Afganistan: ABD’nin en pahalı yanılgısının anatomisi

Afganistan: ABD’nin en pahalı yanılgısının anatomisi

“ABD, Afganistan'dan çekilirse ülkenin yeniden ‘küresel terör’ün üssüne dönüşeceğine inanıyordu. Peki, beş yıl sonra ortaya çıkan tablo bu korkuyu doğruluyor mu? Afganistan savaşı, Washington'un en maliyetli stratejik yanılgılarından biri olabilir.”

Beş yıl önce, ABD’nin Afganistan’da sürdürdüğü 20 yıllık savaş ABD açısından utanç verici bir şekilde sona erdi. ABD, Nisan 2021’de, beş ay içinde ülkede kalan 2 bin 500 ABD askerini çekeceğini açıklamıştı. İlk ABD askerlerinin ayrılmasından birkaç hafta sonra, Afgan hükümet güçleri dağılırken Taliban onlarca mevziiyi ele geçirdi. Ağustos başlarında grup, eyalet başkentlerinin çoğunun kontrolünü ele geçirmişti. Sonunda, 15 Ağustos 2021’de, Kabil’deki ABD destekli hükümet çöktü. Yüz binlerce dehşete kapılmış Afgan, şehrin havaalanını kuşattı. Yaklaşık 120 bin kişi, ABD, müttefikleri ve hatta gönüllü sivil girişimler tarafından uçaklarla tahliye edildi. Uçaklara binemeyenler sarıldıkları tekerlerden düşerek can verdi. Yirmi yıllık çabalar ABD için utançla son bulmuştu. Kendisi de Afganistan’da görev yapmış olan, Afgan Sınır Bölgesinde Otuz Yıllık Çatışma ve Zafer Yanılsamaları (Thirty Years of Conflict on the Afghan Frontier and Illusions of Victory) kitabının yazarı savunma analisti Carter Malkasian, Foreign Affairs için kaleme aldığı makalede ABD’nin Afganistan’da düştüğü açmazı derinlemesine analiz ediyor.

Fikirturu’nun çevirdiği yazıyı ilginize sunuyoruz...


Yirmi yıllık savaşın temel varsayımı doğru muydu?

“Art arda gelen ABD başkanlarının Afganistan’da askeri varlığını sürdürmesinin temel gerekçesi, Taliban ülkenin tamamını ele geçiremese bile Amerikan güçleri çekildiğinde Afganistan’ın yeniden uluslararası terör örgütleri için güvenli bir sığınak haline geleceği inancıydı.

Ancak bu korku hiçbir zaman gerçeğe dönüşmedi. Son beş yılda Afganistan merkezli hiçbir örgüt ABD’ye yönelik bir terör saldırısı düzenlemedi. Buna karşılık Washington, savaşa yaklaşık 1 trilyon dolar harcadı. Çatışmalarda 120 binden fazla Afgan sivil öldü ya da yaralandı; 775 binden fazla Amerikan askeri Afganistan’da görev yaptı, 20 bin 700’den fazlası yaralandı, 2 bin 400’den fazlası ise hayatını kaybetti.

Bugün sahip olunan bilgiler o dönemde mevcut olsaydı, birçok Amerikalı yetkili çekilmeyi çok daha erken savunabilirdi. Çekilme seçeneği zamanında ve daha gerçekçi değerlendirilse, tehdit analizleri daha geniş bir perspektifle yapılsa ve Taliban’la müzakereler erkenden başlatılsaydı Washington daha iyi bir sonuç elde edebilir, en azından savaşı yıllar önce sonlandırabilirdi.

11 Eylül’den Afganistan’a uzanan yol

7 Ekim 2001’de Başkan George W. Bush, 11 Eylül saldırılarına yanıt olarak Afganistan’ı işgal etti. Birkaç ay içinde ABD hava gücü, özel kuvvetler, istihbarat unsurları ve Kuzey İttifakı’nın desteğiyle El Kaide dağıtıldı, Molla Ömer liderliğindeki Taliban yönetimi devrildi ve Hamid Karzai başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu.

İlk yıllar görece istikrarlı geçti. Bu hızlı başarı, Bush yönetimini 2003’te Irak’ı işgal etmeye teşvik etti. Ancak Washington’un dikkatini Irak’a çevirmesi, Taliban’a yeniden toparlanma fırsatı verdi. Örgüt 2006’ya gelindiğinde kaybettiği bölgeleri geri almaya başlamış, Afgan hükümeti için ciddi bir tehdit haline gelmişti.

Bu dönemde ABD siyasetinin belirleyici gündemi “küresel terörle mücadele”ydi. Afganistan’daki askeri varlığın merkezinde de terör tehdidi bulunuyordu.

Washington’un Afganistan’da demokrasi inşası ve devlet kurumlarını güçlendirme gibi daha geniş hedefleri vardı. Ancak terör tehdidi olmasaydı ne Taliban’a karşı savaş açılır, ne Afgan ordusu oluşturulur, ne de ulus inşası ve demokrasi hedefleri gündeme gelirdi. Bütün stratejinin itici gücü terörle mücadeleydi.

Çekilme mi, sonsuz savaş mı?

2013’te Başkan Barack Obama Amerikan askerlerini kademeli olarak çekmeye başladı. Afganistan’da 10 binin altında asker kalmış, görev büyük ölçüde Afgan güvenlik güçlerine devredilmişti. Ancak sahadaki tablo hızla kötüleşiyordu. 2014 yazında Helmand’daki stratejik Sangin bölgesinde yüzlerce Afgan asker ve polisi Taliban karşısında ağır yenilgi aldı. Bunu izleyen başarısızlıklar, Washington’da Afgan ordusunun Taliban’ı tek başına durduramayacağı ve bunun El Kaide’ye yeniden hareket alanı açacağı yönündeki kaygıları güçlendirdi.

Obama’nın son yıllarında ve Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray’ın önündeki temel ikilem değişmedi: Ya sınırlı sayıda askerle süresiz sayılabilecek bir askeri varlık sürdürülecek ya da çekilme kararı alınacak, bunun sonucunda da Afgan hükümetinin çökmesi ve terör tehdidinin geri dönmesi riski göze alınacaktı.

Nitekim ABD istihbarat topluluğu, 2012’den itibaren Amerikan güçlerinin çekilmesinden sonraki bir ila üç yıl içinde Afganistan’da yeniden ABD’yi hedef alabilecek bir terör altyapısının oluşabileceği değerlendirmesini yaptı.

Taliban geri döndü, ama beklendiği gibi değil

Ocak 2021’de göreve başlayan ABD Başkanı Joe Biden’ın önünde kritik bir tercih vardı: Afganistan’da 2 bin 500 asker bırakarak terör tehdidini kontrol altında tutmak ya da Trump yönetiminin Taliban’la yaptığı anlaşmaya bağlı kalarak çekilmek. Her iki seçenek de uygulanabilirdi. ABD’li generaller askeri varlığın sürmesini savunuyordu. Biden da terör tehdidini ciddiye alıyor ve Saygon’u andıran bir çöküş ihtimalini göz ardı etmiyordu. Ancak sonsuza dek sürecek bir savaşı devam ettirmeye de sıcak bakmıyordu. Onun öncelikleri artık COVID-19 salgını, Çin’le stratejik rekabet ve Amerikan ekonomisinin toparlanmasıydı.

Nisan 2021’de Biden, tüm Amerikan askerlerinin 11 Eylül’e kadar Afganistan’dan çekileceğini açıkladı. Yönetim, Kabil hükümetinin en az altı ay daha ayakta kalacağını öngörüyordu. Ancak başkent ağustos ayında düştü ve ülke yeniden Taliban’ın kontrolüne geçti.

ABD’li karar vericilerin en büyük korkusu gerçekleşmiş görünüyordu. Buna rağmen Taliban yönetimi, beklendiği gibi ülkeyi kaos ve kitlesel şiddete sürüklemedi. Afganistan beş yıldır büyük ölçüde çatışmasız bir dönem yaşıyor; bu, Sovyet işgalinin başladığı 1979’dan bu yana görülen en uzun barış dönemi.

Taliban, eski rejim mensuplarına ve ABD ya da müttefikleriyle çalışanlara yönelik kapsamlı bir tasfiye kampanyası da yürütmedi. Eski düşmanlarının önemli bir bölümü yaşamını sürdürmeye devam etti.

Daha da dikkat çekici olan ise Taliban’ın haşhaş üretimini yasaklamasıydı. Oysa haşhaş, yıllarca örgütün en önemli gelir kaynaklarından biri olmuştu. Taliban, 2022’de uyuşturucu üretimi, satışı ve kullanımını yasakladı. Sert yaptırımlarla uygulanan bu kararın sonucunda BM verilerine göre 2023’te haşhaş ekimi yaklaşık yüzde 95 azaldı. Üstelik Taliban bunu, önemli bir vergi gelirinden ve milyonlarca insanın geçim kaynağından vazgeçme pahasına yaptı.

İki farklı Afganistan gerçeği

Bununla birlikte tablo bütünüyle olumlu değildi. Ekonomi durgunlaştı, yoksulluk arttı ve uluslararası yardımların kesilmesi sağlık sistemini zayıflattı. En ağır bedeli ise kadınlar ödedi.

Taliban, 2022’de kız çocuklarının ortaöğretim ve üniversite eğitimini yasakladı. Kadınların çalışma hayatına katılımı büyük ölçüde sınırlandırıldı; erkek bir yakını olmadan seyahat etmeleri de ciddi kısıtlamalara tabi tutuldu. Sağlık sistemindeki çöküş kadınları daha da ağır etkiledi. Oysa 2000-2013 döneminde özellikle Kabil’de yetişen bir kuşak Afgan kadını eğitim görebileceğine, çalışabileceğine ve kendi hayatını kurabileceğine inanarak büyümüştü. Taliban bu umutları büyük ölçüde ortadan kaldırdı.

Buna karşın ABD ve Batı açısından belirleyici gelişme, Afganistan’ın yeniden uluslararası terörün merkezi haline gelmemesi oldu. El Kaide’nin Afganistan’da örgütlendiğine, finansman sağladığına ya da eğitim kampları kurduğuna dair güçlü kanıt bulunmuyor.

Bu tablonun değişmesi ihtimali tamamen dışlanamaz. Ancak ABD’nin çekilmesinden beş yıl sonra gelinen noktada, Washington’un kararlarını belirleyen terör tehdidinin önemli ölçüde abartıldığı söylenebilir.

Washington neden yanıldı?

Asıl soru şu: ABD’li yetkililer çekilmenin riskini neden bu kadar yanlış değerlendirdi?

Bunun nedenlerinden biri iç siyasetti. Eğer Amerikalılar 11 Eylül sonrasında cihatçı terör korkusunu bu kadar derinden yaşamamış ya da savaşın maliyetini gündelik hayatlarında daha fazla hissetmiş olsalardı, kamuoyu ve Kongre çok daha erken bir çekilme baskısı oluşturabilirdi. Oysa Afganistan Savaşı hiçbir zaman Vietnam’daki gibi kitlesel bir toplumsal tepkiye yol açmadı. Başkanlar ülkede kalmanın siyasi bedelini değil, çekilmenin yaratacağı olası çöküşün bedelini daha ağır gördüler. Nitekim Kabil’in düşüşü sırasında yaşanan kaotik tahliye görüntüleri Biden’ın kamuoyu desteğini ciddi biçimde sarstı.

Bir başka etken ise savaşın kaybedildiğini kabul etmenin yarattığı psikolojik dirençti. Ordu için çekilmek yalnızca stratejik değil, aynı zamanda duygusal bir yenilgiydi. Hiç kimse yıllarca verilen kayıpların boşa gittiğini kabul etmek istemiyordu.

İstihbaratın kör noktası

Washington’un tehdidi yanlış değerlendirmesinin daha önemli nedeni ise Amerikan istihbarat kurumlarında oluşan güçlü fikir birliğiydi. Hakim görüş, ABD çekildiği takdirde Afganistan’ın kısa sürede yeniden terör örgütlerinin güvenli üssüne dönüşeceği yönündeydi. Bu değerlendirme, farklı kurumların ortak görüşünü yansıtan ulusal istihbarat tahminlerinin doğal sonucuydu. Elbette bu sonuca itiraz eden uzmanlar vardı. Ancak fikir birliğine dayalı sistemlerde karşıt görüşler çoğu zaman zamanla etkisini yitirir.

Bu nedenle sorumluluğu yalnızca istihbarat analistlerine yüklemek doğru olmaz. Karar alıcılar, Kongre üyeleri ve politika danışmanları —ben de dahil— istihbarat camiasından daha geniş senaryoları ve alternatif değerlendirmeleri talep etmeliydi.

Taliban neden yanlış okundu?

Washington, Taliban’ın ülkeye belirli ölçüde istikrar getirebileceğini ya da eski rejim mensuplarına beklenenden daha temkinli davranacağını öngöremedi. Bunun önemli nedenlerinden biri, hareket hakkında güvenilir bilgi eksikliğiydi. Lider kadro gizlilik içinde hareket ediyor, dış dünyayla son derece sınırlı temas kuruyordu. Molla Ömer’in 2013’te öldüğü, dünyanın geri kalanı gibi Taliban’ın birçok mensubu tarafından da ancak iki yıl sonra öğrenildi.

Geriye dönüp bakıldığında, Taliban’a ilişkin değerlendirmelerin önemli ölçüde 1990’lardaki ilk iktidar dönemine dair eksik ve çarpık gözlemlerden beslendiği anlaşılıyor. Ayrıca Afganistan’ın karmaşık kabile yapısı ve güvenilir olmayan hükümet kaynakları, ABD’li yetkililerin hareket içindeki disiplini ve merkezi karar alma mekanizmasını hafife almasına yol açtı. Bu da Taliban’ın son beş yıldaki görece istikrarının nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Peki, bütün bunlara değer miydi?

Afganistan Savaşı başından sonuna kadar trajik bir çıkmazdı. ABD’nin 11 Eylül’ün ardından bu savaşa girmemesi neredeyse imkânsızdı; ancak bir kez girdikten sonra da onurlu bir çıkış yolu bulamadı.

Bugün savaşa katılan birçok Amerikalı, verilen mücadelenin boşa gittiğini düşünüyor. Kimileri ise kendilerini, kazanılamayacak bir savaşı sürdürmekte ısrar eden askerî ve sivil liderler tarafından yüzüstü bırakılmış hissediyor. Ağustos 2021’de yapılan bir Pew Research araştırmasına göre Amerikan gazilerinin üçte ikisi, ABD’nin Afganistan’daki hedeflerine ulaşamadığı görüşünde.

Savaş yıllarında birçok Amerikalı, güvenlik adına katlanılan bedelin buna değdiğine inanıyordu. Bugün ise bu görüşü savunanların sayısı oldukça az. Vietnam ve Irak’ta olduğu gibi Afganistan da geriye dönüp bakıldığında aynı soruyu gündeme getiriyor: Sonuç en baştan bilinseydi, bu kadar ağır bedeller yine de ödenir miydi?

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir