. Bu bölümde yine bir kadın ve bir erkek iki yazarın romanları incelenmiş. Bunlardan ilki, Halime Toros'un örtülü bir kadının daha sonraki yıllarda örtüsünü çıkarması ve inandığı değerleri sorgulamasını anlattığı "Halkaların Ezgisi" isimli romanı. Diğeri kendi bunalımlarını, kişisel bozukluklarını inandığı değerlere fatura eden Murat'ın başından geçenlerin anlatıldığı Ahmet Kekeç'in "Yağmurdan Sonra" isimli romanı. Bu romanlar üzerinden İslami hareketlere içeriden yapılan eleştirilerin, İslamcıların özellikle 1990'lı yıllarda dünyada meydana gelen siyasal, ekonomik gelişmelere cevap üretemedikleri ve küreselleşme nimetlerinden yararlanma gibi bir altyapıya sahip olduğu belirtilmiş ve İslamcı yazarların birçoğundan konuyla ilgili aktarımlarda bulunulmuş.

"Sonuçta 1990'lı yıllarda Türkiye birçok alanda İslam'ın yeni kamusal yüzleri ile tanıştı (başörtülüler). İslami aktörler yeni kurulan İslami televizyonlarda, radyolarda ve iş yaşamında görünür olmaya başladılar. Ekonomi alanındaki İslami aktörler, MÜSİAD ve Hak-İş gibi ticaret ve çalışma yaşamındaki çıkarlarını korumak için çeşitli dernekler kurdular. Özetle 1990'larda hem seküler hem İslami dili konuşabilen İslami orta sınıflar, kentli aktörler ve profesyoneller ortaya çıkmaya başladı. Ancak İslami kadın aktörler başörtüleri yüzünden kamusal yaşama erkekler kadar dahil olamadı. Sonuçta bazen eğitim ve statü açısından daha üstün konumda olsalar da kadın ve erkek aktörler arasındaki "makas açılmaya" başladı. Ancak bu dönem erkekler açısından da sıkıntılı geçmiştir. Yeni mekânlarda bulunmak, yeni meslekler icra etmek, erkek İslami aktörlerde iç çatışmalara neden oldu… Bu nedenle "hidayet romanları"nda sunulan İslami kolektif uyum, öncelikle örtüleri yüzünden kamusal yaşamda etkin olmayan ve Müslüman erkeklerden de yeterli desteği görememiş kadınların öyküleri bozulmaya başladı."

Kitapta "hidayet romanları" üzerinden yapılan İslamcılık, "İslami hareket" eleştirilerinde önemli tespitlerin de bulunduğunu söylemek gerekiyor. Hakikaten yazar söz konusu romanlar üzerinden İslami kesimlerde var olan hem düşünsel hem de pratikler açısından birçok çarpıklığı tespit etmiş.

1980'lerin "hidayet romanları"nda sunulan dünya ve hayat tarzlarının diğer yaşam tarzlarının varlığına imkan tanımayan bir dünya ve İslami hayat tarzına sahip olmayan bireylerin ise hem ahlaki hem de psikolojik olarak dejenere olmuş mutsuz kimseler olarak tarif edildiği tespiti yapıldıktan sonra, bu romanların performatik olmaktan çok pedagojik romanlar olduğu tespiti yapılmış.

1990'ların "hidayet romanları"nın ise o yıllarda İslami aktörlerin kamusal yaşamdaki etkinliklerinin artması, yeni meslekler edinmeleri, tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve yapılan eleştirilerin ve bu eleştiri tarzlarının değişmesine bağlı olarak yapısal değişikliklere giden ve bu gidişte geçmişi sorgulayarak bir özeleştiriye tabi tutan, İslami bireyi merkeze oturtan eleştiri diğer bir deyişle sorgulama romanları olduğu tanımlaması yapılmış.

"1990'lı yıllarda İslami aktörlerin yüksek öğrenim ve profesyonellik gerektiren modern meslekler edinmeleri, modern yaşam pratikleriyle ve seküler değerlerle etkileşimleri ve İslami çevrelerde tatil, moda defilesi gibi yeni deneyimlerin yaşanması, on yıl öncesinin "biz ve onlar" ayrımına dayanan kolektif ve "çatışmacı" söylemini sorgulayan yeni seslerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Günümüzde bazı İslami gruplar halen "çatışmacı" bir söylemi sürdürseler de İslami kesimlerdeki bireysel ve eleştirel seslerin sayısının gün geçtikçe arttığı görülüyor."

Sonuç olarak 1980'lerin ve 1990'ların "hidayet romanları" üzerinden yapılan İslamcılık, İslamcılık değerlendirilmesi olarak da adlandırabileceğimiz kitabın birçok bölümünde bizim mahallemizle ilgili önemli tespitler yer almaktadır. Yapılan eleştiriler ve varılan sonuçlarla ilgili olarak yazarın zaafının; İslamcılığı, İslami cemaatleri yekpare bir yapı olarak değerlendirmesi olduğu kanaatindeyiz. Kitaba konu olan ve her iki roman türüyle incelemeye tabi tutulan İslamcı hareketlerin karşısında sahici/sahih İslami kimliği/İslamcılığı görmezden gelmesi veya tüm kitap boyunca bu tür sahih duruşları özcülükle çember içerisine alması, daha baştan mahkum etmesi; yazarın var olduğunu iddia ettiği objektifliğine gölge düşürmüş belki de önyargılı bu tutumu nedeniyle sahih kimliğin hikâyesini inceleme listesine dahil etmemiş.

Diğer taraftan yazar kullandığı dil itibariyle sanki daha önce İslami kesimin herhangi bir safında yer tutmuş birisi izlenimi veriyor. Mutlaka böyledir demiyoruz ancak kitabı bütüncül bir okumaya tabi tuttuğumuzda yazarın 1970'lerden itibaren İslami harekete bakışı, eleştirileri ve sonuçta "Yağmurdan Sonra" ve "Halkaların Ezgisi" romanlarının karakterlerinin bulundukları düşünsel yapılara karşı eleştirileri ve bu eleştiriler sonucunda ulaştıkları noktanın olması gerekenmiş gibi gösterilmesi, sahih İslam algısı iddiasının öyküsüne vurgu yapmaması, hatta görmezden gelmesi –öyle ki Ali Değirmenci'nin söz konusu romanlarla ilgili değerlendirmelerini özcü çerçevesine alarak suçlaması ve hatta alıntının nereden yapıldığını kaynakçada gösterme nezaketinde dahi bulunmamış olması- bizleri ister istemez böyle bir yorum yapmaya zorluyor. Kenan Çayır, 191 sayfa tutan kitabında, İslami kesimin 1970'li yıllardan başlayarak hangi evrelerden geçtiğini, ne tür sorunsalları içerdiğini, sistemle hesaplaşma yöntemlerini ve özellikle "Şubat" krizi ve AKP iktidarıyla birlikte evirildikleri durumu o kadar güzel özetlemiş ki ister istemez yazarın eski bir İslamcı olduğu kanısını uyandırıyor.

 

Abdurrahman Çeliker
Haksöz-Haber

HABERE YORUM KAT