
Yeni uluslararası düzen: Dört zor senaryo
Dünya düzeni çökerken yerine ne geliyor? Güçlerin uyumu mu, imparatorluklar mı, yoksa şirketlerin paylaştığı bir egemenlik mi? Küresel sistemin geleceğine dair dört senaryo...
Ukrayna, Gazze, Venezuela, Grönland ve son olarak İran… Dünyada olup biteni anlamlandırmak giderek zorlaşıyor. Monroe doktrinini raftan indiren ABD Başkanı Donald Trump’ın “Bir ABD eyaleti haline getirmek” ile tehdit ettiği Kanada’nın Başbakanı Mark Carney, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda, yaşananları “kurallara dayalı uluslararası düzenin sonu” olarak tanımlaması geniş yankı uyandırdı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası düzen çöküyorsa yerine ne gelecek? Küresel düzen ve jeopolitik üzerine çalışan analist Gabriel Elefteriu, Brussels Signal için kaleme aldığı yazıda dört olası senaryoyu ele alıyor.
Fikirturu’nun Türkçeye çevirdiği yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
Trump seçimle gidere düzen yeniden değişir mi?
“Amerikan ve Avrupa medeniyetleri arasında kopma yaşanmasının, hatta belki de düşmanca bir ilişkiye geçilmesinin, Avrupa’nın gelecekteki ekonomik ve teknolojik rekabet gücü üzerindeki sonuçları ölümcül olabilir. Amerika ile müttefikleri arasındaki genişleyen ayrılığın hepimizi, ABD dahil, nereye götüreceği belli değil.
Şu anda, Trump’ın ara seçimlerde yenilgiye uğraması ve ardından 2028’de bir Demokrat’ın başkanlık seçimlerini kazanması umuluyor. Peki, bu gelişmeler, müttefikler arası güveni, ahlakı ve ortak kader duygusunu (iyi ya da kötü) geri getirebilecek sihirli anahtarlar mıdır?
Elbette böyle bir sihirli anahtar yok ve dolayısıyla bu tür umutlar yersizdir. Trump’ın iç politika projesi MAGA önümüzdeki yıllarda çökse bile, göçmenlikten kültür savaşlarına kadar altta yatan sorunlar devam edecek ve muhtemelen daha da ağırlaşacaktır. MAGA’nın yeniden canlanma potansiyeli yıllarca sürecektir.
Grönland konusunda, şimdiye kadar sadece teorik olarak düşünülebilen, ABD’nin haydut bir versiyonunun nasıl davranabileceğini gerçek anlamda tadan Amerika’nın dış ortakları, ne olursa olsun, ABD ittifakı konusunda Trump öncesindeki ‘olağan işleyişe’ geri dönemez ve dönmeyecektir. Örneğin, savunma konusunda ABD ordusuna olan bağımlılığı azaltma konusundaki kararlılıkları, artık Avrupa siyasetinde kalıcı bir gerçeklik haline geldi. Bu uzun zaman alabilir, çok maliyetli olabilir ve asla gerçekten işe yaramayabilir, ancak yeni temel gerçeklik, artık hiç kimsenin uzun vadede kendi yetersizlikleri ve başarısızlıklarına “destek” sağlamak için ABD’ye güvenemeyeceğidir.
Mevcut jeopolitik durumun gergin doğası, iki büyük, dünyayı değiştiren olgudan kaynaklanıyor: Trump zamanı ABD dış politikasının Avrupa’ya karşı yarı düşmanca tavrı ve 1945 sonrası dünya düzenini büyük ölçüde sürdüren “kurallara dayalı” kurum ve yasaların hızla parçalanması ve itibarını yitirmesi.
Birinci senaryo: Büyük güçler nüfuz alanları oluşturur
Peki, bundan sonra ne olacak? Dört genel senaryo söz konusu:
“Nüfuz alanları” olarak adlandırabileceğimiz ilk senaryoda, büyük askeri güçler olan ABD, Çin ve Rusya’nın silahlı kuvvetlerinin gücü ve erişimine göre, dünyanın kademeli olarak fiilen bölünmesini göreceğiz. Yumuşak, güçsüz ve zayıflamış Avrupa, savunmaya ne kadar harcama yaparsa yapsın, kritik dönemde askerî açıdan pek bir önemi olmayacaktır. Avrupa’nın askeri sorunu toplumsal ve kültürel niteliktedir: On yıllardır süren ‘şımartılmış pasifizm’in sonucudur.
ABD, Çin ve Rusya arasındaki ilişkileri düzenleyecek bir “küresel sistem” veya herhangi bir resmî düzenleme olmayacaktır. Bu üç kutuplu dünya, uzun bir çalkantı ve savaş döneminin ardından, üç ana devletin hiçbirinin tek başına ve kalıcı bir kontrol uygulayamadığı küresel noktalar üzerinde fiili bir denge olarak ortaya çıkacaktır.
