Yaptığım iş dünyayı geziyor ama ben gezemiyorum

Yaptığım iş dünyayı geziyor ama ben gezemiyorum

Hiç Gazze dışından biriyle konuşmadım, hiç dağ görmedim, hiç ormanda bulunmadım.

Ahmad Sbaih’in WRMEA’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.


Gazze’de işinizi planlayamazsınız — “bu görev için sabah 8’den 10’a, bir sonraki için 10’dan öğlen 12’ye” gibi bir şey yoktur. Kararı elektrik verir. Kararı internet bağlantısı verir. Ne gelirse onu kabul eder ve onunla idare edersiniz.

Geçen gün, günüm şöyle geçti. Elektrik nihayet geldiğinde, hemen fişi taktım ve dizüstü bilgisayarımda hâlâ açık olan bir makale taslağı üzerinde çalışmaya başladım. Üç gün önce çadırlarda yaşayan ailelerle röportaj yapmıştım; gökyüzüyle aralarında hiçbir şey olmayan insanlara kışın ne yaptığını yazıyordum. Makale kafamda çoktan şekillenmişti, her alıntı yerli yerindeydi. Tek ihtiyacım olan, yazının gerçeğe dönüşmesi için elektriğin yeterince uzun süre dayanmasıydı. Birkaç dakika yazmaya başladım, sonra annem kapımı çaldı: Sokağın aşağısına bir su kamyonu gelmişti ve su bidonlarını doldurmak için birine ihtiyacı vardı. Taslağı kaydettim ve dizüstü bilgisayarı kapattım. Yarım saat sonra geri döndüğümde, jeneratör yine kesilmişti.

Serbest gazeteci ve çevirmen olarak çalışıyorum; bu becerilerim burada değil, başka yerlerde değer görüyor. Gazze’de serbest meslek bir kariyer tercihi değil, diğer tüm kapılar kapandığında geriye kalan tek seçenektir. Bu sorun, savaştan çok önce de vardı. Ekim 2023’ten önce işlerin yaklaşık yüzde 65’i kayıt dışı sektördeydi; 20-24 yaş grubunda işsizlik oranı yüzde 72’ydi. Başka bir deyişle, bir nesil Gazzelinin kendilerini istihdam edecek bir ekonomi yoktu. Savaş, bu iç karartıcı durumu kalıcı hale getirdi. Yıllarımı, lisans eğitimim çerçevesinde becerilerimi geliştirerek geçirdim: bir gazetecinin bakış açısı, bir yazarın başka dünyalara duyduğu özlem ve bir çevirmenin kulak hassasiyeti. Geliştirdiklerimi takdir eden tek pazar, benim gidemediğim bir yerde bulunuyor. Bu yüzden onun yerine çalışmalarımı gönderiyorum. Çalışmalarım seyahat ediyor; ben değil.

Her zaman diş hekimi olmak istemiştim. İstikrarlı bir kariyer sunduğu için mantıklı bir yol gibi görünüyordu. Ama asıl sevdiğim şey İngilizceydi. Bu yüzden liseyi bitirdiğimde İngiliz edebiyatı okumayı seçtim; dünyayla iletişim kurmak, seyahat etmek, nihayet buradan başka bir yerde durmak istiyordum. Gazze İslam Üniversitesi’ne kaydoldum ve devam etmeyi planladım; yurtdışındaki bir üniversiteye kaydolup yüksek lisans derecesi almak, anadili İngilizce olanların konuşmalarını dinlemek, bir edebi geleneği dışarıdan okumayı bırakıp nihayet onun içinde yaşamak istiyordum. İngiltere’ye, ardından İtalya’ya ve İsviçre’ye gitmek istiyordum. Hiç Gazze dışından biriyle konuşmadım, hiç dağ görmedim, hiç ormanda bulunmadım. İngiliz Edebiyatı okumak bunu değiştirecekti.

Sonra savaş çıktı ve hayatımın o versiyonu artık mümkün değildi. Elimde kalan ise bir diploma, bir dizüstü bilgisayar ve Gazze’nin içinde hiçbir anlam ifade etmeyen, dışında ise her şeyi ifade eden becerilerdi. Ben de mantıklı olanı yaptım. Serbest çalışmaya başladım.

Birkaç hafta önce, Arapça konuşan kitleler için içeriğin kalitesini artırmak amacıyla bir müşterinin İngilizce içeriğinin Arapça çevirisini gözden geçirip düzeltmek üzere bir serbest çalışma aldım. Yapılacak iş vardı, ancak engeller de vardı. Müşteri, iyi yapılandırılmış bir e-posta, teslim edilmiş bir dosya ve zamanında tamamlanmış bir iş ister. Oraya ulaşmak için ne kadar çaba sarf edildiğini görmez. Diğer insanların toplantılarına göre plan yaptıkları gibi, benim de işimi jeneratörün çalışma programına göre planladığımı bilmez. İnternet bağlantımın hiçbir uyarı olmadan koptuğunu, elektrik kesintisi nedeniyle yaptığım işi kaybetmeyi göze alamayacağım için, cümlenin ortasında bile olsa taslakları takıntılı bir şekilde kaydetmeyi öğrendiğimi bilmez. Çalıştığım odanın sessiz olmadığını, şu anda yerinden edilmiş insanlarla dolup taşan bir okulun yanında yaşadığımı ve gürültünün hiç dinmediğini, dışarıda her zaman bir şeyler olduğunu – bir tartışma, bombalamalar ve hatta sözde ateşkes sırasında bile kurşun sesleri – bilmiyor. Bunların hiçbirini bilmiyor çünkü ona anlatmıyorum. Benim işim, onun dünyası ile benim dünyam arasındaki mesafeyi görünmez kılmak. Çoğu gün bunu başarabiliyorum.

Bir keresinde Upwork’te bir iş bulup başvurdum; bazı çalışma örneklerimi de ekledim. Görüşmeden önce sokağımızdaki jeneratörün sahibini aradım ve jeneratörü en az iki saat çalışır durumda tutmasını rica ettim. O ise hiçbir şey için söz veremeyeceğini, işlerin böyle yürümediğini söyledi. Ben de endişeli bir şekilde görüşmeye gittim. Her şey yolunda gidiyordu ki, müşterinin videosu dondu. Kalbim durdu. Kafamı kaldırdım, ışık hâlâ yanıyordu ama internet kesilmişti. Servis sağlayıcıyla telefonda on dakika geçirdim, yönlendiriciyi yeniden başlattım, saniyelerin geçmesini izledim. Sonunda toplantıya yeniden katıldığımda müşteri hâlâ oradaydı, ama bir şeyler değişmişti. Gazze’nin ne anlama geldiğine dair bir fikri vardı; insanların evlerini, elektriği, interneti ya da temel haklarını doğal kabul edemeyecek kadar tahrip olmuş bir yer. Tamamen haksız da değildi. Sonunda bana bu pozisyonun her an ulaşılabilir olmayı gerektirdiğini söyledi. Ne demek istediğini anladım. İşi alamadım; yeteneklerim yüzünden değil, bulunduğum yer yüzünden.

Bazı günler bir çalışma merkezine gitmeyi düşünüyorum. Elektrik, Wi-Fi ve bir çalışma masası olan küçük bir oda. Aynı anda başka her şeyi halletmek zorunda kalmadan düşünebileceğim kadar sessiz bir yer. Ama bu, kazandığım paranın büyük bir kısmına mal olur.

2025 yılının Eylül ortasında, Gazze’nin kuzeyindeki toplu tahliye sırasında jeneratörlerin akımı kesildi ve bombardıman aralıksız devam ediyordu. Ailem kalmaya karar verdi. Ben de kaldım ve çalışmaya devam ettim. Eylül başında binalarına düzenlenen saldırıda dört çocuğunu kaybeden Husari ailesinden bir çift hakkında yazıyordum. Bu, şimdiye kadar yaptığım en zor röportajdı. Bir ailenin tüm gurur ve neşe kaynağı olan çocuklarını on yıldan fazla bir süre boyunca yetiştiren ebeveynlerin, tek bir saldırıda hepsini kaybetmiş olmalarını aklım almıyordu. Beş saat boyunca mahalledeki bir kafede başımı eğmiş oturup, telefonumdaki röportaj notlarından çalışarak onların kederini belgeledim ve hikâyeye hakkını vermeye çalıştım. İşimi bitirdiğimde, kafe sahibiyle konuşmaya gittim. Cüzdanımı unutmuştum ve parayı getirmek için geri dönmem gerekiyordu. O da başını salladı. Eşyalarımı toplamak için masama döndüğümde telefonumun ve şarj cihazımın kaybolduğunu fark ettim. Aklını kaçırmış bir adam gibi her yeri aradım. Masanın altında, sandalyelerin çevresinde, tekrar dükkân sahibine, odanın her köşesine. İşlerim o telefondaydı. Fotoğraflarım. Anılarım. Hepsi gitmişti.

Eve gidip aileme anlattım. Tepki vermediler. Etrafımızda olup biten her şey – tahliye, bombardıman, Husari ailesi ve dört çocuğu – göz önüne alındığında, çalınan bir telefon o günün en büyük kaybı değildi. Ama bir daha çalışmak için kafeye hiç gitmedim. Artık evde kalıyorum, jeneratörü idare ediyorum, gürültüyü idare ediyorum, her şeyi idare ediyorum.

İngilizceyi seçtim çünkü bana bir pasaport gibi gelmişti. Öyleydi de, ama benim için değil. Sözlerim benim gidemediğim yerlere ulaşıyor. Çalışmalarım, hiç görmediğim şehirlerdeki e-posta kutularına düşüyor, onları göndermek için ne kadar çaba gerektiğinin asla bilemeyeceği insanlar tarafından okunuyor.

Bir keresinde, Suudi Arabistan’daki ilkokul çocuklarının yazdığı 100 öyküyü çevirdim. Çocukların Arapça öğretmeni, öğrencilerin hayal gücünü ve kabiliyetlerini dünyaya göstermek istiyordu. Haftalarca, çocukların gerçekten gördükleri dünyalar, gerçekten gittikleri yerler, ayaklarının altında moloz ya da ölüm getiren bir gökyüzü olmadan yaşadıkları hayatlar hakkında yazdıkları o öykülerin içinde kaldım. Her kelimeyi özenle, aslına sadık kalarak çevirdim ve öyküleri gönderdim. Üzerinde çalıştığım metne karşı ne hissetmem gerektiğini bilemedim. Buna en yakın ifadeyi kıskançlık olarak adlandırabilirim, ancak bunun doğru kelime olduğundan emin değilim. Seyahat etme şansı bulan çocukları ve hikâyeleri, hayal gücü tek pasaportları olan herkesi kıskanıyorum.

* Ahmad Sbaih, Gazze’de yaşayan bir yazardır. Gazze İslam Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı okudu ve İsrail tarafından öldürülen Dr. Refaat Alareer’in öğrencisiydi. Ahmad, Gazze’deki Filistin halkı hakkında yazmaya devam ederek onların mücadelesini dünyaya duyurmayı amaçlamaktadır.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir