1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Venezuela nasıl bugüne geldi?
Venezuela nasıl bugüne geldi?

Venezuela nasıl bugüne geldi?

Venezuela’ya ne oldu? Venezuela’yı bu noktaya getiren asıl kırılma neydi? Bu çöküş nasıl bu kadar derin ve kalıcı hale geldi?

10 Ocak 2026 Cumartesi 17:36A+A-

ABD’nin Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu iktidardan uzaklaştırmasıyla dünya yeniden Venezuela’yı konuşmaya başladı. Donald Trump yönetiminin bu müdahalesine Venezuelalıların yeterince tepki göstermediği ileri sürülüyor. Aslında birçok Venezuelalı, Trump’ın devlet başkanlarına müdahale etmesini onun 2016–2020 arasındaki ilk döneminde de bekliyordu.

Venezuelalı gazeteciler Moisés Naím ile Francisco Toro, Foreign Affairs’te yayımlanan makalelerinde, Venezuela’nın siyasal ve ekonomik olarak nasıl bu noktaya sürüklendiğini inceliyor.

Fikirturu’nun Türkçeye çevirdiği yazıdan öne çıkan bazı bölümleri aktarıyoruz:

“İki ülke hayal edin. Birincisi, bölgenin en eski ve en güçlü demokrasilerinden biridir. Güçlü bir sosyal güvenlik sistemine ve gelişmiş bir altyapıya sahiptir; tüm vatandaşlarına ücretsiz sağlık hizmeti ve yükseköğrenim sunar, hatta Avrupa’dan dahi göç alır.

İkincisi ise Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden biridir. Otoriter bir rejimle yönetilmektedir; sağlık ve eğitim sistemleri çökmüş, hiper enflasyon nedeniyle halk hızla yoksullaşmış, ülke şiddet ve uyuşturucu ekonomisinin etkisi altına girmiştir ve kitlesel göç vermektedir.

Bu iki tablo, iki farklı ülkeye değil, aynı ülkenin iki ayrı dönemine aittir: Venezuela.

Venezuela, 1970’lere kadar Latin Amerika’nın en müreffeh ülkelerinden biriyken, bugün ikinci tabloda tarif edilen noktaya sürüklenmiştir. Ülkenin geçirdiği dönüşüm o kadar radikal, kapsamlı ve hızlıdır ki, bu sürecin bir savaş yaşanmadan gerçekleşmiş olması ilk bakışta inanılması güçtür. Peki Venezuela’ya ne oldu? İşler nasıl bu kadar kötüye gitti?

Kısa yanıt: Chavismo.

Hugo Chávez ve ardından Nicolás Maduro döneminde Venezuela; yoğun Küba etkisi altında şekillenen, keyfi ekonomik ve siyasi kararların, giderek sertleşen otoriterliğin ve yaygın kleptokrasinin bir araya geldiği bir yönetim modeline sürüklendi. Bu unsurların her biri tek başına bile ağır sonuçlar doğurabilirdi; birlikte uygulandıklarında ise ülkeyi bir çöküşe götürdüler. Bugün Venezuela, yabancı bir güce bağımlı, otokratik bir yönetim altında bulunan; yoksullaşmış, kurumsal kapasitesini kaybetmiş ve suçla iç içe geçmiş bir devlettir.

Chavismo’nun yükselişi

Chávez döneminde Venezuela resmî olarak sosyalist bir yönelimi benimsedi ve yaşanan felaketlerin tamamı sıklıkla bu “ilk günaha” bağlandı. Ancak bu açıklama ikna edici değildir. Son yirmi yılda Arjantin, Brezilya, Şili, Ekvador, Nikaragua ve Uruguay da sosyalist ya da sol eğilimli hükümetler tarafından yönetildi. Bu ülkelerin her biri siyasi ve ekonomik zorluklar yaşadı; ancak Nikaragua dışında hiçbiri Venezuela benzeri bir çöküşe sürüklenmedi. Hatta bazıları bu dönemde görece refah artışı sağladı.

Eğer Venezuela’nın çöküşü doğrudan sosyalizmle açıklanamıyorsa, ikinci yaygın açıklama petrol bağımlılığıdır. Nitekim krizin en yıkıcı aşaması, 2014’te uluslararası petrol fiyatlarının sert biçimde düşmesiyle aynı döneme denk gelir. Ancak bu da eksik bir açıklamadır. Çünkü Venezuela’nın ekonomik gerilemesi 2014’te değil, yaklaşık kırk yıl önce başlamıştır. 2003 yılına gelindiğinde, ülkenin kişi başına düşen GSYİH’si 1978’de ulaştığı zirvenin yüzde 37 altına inmişti. Bu uzun süreli gerileme, Chávez’i ilk kez iktidara taşıyan temel toplumsal zemini oluşturdu. Ayrıca 2014’te petrol fiyatları düştüğünde, tüm petrol ihracatçısı ülkeler ciddi bir gelir şoku yaşadı; bu şoka yalnızca Venezuela dayanamadı.

Dolayısıyla Venezuela’nın başarısızlığının nedenleri daha derinde aranmalıdır. On yıllar süren kademeli ekonomik bozulma, modası geçmiş bir ideolojiye yaslanan karizmatik bir demagog olan Hugo Chávez’in iktidara gelmesine zemin hazırladı. Chávez, Küba diktatörlüğünü model alan ve Küba’ya yapısal olarak bağımlı, yolsuzlukla iç içe geçmiş bir otokrasi inşa etti. Kriz Chávez’den önce başlamış olsa da, Venezuela’nın bugün geldiği noktayı açıklamaya çalışan her analizde Chávez’in mirası ve Küba etkisi merkezi bir yer tutar.

Chávez, 1998 cumhurbaşkanlığı seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazanarak, yaklaşık kırk yıl boyunca Venezuela demokrasisinin temelini oluşturan iki partili sistemi fiilen tasfiye etti. Peki bu sonucu mümkün kılan popülist öfke patlaması neyin ürünüydü?

Yanıt tek kelimeyle özetlenebilir: hayal kırıklığı.

Refah devletinden başarısız devlete

1970’lere kadar Venezuela, Latin Amerika’nın en zengin ülkesi ve dünyanın en müreffeh ilk 20 ekonomisinden biriydi. Kişi başına düşen gelir seviyesi İspanya, Yunanistan ve İsrail’in üzerindeydi. Devlet, vatandaşlarına ücretsiz sağlık hizmeti ve yükseköğrenim sunuyor; ülke, Latin Amerika’dan olduğu kadar Avrupa’dan da göç alıyordu.

Bu tablo 1980’lerin başında bozulmaya başladı. Petrol gelirlerindeki düşüş, ekonominin kırılganlığını açığa çıkardı. Kamu harcamaları kısıldı, sosyal programlar daraltıldı, para birimi devalüe edildi. Enflasyon hızla yükseldi, bankacılık sistemi krize girdi. Bu süreç, yoksulluğun ve işsizliğin belirgin biçimde artmasına yol açtı.

Chávez iktidara geldiğinde Venezuela, gelir dağılımı açısından bölgedeki birçok ülkeye kıyasla görece daha eşit bir yapıya sahipti. Eğer seçim sonuçlarını belirleyen temel faktör eşitsizlik olsaydı, Chávez benzeri bir popülist liderin; gelir uçurumlarının daha derin olduğu Brezilya, Şili ya da Kolombiya gibi ülkelerde ortaya çıkması daha olası olurdu. Bu durum, Venezuela’daki siyasal kırılmanın yalnızca eşitsizlikle açıklanamayacağını gösterir.

Venezuela 1998 yılında tam anlamıyla çökmüş bir ülke değildi; ancak petrol fiyatlarının varil başına 11 dolara kadar düşmesiyle yeni bir kemer sıkma dönemine girmiş, ekonomik durgunluk ve bazı alanlarda açık bir gerileme yaşamaya başlamıştı. Chávez, bu koşulların yarattığı toplumsal hoşnutsuzluğu ustalıkla siyasallaştırdı. Eşitsizlik, dışlanma, yoksulluk, yolsuzluk ve kökleşmiş siyasi elitlere yönelik sert eleştiriler içeren hitabeti; geçmişteki görece refah dönemlerini hatırlayan ve mevcut durumdan memnun olmayan geniş seçmen kitlelerinde güçlü bir karşılık buldu.

Chávez’e karşı konumlanan geleneksel siyasi ve iş dünyası elitleri ise dağınık, etkisiz ve seçmenle bağ kurmaktan uzaktı. Bu elitlerin çoğu, halkın gündelik sorunlarına yabancı, kendini beğenmiş ve savunmacı bir görüntü sergiledi. Sonuçta, Chávez’in kurduğu doğrudan ve duygusal ilişkiyle rekabet edemediler; bu da onun iktidara yürüyüşünü hızlandıran temel unsurlardan biri oldu.

Dar bir çevre zenginleşti

Chávez, George W. Bush’un Irak işgaliyle yükselen küresel anti-Amerikan dalganın simge ismi haline gelerek, kısa sürede dünya çapında takipçileri olan bir Latin Amerika sol ikonu oldu. Ancak bu küresel cazibe, 2001’den itibaren danışmasız çıkarılan toprak reformu ve ardı ardına gelen kamulaştırmalarla tarımdan enerjiye, sanayiden altyapıya kadar hemen her sektörde üretimi çökerten, Venezuela’yı yapısal bir krize sürükleyen politikaların üzerini örttü.

Kamulaştırmalar ve döviz kontrolleri, devletle bağlantılı aktörlerin kamu varlıklarını ve kaynaklarını kişisel servete dönüştürmesine imkân veren bir kleptokratik düzen yarattı. Resmî döviz kuru ile karaborsa arasındaki fark, rejim yandaşlarının bir gecede servet kazanmasını sağlarken, petrol gelirleri ve Çin kredileri denetimsiz biçimde dar bir elitin elinde toplandı. Bu süreçte rejim etrafında örgütlenen kleptokratik elit zenginleşirken, üretim çöktü ve ülke genelinde temel malların bulunamadığı bir ekonomik çöküş yaşandı.

Maduro’nun Küba sevgisi

2011’de Hugo Chávez’e kanser teşhisi kondu. Brezilya ve ABD’den önde gelen onkologlar tedavi teklif etti. Chávez, tedavisini gizli tutacağına güvendiği Küba’da olmayı tercih etti. 8 Aralık 2012’de, ağır hasta hâliyle son kez televizyona çıkarak Venezuelalılardan, dönemin başkan yardımcısı Nicolás Maduro’yu halefi olarak seçmelerini istedi.

Chávez’in seçtiği halefin yaşamını Küba komünizmine adamış olması dikkat çekiciydi. Maduro, gençliğinde Caracas’ta Küba yanlısı marjinal bir Marksist partiye katıldı. Yirmili yaşlarında üniversiteye gitmek yerine Havana’da, Küba Komünist Partisi çevresinde şekillenen kadro eğitim programlarına katıldı. 2006–2013 arasında dışişleri bakanlığı yaptı; kamuoyunda öne çıkmadı, ancak Chávez’e ve Küba’ya mutlak sadakati sayesinde iktidarın zirvesine yükseldi.

Maduro döneminde Küba’nın Venezuela üzerindeki etkisi belirgin biçimde arttı. Küba’da eğitilmiş kadrolar kilit devlet görevlerine getirildi. Rejim içindeki hassas pozisyonlar Kübalılara açıldı. Maduro’ya sunulan günlük istihbarat raporları bile Venezuelalılar değil, Kübalı istihbarat görevlileri tarafından hazırlanıyordu.

Küba’nın yönlendirmesiyle Maduro, ekonomik özgürlükleri büyük ölçüde kısıtladı ve devlet kurumlarından liberal unsurları tasfiye etti. Chávez döneminde başlatılan muhalefeti bastırma yöntemlerini sürdürdü ve genişletti. Popüler veya denetim altına alınamayan muhalefet liderleri hapse atıldı, sürgüne zorlandı ya da siyasetten men edildi. Julio Borges, tutuklanmamak için ülkeyi terk etti. Seçimler işlevini yitirdi; muhalefetin çoğunlukta olduğu Ulusal Meclis’in yetkileri fiilen ortadan kaldırıldı.

Maduro, Venezuela’yı anti-Amerikan ve anti-Batı rejimlerle daha sıkı ittifaklara yöneltti. Silah, siber güvenlik ve petrol alanında Rusya’ya; finansman ve altyapı için Çin’e; konut projeleri için Belarus’a; otomotiv üretimi için İran’a başvurdu.

Washington ve Latin Amerika demokrasileriyle kalan son bağlar koparıldığında, Maduro yönetimi nitelikli ekonomik danışmanlıktan da mahrum kaldı. Para basmanın ve bütçe açıklarının enflasyonu tetikleyeceği uyarılarını dikkate almadı. Sonuçta hiperenflasyon kaçınılmaz hâle geldi. Aylık enflasyon üç haneli seviyelere çıkarken, hükümet durumu daha da ağırlaştıran, plansız ve tepkisel politikalar uyguladı.

“Demokratik petrol ülkesi” bir oksimoron mu?

Norveç, İngiltere ve ABD gibi petrol üreten liberal demokrasiler, petrol keşfinden önce demokratik kurumlarını oluşturmuştu. Buna karşılık Angola, Brunei, İran ve Rusya gibi petrol bulan otokrasiler liberal demokrasiye geçemedi. Venezuela ise uzun süre bu kalıpları bozan bir istisna gibi göründü: Petrol keşfinden yıllar sonra, 1958’de demokratikleşti ve liberalleşti.

Ancak Venezuela’daki liberal demokrasinin kurumsal temelleri zayıftı. Yirmi yıl süren ekonomik kötüleşme, geleneksel siyasi partilerin toplumsal desteğini eritti. Ortaya çıkan boşluk, petrol gelirlerinin yarattığı geçici refah algısını kullanan karizmatik bir demagog tarafından dolduruldu.

On yıl süren petrol fiyatları patlaması 2014’te sona erdiğinde, Venezuela Batı Yarımküre’nin yakın tarihindeki en ağır insani krizlerden biriyle karşı karşıya kaldı. GSYİH’daki çöküşün kesin boyutu bilinmiyor; ancak ekonomistler, daralmanın 2012’den sonra iç savaş yaşayan Suriye’deki yaklaşık yüzde 40’lık küçülmeye benzer olduğunu tahmin ediyor. Yıllık hiperenflasyon yüzde 1 milyona ulaştı. Nüfusun yüzde 61’i aşırı yoksulluğa sürüklendi. Yaklaşık 2,6 milyon kişi, yani nüfusun yüzde 10’u ülkeyi terk etti.

Devlet, sağlık, eğitim ve hatta temel kolluk hizmetlerini büyük ölçüde sunamaz hâle geldi. Aynı dönemde suç ekonomisi, devlete karşı ya da devletle işbirliği içinde değil, doğrudan devlet aygıtı üzerinden işlemeye başladı. Uyuşturucu kaçakçılığı, petrol üretimi ve döviz arbitrajı, iktidar çevrelerine yakın gruplar için başlıca gelir kaynaklarına dönüştü. Ülkenin güneydoğusu, açlık nedeniyle şehirleri terk eden insanların, askeri koruma altındaki suç örgütlerinin işlettiği yasa dışı madenlerde hayatta kalmaya çalıştığı bir sömürü alanına dönüştü. Hazine, merkez bankası ve ulusal petrol şirketi, karmaşık finansal suçların planlandığı merkezler hâline geldi. Ekonomi çökerken, devlet ile suç örgütleri arasındaki sınırlar neredeyse tamamen ortadan kalktı.

Venezuela’nın komşu ülkeleri, krizin yarattığı mülteci baskısını giderek daha ciddi bir sorun olarak görmeye başladı. Yetersiz beslenmiş ve yoksul mültecilerin sosyal sistemler üzerindeki yükü, popülist tepkileri güçlendirdi. Bazı Latin Amerika ülkeleri sınırlarını kapatmaya yöneldi. Oysa bu yaklaşım, krizi daha da derinleştirecek tarihsel bir hata olacaktır.

Yeni Dönemin Zorlukları

Maduro sonrası yönetim, ordunun kamu sektöründeki aşırı ağırlığını azaltmak zorunda kalacak. Sağlık, eğitim ve kolluk hizmetlerini neredeyse sıfırdan yeniden kurması gerekecek. Petrol endüstrisini ayağa kaldırmak ve diğer sektörlerde büyümeyi teşvik etmek zorunda kalacak. Devletin her katmanına yerleşmiş uyuşturucu ağlarını, hapishane çetelerini, yasa dışı madenciliği, suç finansmanını ve sistematik gasp düzenini tasfiye etmesi gerekecek. Tüm bunlar, ağır bir ekonomik kriz ve son derece zehirli bir siyasi ortam içinde yapılmak zorunda kalacak.

Buna rağmen Venezuela toplumu direncini kaybetmedi. Venezüellalılar, kötü yönetime karşı her ay yüzlerce protesto düzenlemeyi sürdürdü.

Bu süreç kolay olmayacak ve kısa sürede sonuç vermeyecek. İflasın eşiğine sürüklenmiş bir devleti yeniden ayağa kaldırmak hiçbir zaman hızlı ya da sorunsuz değildir.”

 

 

 

HABERE YORUM KAT