Bu denge genelde istikrarsız olacağı gibi, kilit noktalarda çıkar çatışmaları nedeniyle yeni çatışmalara yol açabilecektir. Ancak krizler, en azından kilit güçlerden biri kendi etki alanının sınırlarını genişletmek için gerekli imkanları elde edene kadar, diplomasi yoluyla çözülecektir.
Bu senaryodaki temel varsayım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana var olan kısıtlamalardan giderek daha fazla kurtulacak şekilde uygulanacak olan askerî gücün üstünlüğüdür.
İkinci senaryo: 19. yüzyıl sistemine geri dönülür
İkinci senaryo olan “Güçlerin Uyumu” (Concert of Powers), 1815 yılında Viyana’da müzakere edilen ve Napolyon Savaşları’ndan sonra Avrupa’yı istikrara kavuşturan ve yüz yıl boyunca kıtada büyük çaplı savaşların yaşanmasını önleyen Kongre Sistemi’ni anımsatmaktadır. Kısaca, bu sistem devrimleri ve ayaklanmaları önlemek ve açıkça müzakere edilmiş ilkeler doğrultusunda istikrar sağlamak için tasarlanmış muhafazakâr ve genel olarak baskıcı bir sistemdi.
Böyle bir düzenlemenin ruhu, son yıllarda Batı’nın (özellikle AB’nin) değer verdiği “değerlerle” çelişmekle birlikte tam da bu nedenle, günümüze oldukça uygun görünmektedir.
Bu izlenim, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin yayınlanmamış, genişletilmiş versiyonunda yer aldığı bildirilen, ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya gibi kilit güçlerin oluşturduğu yeni bir “Çekirdek 5” (C5) grubu fikriyle daha da güçleniyor. C5, eski Viyana geleneğinde olduğu gibi büyük güçler arasında önemli müzakereler yapılmasını sağlamak için tasarlanmış gibi görünüyor. “Avrupa” tutarlı bir aktör veya ciddi, özerk bir askerî güç olmadığı için bu masada yer almayacaktır.
Elbette, Güçlerin Uyumu senaryosunun sorunu, tüm çözülmemiş meselelerin çözülmesi için ciddi diplomasiye ve liderler arasında ortak çıkarların varlığına dayanmasıdır.
Sadece pratik nedenlerle, bu tür bir geleceğin yakın zamanda gerçekleşmesi olası görünmemektedir ve kesinlikle Başkan Trump’ın liderliğinde gerçekleşmeyecektir.
Üçüncü senaryo: İmparatorluklar hortlar
Üçüncü senaryo, gerçek, somut bir şekilde, sömürge uygulamalarıyla birlikte “İmparatorluğun Geri Dönüşü” ve klasik imparatorluk devlet yönetimine odaklanmaktadır. Son yıllarda, tarihsel ölçekte kısa ömürlü bir sapma olan “liberal demokrasi” çağının potansiyel halefi olarak emperyalizme olan ilgi artmaktadır. Anayasal öncesi, hatta Orta Çağ’daki siyasi davranış kalıplarına geri döndüğümüz bir gerçektir.
Tarihi imparatorluk düzenine geri döndüren daha derin nedenler ne olursa olsun, imparatorluğun yeniden kurulmasının pratik değeri, küresel meselelerde şu anda devam eden eğilimlerle oldukça uyumlu görünüyor. İmparatorluk mantığıyla işleyen bir dünyada milliyetçiliğe, hatta “devlet olmaya” pek yer yoktur, egemenlik ve meşruiyet ise yasa veya anayasaya başvurarak zorlukla ayakta kalabilir. Bu yolda zaten oldukça ilerlemiş durumdayız. Putin, 2022’deki işgal öncesi konuşmasında, Ukrayna’nın devlet olma fikrini açıkça reddetti ve bunu ülkeye saldırmasının temel nedeni olarak gösterdi. Trump, düşman ya da müttefik olsun, Venezuela ya da Danimarka olsun, diğer ülkelerin egemenliğine ne kadar az değer verdiğini defalarca kanıtladı. AB zaten, başından beri üye devletlerinin egemenliğini Eurofederalist (ABD gibi bir federal Avrupa Birleşik Devletleri kurulması gerektiğini savunan görüş) Avrupa fantezisinin Avrupa Süper Devleti içinde eritmeyi nihai hedef olarak belirleyen bir anti-milliyetçi proje olarak tasarlanmıştı.
Tüm bu unsurlar, kendi amaçları doğrultusunda, artık eski olan düzen altında “görünüşü korumaya” çalışmak yerine, açıkça emperyalist emellerle hareket ederek daha etki yaratabilirler. Tam da bu yönde ilerlendiği ve eylem çerçevesi olarak tekrar mantıklı hale geldiği için, imparatorluğa geri dönüş ihtimali var.
İmparatorluk ilkesi yeniden yerleştiğinde, İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük ölçüde Komünistlerin desteklediği dekolonizasyon hareketlerinin ve BM’nin “kuralları” sisteminin getirdiği yük ve sınırlamalardan kurtulunacağı için bugün göç akınlarından kaynaklara erişime kadar, Batı’yı (ve sadece Batı’yı değil) rahatsız eden her türlü soruna yeni çözüm bulunabilir hale gelir.
Bunların hiçbiri, bu tür gelişmelerin son üç-dört nesildir geçerli ahlaki ve siyasi görüşe sahip olanlarca “hoş karşılanacağı” anlamına gelmez. Ancak Avrupa bile, otorite olmadan birleşme ve güç olmadan otorite gibi yarım yamalak bir girişimi sürdürmek yerine, açıkça imparatorluk projesine kararlı bir şekilde yönelerek ve “demokratik değerler” iddiasını tamamen terk ederek, kolektif geleceğinin en iyi potansiyel versiyonunu bulabilir.
Dördüncü senaryo: Zenginler iktidarı paylaşır
Son olarak, geleceğe dair dördüncü ve en provokatif senaryo “Egemen Sendikalar” olarak adlandırılabilir. Bu senaryoda, günümüz devletlerinin büyük bölümü birikmiş ve çözülememiş sorunlarının ağırlığı altında çöker; yerlerini kamu ve özel sektörün iç içe geçtiği, hibrit egemenlik yapıları alır. Modern devletin temel sorunu artık daha açık biçimde görülmektedir. Liyakatten uzak personel tercihleri ve yetersiz kamu gelirleri, giderek karmaşıklaşan ekonomi ve toplumu yönetme kapasitesini zayıflatmaktadır. Bu sorunun çözülebileceğine dair inanç ise her geçen gün azalmaktadır. Bu tablo, hızlanan sistem arızalarıyla kendini gösterecektir; nitekim sağlık ve ulaşım gibi alanlarda pek çok ülkede bu tür aksaklıklar şimdiden görülmeye başlamıştır.
Bu koşullarda tek çözüm, sert bir imparatorluk yönetimine dönüş olmaksızın ya da belki onunla birlikte, büyük özel şirketlerin yalnızca yüklenici olarak değil, devlet aygıtının asli bir parçası olarak sürece dahil edilmesi olacaktır. Bu şirketler karar alma süreçlerine ortak olacak ve fiilen ülkenin egemenliğinde “pay sahibi” konumuna gelecektir. Böyle bir dönüşüm, devlet içindeki güç dengelerini tersine çevirecek; meşruiyetin dayanağı, belirli sınırlar içindeki anayasal düzenlerden ziyade, sorun çözme kapasitesiyle güçlenen kurumsal bağlılıklara kayacaktır. Bu senaryoda “toprak” kavramı devlet olmaktan kopacak, ulus-devletler parçalanacak; ekonomik ve pratik çıkarlar etrafında birbirine bağlanan özel güç sendikalarının hâkim olduğu bir düzen ortaya çıkacaktır.
Bu tablo, büyük teknoloji şirketlerinin öncülüğünde ve en azından başlangıçta devlet gücünden geriye kalan unsurların desteğiyle ilerleyen, küreselleşmenin “turbo” bir versiyonuna işaret etmektedir. Ortaya çıkacak düzen, bazı açılardan distopik görülebilecek, Vestfalya sonrası bir sistemdir. Ancak aynı zamanda, egemen sendikalar arasında şirket mantığıyla yürütülecek müzakereler yoluyla yeni bir istikrar anlayışının ve çağımızın derinleşen sorunlarına yanıt verebilecek yeni hukuki çerçevelerin önünü açabilir. İşlevsel anlamda yalnızca birkaç yüzyıllık bir geçmişe sahip olan ulus-devlet temelli dünya düzeninin, onlarca yıl daha kesintisiz biçimde varlığını sürdürebileceği fikri, her geçen yıl daha az ikna edici hale gelmektedir.
Sonuç olarak, artık yalnızca mevcut jeopolitik anı nasıl yöneteceğimize değil, asıl olarak nereye doğru ilerlemek istediğimize odaklanmanın zamanı gelmiştir. İçinden geçtiğimiz sarsıntı ve kırılmaların ötesinde nasıl bir dünya düzeni kurulabilir ya da buna nasıl yön verilebilir? İstikrar ve güvenlik hangi formülle sağlanacaktır? Burada sunulan senaryolar birer öngörü değil, düşünmeyi tetikleyen olasılıklardır. Gelecek hâlâ açık bir alandır.”







HABERE YORUM KAT