
Ulus-devlet öncesi soykırım: Batı Avrupa örneği
Mehmet Garip Tanyıldızı, Şener Aktürk’ün Modern Dünyanın Kökenleri kitabının, etnik temizlik ve soykırımı modern ulus-devletlerle açıklayan Batı-merkezci anlatıyı tersine çevirdiğini ifade ediyor.
Mehmet Garip Tanyıldızı/Akşam
Batı tarihine yapısökümcü bir müdahale: “Modern Dünyanın Kökenleri”
Adorno ve Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği kitabında Holokost'un Batı'nın ilerleme serüveni içinde bir "yol kazası" olmadığını söylemişlerdi. Frankfurt Okulu'nun bu iki öncü ismine göre aydınlanma düşüncesinin doğa üzerinde tahakküm kurma fikri insan ve toplum üzerinde kurulan tahakkümün oluşmasına sebep olmuştu. Yani Aydınlanma'nın rasyonel aklının gösterdiği yol, insanoğlunu toplu kıyım ve tehcirle yürütülen bir nüfus mühendisliğine götürmüştü.
İkinci Dünya Savaşı esnasında yazılan kitabın neşredilme motivasyonunu, yazarları "Aslında amacımız, insanlığın gerçekten insani bir duruma ulaşmak yerine neden bir tür barbarlığa battığını anlamaktan fazlası değildi" sözleriyle açıklamıştı. Gerçekten de "eleştirel teorinin" özellikle olgunluk döneminin odak noktası bu soruyla özetlenebilir. Tek bir soru, bütünüyle Aydınlanma'nın sorgulanmasına yönelten bir etki oluşturmuştu.
Frankfurt Okulu'nun eleştirel yaklaşımının etkisi bir süre devam etti ancak 20. yüzyılda Batı içinde düşünce ve akademi alanındaki diğer eleştirel, sorgulayıcı, muhalif yaklaşımlarla birlikte, yetersiz de olsa, görülen temayülün günümüze gelene kadar inkıtaya uğradığını, nefesinin tükendiğini söyleyebiliriz. Günümüzde düşünce ve akademi alanında hâkim söylemin yeniden üretimle Batı serüvenini olumlayıcı bir konumda olduğu ifade edilebilir.
Eleştirel teorinin sorduğu sorunun devamı gelmedi. Ancak Aydınlanmanın Diyalektiği tek bir sorunun doğurabileceği büyük sonuçların, ortaya çıkarabileceği derin gerçeklerin bir örneklemi olarak hatırlanmaya değer bir yerde duruyor.
Şener Aktürk'ün Paradigma Yayınları'ndan çıkan "Modern Dünyanın Kökenleri" kitabı da benzer şekilde tek bir soruya odaklanması ve su yüzüne çıkardığı hakikatin ehemmiyeti bakımından fevkalade çarpıcı bir mahiyet arz ediyor. Aktürk'ün sorduğu tek sorunun konusu da etnik temizlik, nüfus mühendisliği ve soykırım.

"Modern Dünyanın Kökenleri" Batı Avrupa'da belli bir dönemde gerçekleşen (Miladi 11. asır ile 16. asır aralığı) Müslümanların, Yahudilerin ve sapkın görülen bazı Hristiyan grupların tarihten silinmesi hadisesine mercek tutuyor. Kitap bu nüfus mühendisliğinin ne zaman, nerede, nasıl, neden başladığı ve gerçekleştiği sorusunu cevaplıyor.
Aktürk, Katolik Batı Avrupa'da Hristiyan olmayanların yok edilme sürecini üç unsurla açıklıyor: "(1) On birinci yüzyılın sonlarında başlayıp on üçüncü yüzyılda zirveye ulaşacak şekilde papalık liderliğinde ruhban sınıfının güçlenmesi, (2) Katolik Kilisesi'nin Hristiyan olmayanlara yönelik doktrininin gittikçe daha dışlayıcı hale gelmesi ve nihayet yine aynı dönemde (on üçüncü yüzyıl itibarıyla) Hristiyan olmayanların insan sayılmaması noktasına ulaşması ve (3) Batı Avrupa'da herhangi bir bölgesel hegemon olmaksızın Katolik monarşileri arasında kıyasıya jeopolitik rekabet."
Kitabın ele aldığı meselenin kilidi Katolik Kilisesi'nin "psikopos atama yetkisi" savaşı neticesinde bölgedeki hükümdarlara karşı Gregoryen Reformu dolayısıyla elde ettiği zaferin getirdiği özerklikte çözülüyor. Aktürk, bu özerk yapının sağladığı gücün verdiği motivasyonun tarihsel sürecin bu şekilde gelişmesindeki temel etken olduğunu söylüyor.
Tezi doğrulayan tarihsel örnekler meselenin "efradını cami, ağyarını mani" kılacak şekilde anlaşılması adına titizlikle sıralanıyor ve detaylı olarak anlatılıyor. Burada, tezin ifade ettiği anlama, kitapta işaret edilen vurgulara yoğunlaşmak daha faydalı olacaktır.
Öncelikle, modern dünyanın kökenlerinin Batı Avrupa'nın tarihsel gelişiminde saklı olduğu iddiası, kitapta da belirtildiği üzere, yeni değil. Ancak kitap, modern dünyanın kurucu zihniyetin oluşumunda etkili olan tarihsel süreçteki birincil rolün Hristiyanlığa ait olduğuna dair tezlere güçlü ve somut bir dayanak sağlıyor. Aktürk tezinde nihai tablonun ortaya çıkmasında belirleyici rolün soylulara veya halka (köylüler-işçiler) değil ruhban sınıfına ait olduğunu iddia ediyor. Kitap konunun daha önce bu bağlamda çalışılmamış olması hasebiyle, Aktürk'ün söylediği şekilde ifade edersek, özgün bir niteliğe sahip.
Günümüzde hâkim ve yaygın tezler (Yazar, Benedict Anderson'ın Hayali Cemaatler ve Ernest Gelner'ın Uluslar ve Ulusçuluk kitaplarını örnek gösteriyor) etnik temizlik, nüfus mühendisliği ve soykırımı modern ulus-devlet mantığıyla açıklıyor. Toplumun metazori etnik dizaynı totaliter rejimler ve modernizme atfediliyor.
Oysa Aktürk'ün tezi "kronoloji ve nedenselliği tersine çevirerek" etnik temizliğin modernliğine itiraz ediyor. Batı Avrupa'da Hristiyanlar dışındaki tüm "toplumsal kategorilerin" yok edilmesi yoluyla hiçbir coğrafya ve hiçbir dönemde olmadığı kadar bir türdeşliğin görüldüğüne ve bu homojen blokun modern anlamda ulusların inşasına zemin hazırladığına dikkat çekiyor. Bu tez ulus-devlet ve modern milliyetçiliğin kökenlerine dair algıların yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor.
Aktürk'ün dikkat çektiği bir diğer önemli başlıklardan biri Dördüncü Lateran Konseyi'nde Müslümanlar ve Yahudilerin kategorik olarak yeniden tanımlanması. Kitabın iddiasına göre, Müslümanların ve Yahudilerin insandışılaştırılmasının temelinde onların Hristiyanlaşmaması yatıyor. Hristiyanlaşmama direncini akıldışılıkla özdeşleştiren ruhbanın bu tavrı radikal aydınlanmanın dayatmacı rasyonelliği ile benzeşiyor.
Katolik kilisesi ile hükümdarlar arasındaki mücadele süreci modern devlet yapısının hatta küresel sistemin şekillenmesinde büyük rol oynadı. Haçlı seferleri gibi güç enstrümanları ile Dominiken ve Fransisken tarikatları, Tapınak Şövalyeleri gibi aparatlar papalık liderliğindeki ruhban sınıfının kilisevari düzen tahayyülü ve mükemmel toplum hayali için kullanıldı. Papalık Batı Avrupa'da büyük bir hegemonun olmamasının verdiği imkânlardan faydalanarak bölgedeki monarşiler üzerinde tahakküm kurdu. Bu tahakkümün sonucunda kazandığı etkinlikle papalığın "sömürgeleştirme yetkisi" dağıtarak kurduğu düzen emperyal sistemin ilk örnekleri olarak görülebilir.
İnsandışılaştırma ile birlikte düşünüldüğünde bu etken Batı dünyasının Batılı olmayan toplumlara yönelik bakışındaki oryantalist karakteri açıklıyor.
Şener Aktürk'ün "Modern Dünyanın Kökenleri" çalışması muhtevası ve formu itibarıyla Batı-merkezci sosyal bilimler hegemonyasına açık bir meydan okuma. Kitap, Batılı olmayan bir akademisyenin Batı tarih anlatısını yapısöküme uğratması yönüyle sosyal bilimlerin güç hiyerarşisine bir itiraz niteliği taşıyor. Yazar, tezine özgüvenini yansıtan bir şekilde iddiasının bir paradigma değişimini gerektirdiğini belirtiyor. Bu paradigma değişiminin gerçekleşmesi ve Aktürk'ün de davet ettiği "zihinsel sömürgeleşmeden kurtuluş" adına modern dünyanın tüm kavramları ve karakteriyle masaya yatırılmaya devam edilmesi gerekiyor.




HABERE YORUM KAT