
Tuğrul Keskin'le 'Kanda'har Üzerine
Afgan halkının yıkımını da anlatıyor Kanda'har. Haber kaynaklarından, gazetelerden yansıyanların dışında Afganistan'daki insanların bir cehennemi ne kadar yaşadığını nereden bilebiliriz? Tuğrul Keskin'le 'Kanda'har üzerine konuştuk
Afgan halkının yıkımını da anlatıyor Kanda'har. Haber kaynaklarından, gazetelerden yansıyanların dışında Afganistan'daki insanların bir cehennemi ne kadar yaşadığını nereden bilebiliriz? Umberto Eco'nun uyguladığı yöntemi kullanarak 'söylemin bize sunabileceği tüm olasılık
kurallarını kullanan' bir haber metniyle Kandahar şiirini karşılaştıran Uluer Aydoğdu'nun Uzayıp giden kana bak... yazısından bir bölümü okumanın önemli olduğunu düşünüyorum: "Kandahar'da yerleşim yerine bomba: 7 ölü Afganistan'ın güneyindeki Kandahar'da da bir bombanın isabet ettiği yerleşim biriminde yedi kişinin öldüğü bildirildi. Afganistan'ın güneyindeki Kandahar kentinde bir Taliban yanlısı Afgan İslami Ajansı (AIP), bölge sakinlerine dayanarak verdiği haberde, 'Bombanın iki evi ve birkaç dükkânı tamamen yıktığını ve yangın çıktığını' duyurdu. AIP'e göre, uydu telefonuyla konuşan bir kişi, 'Cesetler görüyorum, yedi ceset görüyorum ve bazı yaralılar var. Lütfen fazla şey sormayın, bombardıman hâlâ sürüyor' dedi. Haberi okuduğumuzda haberin bize bildirdiği ne varsa, hepsini kesinlikle anlamışızdır, ama az sonra tamamen unutup gideriz. Bizde herhangi bir değişim yaratmaz haber. Daha yazıldığı anda bile aslında çoktan tüketilmiştir. Çok az olasılıkla düzenlenen haber metinlerinde anlam o kadar ortadadır ki bize yeni bir şey söylemez çoğunlukla. Tekrarlana tekrarlana gerçekliği de kısa sürede tükenip gidecektir. 'Geleneksel tümce yapısı kurallarını hiçe sayarak' ve cesur söyleyişiyle 'mantıksal geçişleri saf dışı edip' Afganistan'daki durumu gözler önüne sererken ise şöyle seslenir Tuğrul Keskin: gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi ölü minik gövdeler, korku fışkıran damarlarından korku fışkıran, dümgöğün altındaydık birlikte gördüm. Bir anda ölü minik gövdelerden tutun da korkuya kadar her şey somutlaşır. Gerçekten de korkuyu hissederiz, gerçekten de 'bu alçalmışlıkta' ki 'o şey' gözümüzün önüne gelir, irkiliriz. Korkunun şiddeti o kadar yoğundur ki! Üstelik bütün bunlar 'hep birlikte aynı göğün altındayken' oluyordur. Haber metniyle Kanda'har arasında anlam olarak bir fark var mı peki? İşlevi 'bildirme' olan dil işlevsel olarak işini yapmıştır haber metninde, ancak haberi okur okumaz unutup gideriz. Oysa poetik söylem, bildik dil kurallarını çiğneyip geçen, cesurca dil'in ötesini zorlayan, mantık kurallarını önemsemeyen, bize durumun apaçık bir tasvirini yapmak yerine tıpkı 'koanlar' da olduğu gibi içinde olduğumuz dünyanın işaretlerini veren dinamik bir ilişkiler ağıdır. Ağzına kadar dolu olan zihinlerde haberler kendine yer bulamazken bir dize bizi uyandırabilir. Başta da söylediğim gibi Tuğrul Keskin adeta zihnimizi dürter ya da deyim yerindeyse zihnimizin döngüsüne çomak sokar." Tuğrul Keskin şairin çomak sokma biçimini bize gösteriyor; hem de sulandırmadan, duygu sömürüsü yapmadan. Biz buradan, bir ülke halkının yakın geçmişte yaşadığı trajediyi yüreğimizde duyumsuyoruz. Tuğrul Keskin'le 'Kanda'har üzerine konuştuk.
-Kitabınızın adının hikayesinden konuşarak başlayalım istiyorum konuşmaya. Neden Kanda'har?
Afganistan'ın Kandahar başta olmak üzere, bütün kentleriyle yaşadığı acı, çağlar boyunca duyduğumuz ama gözlerimizle, ruhumuzla tanık olmadığımız bütün acıların gözlerimize sokulması gibidir. Kandahar adlı şiiri bitirdiğimde, bu adın mutlaka kitap adı olması gerektiğini düşündüm. Böylece 'Doğu'da yaşanan acılara dil olabilirdim. Kandahar'ın 1978 Sovyet işgalinden günümüze kadar çektiği acı, dünyada yaşadığımız acılar konusunda büyük bir okuldur ve batılı küresel kavrayışsızlığın da doruk noktasıdır. Batının barbar kovboyları, Doğu'lu bütün kavimleri ortadan kaldırarak Doğu'ya "demokrasi" getireceklerine inanıyorlar. Irak ve Afganistan işgallerinin ölü bilançosu altı milyon candır. Altı milyon insan bu vahşilerin kendilerini gerçekleştirme çılgınlıkları ve daha çok kar, daha çok para sevdaları yüzünden yok olup gitmiştir. Şiir bu acı karşısında çılgına dönmezse, ya ne zaman dönecek. Şiir bu büyük acıya yüzünü dönmezse, ya neye dönecek. Şiir bu kadar yakından tanık olduğu bu kırıma ağlamazsa, neye ağlayacak. İşte bendeki feryadın bir ifadesidir: "KANDA'HAR"
-"şimdi ağla, ağla! ağla! / bak sonsuzluğa ve yapışkan kedere/uzayıp giden kana bak kan da hara/usan, bakarken çocuklara ey insan." "Kanlar içindeki dünyayı düşünürken" yazılması en zor olanı ağıt mıdır? Ve belki en gereklisi?
Artık ağıtlar söylenmesin istiyorum. Çünkü ağıt, bazen bir çaresizliğin de ifadesidir. Elbette Doğu'daki pek çok kavim çaresizdir. Çünkü Hiç bir derinliği, kadim geleneği olmayan toplama bir millet, insan varoluşunun kılcal damarlarının bütününden haberdar kültürleri vahşice ortadan kaldırıyor. En azından buna yeltenmiş durumda. Bu şiddet karşısında inanmak istiyorum ki, derlenip toplanarak bir karşı koyuşu gerçekleştireceğiz. O zamanda ağıtlar değil, başka şeyler yazacağız ama, ne yazık ki şimdilik payımıza ağıt yakmak düşüyor.
-Bir dizeniz "duralım, haberler vahim, kan sızıyor ajanslardan" .Bugün yaşanan savaşlar veya işgaller üzerine etraflıca düşünüyor muyuz? Düşünüyorsak bile yaşananlar karşısında utançtan yüzümüz kızarıyor mu?
O dizenin geçtiği şiir "Ağlasın Fuzuli" 1991'deki Azerbaycan ve Karabağ katliamlarının yapıldığı günlerde söylenmiş bir şiirdir. O zaman da ağıtlar yaktık, ağladık, öldük. Ne değişti. Hiçbir şey. Bu gün hala Karabağ haksız bir biçimde işgal altında tutuluyor. İşgal altında tutanlar bir de ölenleri suçluyor. Ne garip bir çelişki bu. İşte mazlumun çaresizliği ve zulümle çelişkisi bu olmalı. Savaşlar konusunda şiirin tarihsel aklı her zaman uyanıktır ancak, bu gün şiirin yüzünü bu acılara bir bütün olarak döndüğünü söyleyemem. Hemen yanımızdan şorul şorul kan giderken, ne yazık ki şiir, bu kanla hesaplaşmayı asli görevi haline getiremiyor. Asıl üzülmemiz gereken mesele bu olmalı kanımca. Önemlisi ve sarsıcı olanı ise, "Ajanslardan kan sızan" günlere doğru daha hızlı gittiğimizi görüyorum. İşte bundan yüzüm kızarıyor, içim titriyor, ruhum parçalanıyor.
-"gülen göz, bakan göz, seven göz,/gör, akan kanda boğulanı afgan'da/kan da! kan da! kan da har da.! kan/ gördüm göğün altında, bu alçaklıkta" bir bölüm Kanda'har'dan.Öte yandan "Söylesem tesiri yok, Sussam gönül razı değil"i aktarıyorsunuz Fuzuli'den.Acaba biz şiddete ve savaşa alışıyor muyuz?
İletişim araçları denilen ve asla vazgeçemediğimiz televizyonlar, radyolar, internet vs. sayesinde evimizde yemek yerken, sevgilimizi öperken, çocuğumuzu okşarken, başımız annemizin dizindeyken, ölümler görüyoruz. Her gün her yerde ölümler izliyoruz. Elbette kanıksanır şiddet, elbette kanıksanır ölüm... Asıl tehlike burada işte. Ölümleri kanıksamak ve şiddet karşısında sessiz kalmak. Şiir bu kanıksanmaya bir karşı duruş olabilir. Şiire sığınacağız, daha çok şiire.
-Burada Veysel Çolak'tan bir alıntıyla yapacağım: "Tuğrul Keskin'in yazdığı şiir bire bir yaşantısıyla bağıntılıdır, ancak o yaşantıyı eksiksiz bilmekle doğru açıklanabilir" Bu yaklaşım içinden hareketle Kanda'har'ı nasıl açıklarsınız?
Acıyı duymak. Şair binlerce yılın bıraktığı izi, nefesi, en iyi bilmesi en iyi koklaması gereken insandır. Eğer ötekinin acısını en derininde duymazsa şair, burada büyük bir yıkım var demektir. Şiirin şu an hayatın dışında duruyormuş görüntüsü vermesinin yanıtı da burada saklı. İnsanlığın binlerce yıldır biriktirdiği acıları ve duyarlıkları şairler anlayabilir ve şairler söyleyebilir ancak. Bu iri gibi duran lafzın altındaki bir kibir değildir. Buna inanınız. Bu acıyı yaşadığımı, gerçekten onlarla birlikte çarpan, üzülen, düşen yahut sevinç duyan bir kalbe sahip olduğumu anlatmaya çalışıyorum... Şairler, bundan neyi kastettiğimi bilirler.
-"Yanıyor bütün ortadoğu" bir dizeniz. Türkçe şiirdeki Ortadoğu duyarlığı direniş edebiyatlarına eklenecek denli güçlü bir soluk mudur?
Ortadoğu, bu yakınımızdaki coğrafya her zaman şiirin dikkatini çekmiştir. Çünkü Ortdoğu denilen bu büyülü gülistan'dan kan hiç eksik olmamıştır. Mazdek'in 409'da öldürülüşünden sonra, ne çok isyan, ne çok ölüm, ne çok kan akmış bu coğrafyada düşünsenize. Derisi yüzülerek kanı akıtılan eşsiz şair Nesimi'de bunlardan biliyorsun. Bunların bütününden bakınca, elbette direniş edebiyatına eklenebilecek büyüklükte bir şiirin varlığından söz edebiliriz. Direniş Doğu'nun, Ortadoğu'nun varlık nedenidir.
-Okyanus üzerinden uçarak gelen Obama'nın içinden karanlık geçen yeni Afganistan politikasının Bush'tan bir farkı var mı?
Fazlaca gündelik politika içeren bir soru ama, yanıtlamadan da olmaz. Emperyalizm denilen sistem, programını insanlar üstünden kurgulayarak oluşturmaz kanımca. Onların sistem oluştururken daha başka ve büyük kriterleri olduğunu sanıyorum. Doğal olarak bu kriterler ve sistematik yapı, insanlara göre değişip, düzelip, bozulmaz. Düşünün baba Bush ne kadar kan akıttı dünyada. Yerine oğul Bush geldiğinde kimi safdiller artık her şeyin düzeleceğini sandılar ama, "Oğul Bush, Baba Bush'tan daha "Bush" çıktı. Hepimizin hafızalarında taptaze duruyor. Hani iyi niyetli olmakla ilgili bir şey değil bu kanımca, sistemin kendisiyle ilgili bir sorunsal. Sistemin akışına küçücük itirazı, Kenedy'e kurşun olarak dönmüştü. Siyah beyaz filmlerin karelerinde, gözlerimizin önündedir hala Kenedi'nin ölümü. Bu sevimli kara çocuk Obama'nın da farklı olmayacağını biliyorum. Kim gelirse gelsin inancım şu, Afganistan'ın kaderini ancak, Afgan halkı değiştirebilir. Irak'ın kaderini ıraktaki değil, direnen Irak yurtseverleri değiştirebilir ancak. Hepsi bu kadar.
-Kitabınızın iç mimarisini üç bölüm halinde tasarlama düşüncesi nasıl oluştu?
Şiirlerin içerikleri ve sessel evrilmeleri bölümlerin oluşumundaki en önemli veri elbette. Sonra bölümleri açtığım Nesimi, Fuzuli ve Şeyh Galip'in beyitleri de gene o şiirlere en uygun girişi sağlayacağını düşündüğümden böyle olmuştur.
-Tuğrul Keskin'in şiir serüveni denildiğinde neler söylersiniz?
Serüven devam ediyor öncelikle. Bakalım ne zaman, nereye kadar olacak. Kendi şiirimden söz etmem takdir edersiniz ki oldukça güç. Otuz yıldır şiir yaşayan, çalışan bir insan olarak anladım ki ne bu otuz yıl, ne bir tek ömür şiiri anlamak için yeterli değildir. Bu serüven 10 kitap, onlarca şiir bıraktı geride, bakalım daha ne kadar ve nereye kadar, neler bırakacak...
-Değişik zamanlarda yanıtladığınız bir soru olmasına karşın sormak istiyorum. Niçin şiir yazıyorsunuz?
Ben yüreğimi yüreğinin yanı başına koyabileceğim insanları arıyorum. Benim yüreğimin benzeri yürekleri arıyorum. Acıyı benim gibi anlayan insanları arıyorum. Belki bunun için yazıyorum. Belki de uzun yolculuklara (ölüm de dahil buna) sezgi dünyasında gezinen insanlarla birlikte çıkılabileceğine olan inancımdan yazıyorumdur.
-Şiirinizin beslenme kaynakları nelerdir?
Hiç şüphe yok ki hayatın kendisidir şiirimin beslendiği kaynaklar. Kanımca, bir şair, neyi yaşarsa derinliğine, onu yazabilir ancak. Çocukluğum Iğdır'da geçti. Hani haritada Ermenistan içlerine doğru uzanan küçücük bir aralık vardır ya orada. Adı da Aralık zaten, doğduğum kasabanın. İlkokul çağlarımda babamın kıraathanesine ozanlar gelirdi, büyük halk ozanları. İlk onlardan dinledim sanıyorum Yusuf ile Züleyha'nın hikâyesini. Bu hikâye mesela, bende öylesine yer etmiş ki, çok yıllar sonra "Yusuf ile Züleyha" adlı bir şiir yazdım, "İpekler Çoğaltmaya" adlı kitabımda olmalı. Aslı ile Kerem'in yakan hikâyesini daha küçücük yaşlarımda ezbere bilirdim. Hazreti Ali'nin Cenklerini, Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun'unu, Zaloğlu Rüstem Destanı'nı, Dede Korkut'un Deli Dumrul hikâyelerini… Daha sonraki yıllarda benim de yazarak genişlettiğim eşsiz Azeri halk önderi Babek'in hayatını, savaşlarını, insanın içini burkan büyük mücadelesini ve daha pek çok destan ve hikâyeyi bilirdim o yaşlarda. Bu hayatları bilmek büyük düşler kurdurur çocuklara, bilirsin. Hep o kurduğum düşlerin peşinden yürüyerek bugüne geldim... Biraz da bu düşler sanırım şiirimin kaynağı. Çünkü o destansı insanları ve hayatlarını hiç unutmadım. İzmir'e göç edişimizle birlikte büyük şehrin insanı ve seksen öncesi hayatlarımızın "melankolik illegalitesi" ve sonra uzayıp giden gurbet yolları, hapis damları, içimde nefes nefese soluyan hayat, yani her şey yazdığım şiire kaynak olabilir.
-Şiirinizin tek kaynaklı oluşu, yani günlük yaşantıdan beslenmesi; ilişkilerinizde, gördüklerinizde, dalgınlıklarınızda fark ettiğiniz şiiri yazıyor oluşunuza dair yaklaşımları nasıl değerlendirirsiniz?
Bu doğru değil. Şiirim tek başına gündelik olandan beslenmez, hatta gündelik olanın şiire zarar vereceğini düşünürüm. Çünkü gündelik olanı kurgulamak, içinde yoğun hamaset barındırır. Benim şiirim hamaset karşıtı bir şiirdir. Hemen hemen hiç örneği de yoktur böyle bir şeyin şiirimde. Sanırım "Kanda'har"dan ötürü sordunuz bu soruyu. Kandahar gündelik olanın parçası değildir. Tam tersine en kadim olanın bir parçasıdır. Çünkü kandahar'da akan kan, yeni bir kan değil. Onlarca yıldır bir kan denizine dönüştürülmüştür Kandahar ve bütün Doğu coğrafyası bir uçtan bir uca. Üstelik dikkat ederseniz Kandahar'ı yazarken en kadim olana sığınmışım...
-Bir başka açıdan son kitabınızı; Tuğrul Keskin şiirinin kaynaklarını, izleklerini, belirgin temalarını ve Keskin'in tüm bir eylemini daha iyi anlamak ve yorumlayabilmek için etkin bir kılavuz olarak görmek mümkün mü?
Kanda'har bütün şiirimi açıklamak için yeterli değil elbette. Ancak şiirimin ulaştığı son nokta açısından önemli olabilir. Çünkü şiirsel serüven bütün bir rotayı bilmekle açıklanabilir. Bütün rota da, bütün şiirlerimdir. Geçmişten beri benimle yürüyen özün, en berrak ifadesi Kanda'hardır denebilir.
-Özellikle 1980'den bu yana edebiyat/şiir depolitizasyon politikaları ve tüketim toplumunun yapılanıp kurumsallaşması gibi etmenler altında hızlı bir değişim gösterdi. Siz bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?
İzniniz olursa kısa bir süre önce Bursa'da yaptığım bir konuşmanın tam da bu konudaki bölümünü aktarmak isterim. Demiştim ki: "12 Eylül 1980 tarihi, dağ başlarında yakılan çoban ateşlerinin kanla söndürülmesinin ardından, korku ve yılgının hızla tırmandırılmasından ibaret değildir. Arka planında, kapitalist yayılımcılığın Türkiye'de suflaj ve şantaj eksenli kontrolü bırakıp, elini direksiyona koyuşunun asıl başlangıç tarihi olan, 24 Ocak 1980 stabilizasyon kararları vardır. Bu başlangıç ise, yalnızca 80'li ve 90'lı yılları değil, bugün de süren bir akışı belirledi. Koca bir topluma, bütün yapılaşmaları ve iç dinamikleri ile birlikte ray değiştirildi.
Sözünü ettiğim bu toplumsal ray değiştirme karşısında şiir kendisini, gökdelenlerden kurulu beton duvarlar arasında sıkışmış bir arka avluda oynarken, ya da cezaevlerinde ve işkence hanelerde çığlık çığlığa bulabildi. Bu avluda ve damlarda şiirin zihinsel zenginleştiriciliği, öfkeyi örgütleyiciliği, düşünce ve duyguyu buluşturucu zenginliği, nesnel anlamda elinden alınmış oldu. Tabi bu arada önemli çıkışlar da olmadı değil. İçinde benim de yer aldığım, şiirimizi, bu sıkışmışlığın dışına taşımayı amaçlayan Yeni bütüncü şiirin manifestosunu bunlardan biri olarak sayabilirim.
Ancak bu yaralı modernizmimiz içinde genel olarak, şiire bakıldığında ürkütücü bir sessizlik gördüğümü söylemeliyim. Çünkü, küresel kapitalizmin Ortadoğu'yu işgali ile birlikte, "vicdan" insanlık burcundan düştü. Yaralı bir hayvan gibi sokaklarda soluyan şiiri "vicdan" yatağına çağırırdı ve şiir o sese kulak verirdi bir zaman. Şimdi "vicdanın" kendisi yaralı bir hayvan gibi solumakta. Çünkü kapitalizmin şiddetli vuruşlarıyla insan (bunu demeye dilim varmasa da) pek çok erdemini yitirdi. Bunca şiddet karşısında bir gövde olarak direnemiyorsa insan, burada büyük yıkımlar var demektir. Ve doğal ki, şiir de bu yıkımdan payına düşeni alıyor."
-Şiirin geçmişiyle bugününü karşılaştırdığınızda şiirin geleceği hakkında nasıl duygular Şiirin geçmişiyle bugününü karşılaştırdığınızda şiirin geleceği hakkında nasıl duygular taşıyorsunuz?
Bu geçtiğimiz zaman dilimi ne kadar acıtıcı olursa olsun, ne kadar kanlı ve güç olursa olsun, İnsan da, şiir de tarihin her anaforlu geçişinden sıyrılmayı ve farklılaşan koşullar içinde yollarını açmayı bilmiştir. Fakat sonuçta modernizmin dayattığı bir yaşam biçimi, bir algı biçimi, bir dil kurma biçimi var. Ve hayat, iki dil üstünden yürüyor. Bunlardan biri kapitalizmin dayattığı tüketim toplumunun sığ, sıradan, gündelik dili ve diğeri de, insanlığın binlerce yıllar boyunca biriktirip geliştirdiği, duygusal derinlikli dildir. Modernle yüz yüze gelen şair, doğal ki, bu her iki dille de yüz yüze demektir. Bunlardan birisiyle şiir yapıyor ve fakat diğer dil ise, şairin ön gördüğü bu derinlikli dilin ve algının karşısında bir konumda her zaman. İşte bu hergün yüz yüze geldiğimiz "sığ" dille baş edebilirse şiir, elbette bu karanlık girdaptan da çıkacaktır. Yukarıdaki yanıtlarımın tamamında söyledim. İnsan büyük acıyla yüzleşiyor 21. yüz yılda. Büyük acı yeryüzünde var oldukça, onu söyleyecek şiir de her zaman var olacaktır.
-İlk Şiirler'den birinde Behramoğlu "Okundukça ne kötü eskimesi şiirin" diyor. Siz her şiirin okundukça eskiyeceğini düşünüyor musunuz?
Hayır tam tersini düşünürüm. Yani okundukça şiirin yenilendiğini, gençleştiğini düşünürüm.
-"acılarınıza dönün şiir oradadır" diyorsunuz. Şiirin daha çok " azgelişmiş" ülkelerde güçlü olduğu görüşüne katılıyor musunuz?
Kapitalizm insanı günbegün yok ettiğinden, kapitalistleşme sürecine girmemiş yahut bu süreci tamamlamamış ülkelerde daha güçlü bir şiirin olması doğal gibi. Çünkü insan kapitalizmin tahribatından sıyrıldığı ölçüde vardır. Kurtulduğu ölçüde "daha" insandır.
-Son sorum, kazandığınız ödüller hakkında olacak. Ödüllendirilmek nasıl bir duygu?
Doğal ki ödüller Hiçbir şey katmaz iyi bir şiire. İyi şiir, iyi şiirdir zaten. Aslında şiirin yarıştırılması da biraz "gülünç" bir durum, laf aramızda. Çünkü şiir biraz yürek izi gibidir. Hani benim yüreğimin izi seninkinden daha iyi nasıl denebilir. Ama böyle de bir kurum var ne yazık ki. Ve kitabın bir adım önde olmasına büyük katkı sağlıyor. Otuz yıllık şiir serüvenim içinde beş ödül aldım. Bunlardan Yunus Nadi ve Behçet Aysan Ödüllerine kendi isteğimle katılarak, diğer ödülleri önerilmeyle aldım. "Zifir"'in gördüğü ilgi beni olağan üstü şaşırttı. Çünkü bu kitaptan önce, "Tacir ve Cinayet" ile "İpekler Çoğaltmaya gibi benim şiir serüvenim içerisinde iki kitap vardı ki, hiç de hak ettikleri ilgiyi görmediler diye düşünüyorum. Gene de mutluluk verici bir duygu olduğunu söyleyebilirim.
-Söyleşi için teşekkür ederim.
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber
